Hayat Bir Kervansaray Romanında Gündelik Hayatın Yansıtılması
21 Mayıs 2018 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Hayat Bir Kervansaray Romanında Gündelik Hayatın Yansıtılması


Twitter'da Paylaş
0

Emine Sevgi Özdamar özellikle geleneksel malzemeden yararlanarak metinlerini ören bir yazar olarak yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan halk kültürünü eserine katarak bireyin şekillenmesinde kültürel mirasın önemini vurgulamış oluyor.
Raşel Rakella Asal

Emine Sevgi Özdamar, Hayat bir Kervansaray İki Kapısı Var Birinden Girdim Diğerinden Çıktım ile 1991 yılında Ingeborg Bachmann, 1992’de, l999’da, 2001’de ve 2004’de çeşitli ödüller almış bir yazar. Yazar olarak en belirgin özelliği eserlerinde Almancayı kendine özgü bir tarzda kullanması. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Özdamar yazı dilini Almancayı Türkçe konuşarak oluşturuyor. Standart dilden, gramer kurallarından sapmalarla gerçekleştiriyor. Birbiri ardına kullanılan çok sayıdaki atasözleri, deyimler, eğretilemeler, şiirler, şarkı sözleri, dualar, tekerlemeler, sloganlar gibi halk ağzında yerleşmiş olan sözlü tarihi eserlerinin dokusuna katıyor. Bu noktada Julia Kristeva’nın “Metin, alıntılamalardan oluşma bir mozaiktir” sözüne dayanarak metnini oluşturduğunu rahatça söyleyebiliriz. Gürsel Aytaç, bu melez türü edebi montaj tekniği olarak ele alıyor ve Özdamar’ın bu tekniği (atasözlerini kelimesi kelimesine Almancaya çevirerek) kullanmasını yazarın bir özgünlüğü olarak değerlendiriyor. Çok sıkça kullandığı atasözlerini şöyle yorumluyor Gürsel Aytaç: “Yazar, Türk toplumunun atasözlerinin ne kadar sık kullanıldığını âdeta vurguluyor. Özdamar’ın, Almanca roman yazmaya kalkarken Türkçenin ruhuyla anlatması, Türkçe düşünerek Almanca yazması, altı çizilecek bir deneydir, bir cesarettir. Bu, onu başarıya götürmüş. Almanca öğrenirken gözetlen kural: Almanca düşünmek, Alman dilinin mantığına uymak, Özdamar’ın romanında bilerek, inadına çiğneniyor. Denediği yöntem, bir Türk’ün, Almanca yazarken Almancaya kendi dilinin canlılık, somutluk, renklilik gibi özelliklerini aşılayabileceğini gösteriyor.” (Gürsel Aytaç, s.222) Emine sevgi Özdamar, Hayat Bir Kervansaray adlı otobiyografik romanı 1950lerin Türkiye’sinin bir fotoğrafını verirken kendi büyüme hikâyesinden yaşantı parçalarını kadın dünyasına dair sahnelerle sunar. Toplumumuzda kızların daha çok korunmak, kocalarına sağ salim teslim edilip, evinin kadını, çocuklarının annesi olmak için eril iktidarın kız çocukları üzerine kurduğu baskının kız çocukların ruhlarında nasıl bir travmaya yol açtığını da göstermiş olur.

Romanda Zaman ve Mekân İlişkisi

İnsanın zaman ve mekânla olan ilişkisi, doğumuyla birlikte başlayıp ölümüne kadar uzun bir süreci kapsar. İnsan, yaşadığı mekânla anlam kazanan bir varlıktır. İnsanın ilk mikro evrenini ve aidiyetini oluşturduğu yer evidir. İnsanın aidiyeti, evi gibi dar, kent ya da ülke gibi geniş mekânlar arasında gidip gelerek şekillenmeye başlar. Onun için bireyin ilk etapta en önemli mekânını evi oluşturur. Çünkü “ev”, dünyaya gözlerin açıldığı ve kimliğin oluşmasında etkin bir rolü elinde bulunduran bir mekândır. Walter Benjamin, Pasajlar’da, iç-mekânın insanın üzerinde önemli bir rolü olduğunu şöyle vurgular: “İç mekân, bireyin yalnızca evreni değil, aynı zamanda mahfazasıdır. Bir mekânda yaşamak, orada izler bırakmak demektir.” Mahallede yaşayanlar kalpleri ve yüzleri birbirine dönük yaşarlar. İçinde yaşadıkları fiziki doku, onlar için bir hatıra parçasıdır, sıradan bir mekân değil. Ev her nesneyi biriktirdiği gibi anıları, yaşantı parçalarını da biriktirir. Emine Sevgi Özdamar için o çocukluk yaşamı o kadar belirleyici olur ki, orada yaşadıkları belleğinde yer edinen, kişisel gelişimini tanımlayan bir mekân olur. Bu noktada “ev”, sadece mimarî bir yapı değil, onun da ötesinde sosyolojik ve kültürel bir mekâna dönüşür. Evin barınma ve korunma gibi insanı dış dünyanın tehlikelerine karşı koruyan sığınak olma işlevinin yanı sıra, anılar zinciri oluşturarak insanda aidiyet duygusu uyandırması da bir diğer yönüne işaret eder. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı kitabında, “evin, insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için büyük tümleştirici güçlerden biri olduğu” tespitini yapar.

Romanda nine der ki “… evin gözü kulağı vardır. Biz ona çıplak ruhlarımızı gösterdik. Eğer bir gün geri gelirsen, söz misali yaşlanmışsan, kapıyı açtığında kendini orada yine şimdiki yaşında bulacaksın.” (s. 43) Gaston Bachelard , Mekânın Poetikası’nda nineyi bu konuda doğrular. Ona göre, doğduğumuz evin, anıların ötesinde, fiziksel olarak içimize kaydedilmiş olduğunu, aradan yirmi yıl geçmiş bile olsa, bilmediğimiz onca merdiveni çıkmış da olsak, çıktığımız “ilk merdiven”in reflekslerine yeniden kavuştuğumuzu, evin varlığı ile bize, bizim varlığımıza sadık kalarak tümüyle açıldığını” söyler. Daha sonra yaşadığımız diğer evler, ilk yaşadığımız evi sıradanlaştırır kuşkusuz. Ama yıllarca uzak kaldıktan, bir sürü serüven yaşadıktan sonra o eski eve yeniden girersek, en ince ayrıntıların, o ilk yaşanmışlık gibi içimizde capcanlı, hep kusursuz kaldığını görmenin bizi şaşırttığını söyler Bachelard. Sonuçta doğduğumuz ev, içimize kazınmıştır. Bu konuda Murathan Mungan’ın şu sözleri de bize yardımcı olacaktır: “Bellek, unutkandır elbet, ama kör değil. Dolayısıyla hiçbir şey kaybolmuyor orada. Belki uyuyor, saklanıyor, gömülüyor, başkalaşıyor, gömlek değiştiriyor; kendini başka yüzler, başka çağrışımlar, başka rüyalar için biriktiriyor.” derken ninenin sözlerini doğrulamıyor mu? Veya Edip Cansever’in “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/hiçbir yere gitmiyor dizesi. Kuşkusuz Emine Sevgi Özdamar için çocukluğu bir yazar olarak bir esere dönüşebilecek yaşanmışlığı barındırmasıyla değerli bir yazı malzemesidir. Belleğin puslu bölgelerine yapılan onca yolculuk, zihinde dönüp duran nice kırık anı parçası, boşlukta yüzen birbiriyle ilgisiz nice imge gün yüzüne çıkacaktır. Bir yazarın yazma aşamasında ele aldığı malzemeyi dinlemesi, onun sesine, ruhuna kulak kabartması müthiş bir serüven olduğunu tahmin etmek güç değil.

Anlatı üzerine

Bachelard’ın “Evimiz bizim dünya köşemizdir. Bizim ilk evrenimizdir.” sözlerinden yola çıkarak Hayat Bir Kervansaray romanına daha yakından bakalım isterseniz. Emine Sevgi Özdamar, romanda geçen olayları günlük yaşamdan sahnelerle sunar. Çocukluğunda yaşadığı evler ve mahalleler onun kişiliğinin ayrılmaz parçalarıdır. Orada değerler, kurallar ve davranış kalıpları vardır. İnsanlar yalnız mekânla sınırlı olarak değil bu kuralların kalıpları içine hapsolmuşlardır. Roman boyunca bu kuralların özellikle kadını ötekileştirdiğini ve baskı altına aldığını görürüz. Bu bağlamda Semiramis Yağcıoğlu’nun Roman Kahramanı ve Öznellik; Söylem İdeoloji ve Coğrafya kitabı bize aydınlatıcı olacak. Bu inceleme yazılarından okuduğumuza göre eleştirel coğrafya çalışmaları yapan Heidi Nast ve Steve Pile bize, “hayatlarımızı mekânlar aracılığıyla, bedenlerimiz aracılığıyla yaşadığımız”ı anımsatıyorlar: “Pile göre mekânlar ve bedenler arasındaki işteş ilişkiyi incelememiz gerekir, çünkü mekânlar ve bedenlerimiz arasında ortaya çıkan etkileşimin doğasında iktidar ilişkileri belirleyici olur. Araştırmacılara göre, bedenlerin disipline sokularak devletin ya da egemen ideolojinin istediği itaatkâr bedenlere dönüştürülmesi ya da ötekileştirilmesi, sadece sınırları belirlenmiş mekânlar içinde değil mekânlar aracılığıyla da gerçekleşir. Kamusal alan, okul, kilise, cami gibi alanlarda bedenlerimiz denetlendiği için bedenlerimize çekidüzen veririz.” (Semiramis Yağcıoğlu, s. 239) Bu okumalar doğrultusunda kent ile aramızda kurulan bağın kimliğimizi oluşturan önemli bir işlevi üstlendiğini anlarız. Eleştirel Coğrafya çalışmalarını yürütenler mekânın eylemsiz bir alan olarak değil, etkin, biçimlendirici ve kimliklerimizi oluşturan güce sahip bir toplumsal aktör olarak değerlendirirler ve şu yorumu getirirler: Mekânlar asla masum değillerdir. Bu bağlamda yine Semiramis Yağcıoğlu’nun okumalarından Michael Keith, Steve Pile ve Edward Soja gibi kuramcıların mekân ve kimlik arasında diyalektik bir ilişki kurduklarını öğreniriz. Bu noktada Soja şu sözleri anlam kazanıyor: “Israrla farkında olmamız gereken şey… toplumsal hayatın görünüşteki masumiyetinin altında güç ve disiplin ilişkisinin nasıl gizlenmiş olduğu, insan coğrafyalarının, ideoloji ve siyasetle nasıl dolu olduğudur.” (Aktaran Semiramis Yağcıoğlu, s.248)

Gündelik hayatın aktarılması

Biz insanlar yaşarken sınırlı ömrümüzde, sınırlı mikro hayatlarımızda, büyük bir tarihten geçtiğimizi nadiren sezeriz. Lefebvre’in deyişiyle, “Gündelik yaşamın dışına çıkmak olanaksızdır; onun dışına çıktığını iddia edenler bile ona kapılmışlardır.” (1998:16) Gündelik yaşam üzerine, bu noktada yine Lefebvre’nin sözlerine odaklanalım isterseniz. “Gündelik hayat mütevazı ve sağlamdır, doğal olandır, kısımları ve parçaları belirli bir zaman kullanımı içinde, kuşkuya meydan vermeyecek bir biçimde birbirlerine bağlanan şeydir. Gündelik hayat, tarih taşımaz. Görünüşte göstergesizdir; kişiyi meşgul eder ve uğraştırır, yine de söylenmeye gerek duymaz; zaman kullanımında gizli olan etiktir, kullanılan bu zamanın dekorunun estetiğidir.” (Lefebvre, 2016:35) Lefebvre, gündelik hayatın asıl aktörlerinin kadınlar olduğunu şöyle açıklar: “Gündelik hayatın ağırlığı kadınların üzerindedir. Kadınlar var olan durumu tersine çevirerek gündelik hayattan bir çıkar sağlayabilirler; ancak her durumda bu yükü taşımaya devam ederler. Birçok kadın bu ağırlığın içinde tutsak kalır. Kimileri için düşünmek, kaçmak demektir; artık görmemektir, çamura battığını unutmaktır, onları dibe çeken yapışkan kütleyi artık algılamamaktır. Erkeklerden şikâyetçidirler. Ancak hep ıskalarlar. Kadınları gündelik içinde hem öznedirler, hem de gündelik hayatın kurbanlarıdır, dolayısıyla nesnedirler, ikamedirler (güzellik, dişilik, moda, vs.); üstelik, ikamelerin çoğalmaları kadınların aleyhinedir. Kadın aynı zamanda hem alıcı hem de tüketicidir; hem metadır, hem de metanın simgesidir (reklamdaki çıplak beden ve gülümsemedir).” (Lefebvre, 2016: 87) Emine Sevgi Özdamar gündelik hayatın tarih taşımayan bu gizli kısmına sımsıkı sarılır. Konuşulmaması gereken, mahrem olan okurun önüne serilmiş, önemli bir mertebeye taşınmış olur. Böylece romandaki tarihsel fon ile gündelik hayat iç içe geçmiş, roman sosyolojik ve tarihsel rotasından mikro bir evrene, gündelik yaşamın rotasına doğru bir alana kaymış olur.

Erkek-kadın dünyası - Çoğul kadın dili

Kadın erkek dünyası arasındaki fark gündelik yaşamın da belirleyicisi olur. Kadınlar sadece kendileriyle değil komşularının da iyiliğinin takipçisidirler. Ev gezmelerinde hal hatır sorma aile bireyleri üzerine oluşturulmuştur. “Nasılsın?” sorusunu “Kocan nasıl?”, “Büyük kızın nasıl?”, Küçük kızın nasıl?”, “Oğlun nasıl?” ve daha başka hal hatır sorusu takip eder. Oysa erkekler sadece kendileri ile ilgili hal hatır sorusuna cevap verirler. Erkekler karı, anne, kız kardeş, çocuk sormaz, yalnızca küçükleriniz ve büyükleriniz nasıl diye sorarlar. Bunun üzerine cevap, “İyi, küçükler elinizden, büyükler gözlerinizden öper” olur. (s.113) Kadınlar hep birlikte çoğul bir hayat yaşarlar. Her gün buluşurlar, erkekler işe gider gitmez, kadınlar pencereden seslenir. “Fatma Hanım, bugün sıra bende, bugün benim günüm.” Her kadının bir günü vardır, bu günde öbür komşular ona misafirliğe gelirler. Komşulara tek tek hal hatır sorulur, her kadın tek tek yanıtlar. “Nasılsınız iyi misiniz – Allah’a şükür, siz nasılsınız?” gibi hal hatır sorma, yalnızca misafirliğe gidince sorulan bir soru değildir. Bir kadın sebze almaya giderken o sırada pencere ya da kapılarının önünde duran kadınlar da sorar. Manava gidinceye kadar yol boyunca birçok pencereden, birçok kadın sorar. Hatta roman kahramanı okula giderken o sırada pencere önünde gördüğü kadınlar yüzünden sık sık gecikir. Özetle, kadınların dili hep bir ağızdan söylenen koro gibi çoğuldur. Kadınlar koro olarak konuşur, güler, ağlar, kızar, hatta koro halinde susarlar. Kadınlar dünyasında yıkanmak ve hamama gitmek beraberce yapılan bir ritüeldir. Genellikle kadınlar ya bir komşu ile anlaşıp veya hep birlikte hamama giderler. Bu yıkanma günü kadınlar arasında “felekten bir gün” çalmak olarak kabul görür. Kadınlar hep birlikte yıkanırlar. Koro halinde, “Temizlik imandan gelir,” derler.

Çocukluktan genç kızlığa geçiş dönemi

Kahramanımız ergenlik dönemine girdiğinde büyüklerinden yeni yeni çıkan memeleri sallanmasın diye sokakta yavaş yürümesi öğütlenir. “Kızım, yürü, ama ayaklarını yere o kadar sert basma, süsün sallanır, bu da erkeklere şehvet verir” denir. Yürürken memelerinin sallanmaması öğretilir.” (s. 209) Kahramanımız kadınların yabancı erkeklerden saklamaları gereken şeylerin memeleri, saçları olduğunu, çünkü bunların kadınların süsü olduğunu öğrenir. Dedesi Ahmet’e, babasının sırtını keselerken memelerini gördüğünü söyleyince dede şöyle rahatlatır torunu: bir kadının süsünü nikâhlı kocasına, babasına, üvey babasına, oğullarına, kocasının oğullarına, erkek kardeşlerine, yeğenlerine, kuzenlerine, hizmetçilerine, artık erkek olmayan erkeklere ve çocuklara gösterebileceğini söyler. Adet gördüğü zaman “halam geldi” diye şifreli bir dil kullanması öğretilir. Annesi kızına patiska bezler diker, bu bezler diğer çamaşırlardan ayrı, erkeklerin gözünden uzağa, kavun karpuzun saklandığı küçük odaya asılır ve roman kahramanı bu odada uyumaya başlar. Erkek söyleminde hastalanma” “kirlenme” olarak adlandırılan kadının âdet görmesi kız tarafından ne utanılan ne de iğrenilen bir durumdur. “Gece mumlar yakıyor, yatakta oturuyor, bir şeyler yazıyor, kâğıtları soda kokan hala bezlerinin arasına çamaşır ipine asıyordum… Kendimi severek kokluyordum.” (s. 221) Kız çocuklarının sokağa çıkması, gezmesi iyi gözle bakılmaz. Kızın evde oturup çeyizini hazırlaması, dikiş dikmesi, yemek pişirmesi ve dantel işlemesi gerekir. Oysa kahramanımızın gözü sokaklarda, gezmelerdedir. “Hep kutunu gezmeye götürüyorsun,” dedi. “Bir kız kutusunun üzerinde oturmalı ve çalışmalı.” “Ya oğlanlar?” diye sordum, “Oğlanlar mallarını gezmeye götürebilirler.” Kahramanız dedesini evde bulmayınca ninesine nerede olduğunu sorunca dışarıda olduğunu öğrenir. Dışarıda ne yaptığını sorunca aldığı cevap: “Ne bileyim ben, belki de taşaklarını gezdiriyordur” olur. Erkeklerin malı servetleridir. Kahramanımız hep erkek kardeşlerinin mallarını görür, ara sıra da babasınınkini. Baba “mal” için başka bir kelime söyler: “issizi”. Odada yürürken donunun deliğinden “issizisi” dışarı çıkar onunla beraber gezer, pencereden bakan nadir bir hayvan gibi. “Ben gülerdim, babam gülerdi. “Niye gülüyorsun, kızım? Babanın ‘issizisi’ne mi gülüyorsun, yiğidin malı meydandadır.” “Mal” ve “issizi” için. Malafat/Alat/Yarak/Saksafon/Zurna/Vites/ Böllük/Çük/Taşak/Torba… gibi daha bir sürü isim vardır. Kahramanımız “mal”ın esas adının “sik” olduğunu öğrenir. “Bunu insanlar kızınca kullanıyorlardı. Sözlükte sik olarak yazılıydı, ama yanında bir not düşülmüştü: “Çok ayıp.” (s. 121) Anneleriyle çocuklar oyun oynarlar, bazen anne birden ona kadar sayar ve her sayıdan sonra uyakta, “mal” ya da “kutu” kelimesi geçer. Çocuklar bunlara uzun uzun gülerler. “Bir. Pirenin kıçına gir. … Dört. Dön de kıçını ört… Altı. Taşaklarım kahvaltı… On. Ali Ağa’nın çüküne kon.” (s.224) Hayat Bir Kervansaray, gündelik hayatın ve onun gizli zenginliği üzerine kurulmuş bir roman. Öncelikle, sözünü ettiği gündelik hayatın içinde bulunmuş, orada yaşamış olması, sonra da onu kabul etmemek ve onun karşısında eleştirel bir mesafeden bakmayı başarmış bir kişi olarak roman tutarlılık içinde gelişiyor. Emine Sevgi Özdamar bu gündelik hayatı ortaya çıkarıyor, maskesini indiriyor, üzerindeki örtüyü kaldırıyor; aynı zamanda, onu söyleme, biçimlendirme tarzıyla, yeni edebi bir yazı ile ilgi çekici kılıyor. Romanı okurken küçük hayatların olmadığını, küçük denilen o hayatların dünyanın kendisi olduğunu anlıyorsunuz. Kültür dediğimiz şeyin temelinde “küçük insanlar” ın “küçük evler”ın odağında tohumlanıp yeşerdiğini, bireyin toplum, toplumun birey olduğunu, alçakgönüllü küçük evlerin, küçük insanların yaşamlarının ne kadar değerli olduğunu öğreniyorsunuz. Emine Sevgi Özdamar özellikle geleneksel malzemeden yararlanarak metinlerini ören bir yazar olarak yüzyılların deneyimlerinden süzülerek biçimlenmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan halk kültürünü eserine katarak bireyin şekillenmesinde kültürel mirasın önemini vurgulamış oluyor. Halk kültürü yaşayan bir kültürdür; topluluğun o günkü gereksinimini karşılar. Gelenek zaman boyutunda bir başka geleneğe ulaşacaktır. Halk kültürünün dinamik yapısını aktarırken kültürün doğası gereği değişkenliğini şu sözleriyle vurgulamıştır. “Ülke değişiyor. Benim yetiştiğim ritim kayboldu. Bu zaman değişimin masalı yazılmazsa eğer, geriye sadece istatistikler kalır.” Kaynakça Erman ARTUN, Halk Kültüründe Değişimin Topluma Etkisi ve Sonuçları Gülsüm Depeli, “Edebiyatta Otobiyografik Kurgu: Gündelik Hayat Bir Kervansaray

https://www.academia.edu/1889213/edebiyatta_otobiyografik_kurgu_

Gürsel Aytaç, Edebiyat Yazıları, Gündoğan yayınları, 1995 Hayriye Erbaş, http://www.emekarastirma.org/uploads/dergi/2906.pdf /Sınıf Çalışmalarında Kültür ve Gündelik Yaşamın Yükselişi: Tarihsel bir İzlek ve Gelecek ‘Umudu’ Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis, 2016 Senem Timuroğlu, “Anne Dili Arayışında Minör Bir Roman: Hayat Bir Kervansaray”, Lacivert Öykü ve şiir dergisi, Mayıs-Haziran 2010, s.61-68 Semiramis Yağcıoğlu, Roman Kahramanı ve Öznellik: Söylem İdeoloji ve Coğrafya, Komşu Yayınları, 2017 Tevfik Ekiz, Avrupa Türk Edebiyatı ve Bir Temsilcisi: Emine Sevgi Özdamar, Çankaya Ün. Fen-Edebiyat Fakültesi, Journal of Arts and Sciences, Sayı: 7, Mayıs 2007


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR