"Hayatı Severim Edebiyatı Severim"
20 Aralık 2018 Kültür Sanat

"Hayatı Severim Edebiyatı Severim"


Twitter'da Paylaş
0

“Robert Musil’in çok yüklü sayfalar adadığı deli Moosbrugger’in

dünyayla ve kelimelerle arasındaki bağın esnekliği yitmiştir.

Elindeki kelimeler şunlardır: Hım, hım, o alçaktır! Bu alçaktır! Şu alçaltır!..”

Tüm kitaplar doğruyu söylemez ama  bir tek kitap da doğruyu tek başına taşıyamaz. Yeni Hayat romanın bize bildirdiği gibi tek kitabın tek kitaptan etkilenmenin yolu, yolculuğu ölümdür. Romanın sonunda, otobüs yolculuklarıyla ölümü, tahtadaki hedef gibi on ikiden vurmak isteyen kahraman öleceğini yani hedefi olan ölümü tam on ikiden vuracağını anlayınca da:  “Bunu hayatımın sonu olduğunu anladım. Oysa ben evime dönmek istiyor, yeni bir hayata geçmeyi, ölmeyi hiç mi hiç istemiyordum.” Dönmek istiyor, yani ölmek istemiyordu. Yeni Hayat romanın sonu, bizim gibi çağdaş okurları Don Quijote’de romanın sonu gibi hüsrana uğratmamış elbette. Çünkü bize gösteriyor ki ta kitabın başından beri kahraman ölmüştür zaten, romanın son yüklemi görülen geçmiş zamandır, yani fiilin belirttiği iş ve oluşun, içinde bulunulan zamandan önce yapıldığını ve kesinlikle bittiğini görüyoruz. 

Tamam, bu roman var olup okunduğu sürece her bir insanın okumasıyla zaten gerçekleşmiş olan bir ölüm tekrardır. Yine de bu tekrar her bir okur için biriciktir. Zaten kahramanın kurtulamayacağını romanın sayfaları bitmiş olmasıyla da kanıtlanıyor bu. Ama gerçek hayatta bir etkilenme sonucunda böyle bir ölüme gidişten kurtulmanın bir yolu var mıdır acaba? Başka insanlarla temas buna kapı arayabilir mi? Hepimiz gözetlemek için bir köşe bulmuşuz sanki kendimize. Ya film izlemek? Evde bir tür yan gelip yatmanın “deneyimleme” şekli olmuş gibidir film izlemek. Sinemanın büyülü karanlık salona girmeden şimdiye kadar kaç film izlemişizdir? Ya ülke ülke gezmek? Ama sanki hiç bir zaman şimdiki gibi olmamıştır gezmek. Binlerce kilometreyi birkaç saatte alıyor gittiğimiz yere varınca sanki Google’da görselleri tıklamış hissine kapılıyoruz. Evet, belki biraz koku, koku alıyor olmamız  biraz içimizi rahatlatıyor sanki oradaymış hissi uyandırıyor. Gerçi yemekle ilgili Thoreau’nun bir düşüncesi var bu gezmek için de kullanılabilir sanırım: “Ancak yemeğin içindeki tatları ayırabilenler obur olamaz.” diyor. Japon Kültürü1 kitabında bir başka ülkeye gidince oradaki gördüklerimizi çok çok kötü olarak görürsek de kendimizi ve yaşadığımız ülkeyi aşağıladığımızı çok çok iyi görürsek de yine bundan kurtulamayacağımız söylüyordu. Peki bunlarla birçok hayatı sınırlı olan kendi hayatımızda deneyimleyemiyorsak, tek deneyimlediğimiz bizim kendi gerçek hayatımızsa farklı okumalar yaparak bir tür dolaylı yollardan hayatlar deneyimleyebilir miyiz? Yeni Hayat bir bakıma bu hayatı, tek bir kitabın etkisiyle ölümün peşine düşen, bizim olmayan bu hayatı dolaylı yollardan deneyimlememizi sağlamamış mıdır?

Hepimizin bazı şeyler için zamana ihtiyacı var, tek tek her birimizin çünkü hiçbirimiz tek başına doğruları da yanlışları da taşıyacak kadar değilizdir. Her şey dünyada ne kadar tekrar etse de her birimiz için bu tekrarlar yeni sayılmalı, mesela bunu bir tür hastalık gibi karşılamalıyız. Binlerce, milyonlarca insanın ayrı ayrı yaşadıkları hastalıklar, bir insanın başına gelince o hastalık o insan için yeni sayılmalı ve bununla baş etmeye gelince de bu şekilde yaklaştığımız gibi olmalı. Hiç kimse tek başına ne insanlık tarihini görecek kadar yaşamıştır ne de böyle bir insanın yaşamış olduğuna  inandırabilir bizleri.

Hiçbir şeye yetmiyorum ki, okumayı ve hayatı seviyorum. Ya da sadece herkes gibi ve her insan kadar kendi varoluşumu öğrenmeye çabalıyorum ki diğer insanları yargılamak bunu sonunda da ya dışlamak ya da yakınıma çekmek gibi, dindeki karşılığıyla günah olan, nefrete bulaşmamak için kendime sadece kendime dönüyorum. Peygamber kalplerinin bir oda kadar geniş olduğunu duymuşsuzdur sanırım belki de  farklı okumalar, bizleri kelimelerimizin katı olduğumuzun farkına varmamıza yarar. İşte bu okumalarda  bu esnekliğe doğru bir adım atmış gibi hissediyor insan.

Elimizde olan ya da olduğunu sandığımız şey okumak mı? Sonrasında temel bir yokluğa karşı çaresiz kalmış yaşamları küçümsememek elimize düşer mi acaba? Yoksa dünyayla ve kelimelerle aramızdaki bağın esnekliği yitirmeye devam mı edeceğiz?  Ben bildirdim, isteyen çürütebilir.

1Masakazu Yamazaki, Japon Kültürü, Japonlar ve Bireycilik, Çevirmen: Oğuz Baykara, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2010

Fotoğraf: Sharon McCutcheon

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR