Hayat Koleksiyoncusu: Nadide Parçaların Birleşimi
5 Şubat 2020 Edebiyat Kitap

Hayat Koleksiyoncusu: Nadide Parçaların Birleşimi


Twitter'da Paylaş
0

Hayat Koleksiyoncusu’nda yazar, dildeki kıvraklığın ve içerikteki çeşitliliğin yanı sıra üstkurmaca, pastiş gibi tekniklerin de devreye girdiği yakın zenginlikte iki romanıyla dünyaya dair anlamların altını üstüne getirmeyi başarıyor.

Serkan Boyacıoğlu’nun yeni romanı Hayat Koleksiyoncusu Ekim 2019’da Dedalus Kitap etiketiyle okuyucuyla buluştu. Boyacıoğlu’nu ilk olarak İletişim Yayınları Futbol Kitapları dizisinden çıkan İnadına Göztepe (2006) başlıklı derlemesiyle tanımıştık. Devamını beklerken şaşırdık, ilk romanı Elleme, Baba Yorgun! (2012) Dedalus Kitap’tan çıktı. Hayat Koleksiyoncusu ile benzerlikleri olan ancak daha deneysel bir kısa romandı bu. 

Hayat Koleksiyoncusu’nun girişinde Suç ve Ceza'dan yapılan alıntı metnin derdini az çok yansıtıyor: “İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleyeceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle!”

İlk sayfayı açıp da "Binlerce hayatım olsun," diye okumaya başlandığımızda okur olarak ya da yazar gözüyle edebiyat aracılığıyla ulaşabileceğimiz hayatlar yavaş yavaş gözümüzün önünde belirmeye başlıyor. Burada üstkurmaca devreye giriyor. Başka hayatları gerçek hayatta bile derinlemesine kavrayamazken bunu edebiyatla çok daha iyi bir şekilde yapabiliriz. Romanda anlatıcının, “Düştüğü yollarda yağmalanan şehirler, betondan adamlar, bozuk para gibi harcanan hayatlarla karşılaşıyormuş. Bu karşılaşmalardan sonuç çıkmayınca yazı-tura atmaya karar veriliyor, sonunda hep, yazı diyenler kazanıyormuş,” dediği gibi. Edebiyatın bize sağladığı binlerce hayata dokunma, sızma eylemine tanık oluyoruz.

Romanda çocukluktan yeniyetmeliğe geçiş sürecindeki bir berber çırağının baskıcı sistemlerin egemen olduğu bir dünyanın değerlerine uyumsuzluğunu görüyoruz. O da kendi dünyasını aramaya çalışıyor, aşkla ve seyahatle. Ailesinin maddi durumunun iyi olmadığı satır aralarında veriliyor, parçalanmak üzere olan bir aile bu. Çocuk bir dönem boksa merak sarıyor. Sonunda yine dış dünyanın gerçekleriyle karşılaşıyor, aşkı ararken bir katile dönüşebileceğini düşünüyor. Öldürmek istediği pazarcı, GDO’lu ürünler satan firmaları simgeliyor aslında; dünyada kimin ne yiyeceğine, insanların sağlığı üzerine karar verenleri. Çocuğun hayattaki yeni kimlik ve anlam arayışı metnin temel derdini oluşturuyor. Masalsı, fantastik ve yer yer postmodern bir büyüme hikâyesi okuyoruz. Şehirlerin kalabalığında ufacık kalmak ama yine de bilinmeze karışmak istemek, masalların ve hatta kurmacanın içinde kaybolmaya karşılık geliyor. Murat Gül’ün çizdiği illüstrasyonlar ise kahramanın duygu ve eylemleriyle bütünleşerek hikâyenin atmosferine katkı yapıyor.  

Anlatımda bazı yerlerde nesnelerin çoklu anlamlarına rastlıyoruz: çorap, el bombası, boks eldiveni. Çocuk büyüdükçe kurumlara çarpıyor: din, askeriye vb. Aşkın peşinde koşarken sistemle uzlaşmak zorunda olmanın acısını hissediyor. Geçmişin tortusu üzerine çöküyor, o da çözümü olmayan meselelerle kanlı hesaplaşmalara girişiyor. Birey zaten bu dünyada isimsizleşmiş, en fazla, ustasında olduğu gibi M adını alabilmiş. Devlerin dünyasında, kurumların, şirketlerin, otoyolların, gökdelenlerin, orduların arasında insan ufacık kalmış. Yeni teknolojiler karşısında eziliyor. Çocuk bu yüzden kendini değersiz hissediyor. Berber çırağı olarak da kendi değerlerinin peşinde: aşk, bilgi, deneyim, arkadaşlık... Pazarcının oğlu en iyi arkadaşı. Burada bir de ailede tek çocuk olmanın psikolojisiyle abisi olmasını dilediği Köpük Surat’tan bahsedebiliriz. Berber çırağının ve pazarcının oğlunun babaların hayallerinde şekillenen hayatlara isyan ettiklerini görüyoruz. Kendi geleceklerini arıyorlar, daha çok da anlatıcı olarak berber çırağı yapıyor bunu. Sonra bir yerde, devler ülkesinde gezerken dedesinin omzuna oturmuş torunu görüyor. Bu korkunç görünümlü varlık için de doğum ve ölümü simgeliyor diyebiliriz, iç içe geçmiş bir süreç bu, ancak birlikte hareket ediyorlar. 

Metinde birçok kişiye göndermeler var. Usta, Galeano’ya dönüşüyor, araya Spiker H giriyor, Halit Kıvanç. Ayrıca Camus ve Orhan Pamuk karşımıza çıkıyor. Masal devleri, Köpük Surat, çokbilmiş müşteri, pazarcı… Sonra âşık olduğu kıza AOK demeye başlıyor, çünkü öyle derse aşkın büyüsünü kaybedip onu aramaktan vazgeçeceğini düşünüyor. Bununla kapitalizmin ilişkisini kurmaya çalışırsak, her şeyin dilin ekonomisi üzerinden kısaltılması, sonunda bunun anlamın ruhunu öldürmesine sebep oluyor, diyebiliriz. Berber çırağı, ustasının bir deftere bir şeyler yazdığını düşünüyor. Gene yazma eylemi karşımıza çıkıyor. Sonra, anasının anlattığı masalları hatırlıyor, babası ise onun için gerçekliği temsil ediyor, “İnanma bunlara,” diyor, “uydurmuş uydurmuş yazmışlar.” 

İki dünya arasında gidip gelen bir metin var elimizde. İlk sayfada, "İşe ilk," diye başlayan yere kadar girişi yazar yapıyor. Ara ara da metne sızmaya çabalıyor. Bir yönüyle yazıyla, yazmakla ilgili bir metin bu. Kurgu ve gerçek bir arada. Araya yazarın girdiği bir yer daha var: “Yazmaktan mutluydum, yeni yılı görmüş bir hindinin olabileceği kadar mutluydum hem de.” Zaten metnin bir ayağı üstkurguda, yazı yazma eylemi üzerine. Hayat Koleksiyoncusu’nun bir başka dikkat çeken özelliği biçimsel denemeler ve buna bağlı olarak noktalamanın en aza indirgenmesi. Metinde genel anlamda sadece nokta ve virgül var. Kesme işareti ve sadece bir yerde özel olarak soru işareti kullanılmış. "Ve" bağlacı ve şapka işareti de yok, tek kelime hariç: âşık.

Yazar, dildeki kıvraklığın ve içerikteki çeşitliliğin yanı sıra üstkurmaca, pastiş gibi tekniklerin de devreye girdiği yakın zenginlikte iki romanıyla dünyaya dair anlamların altını üstüne getirmeyi başarıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR