17 Aralık 2018 Edebiyat

Hayattan Bunaldınız mı? O Halde Usta ile Margarita'yı Okumanın Zamanı


Twitter'da Paylaş
0

Rus Edebiyatıyla Nasıl Mutlu Oluruz?

“Hangi alanda uzmansınız?” diye sordu Berlioz. “Kara büyü alanında uzmanım.”1

Rus klasiklerinin çoğu ciddidir, kasvetlidir ve insan ruhunun karanlığındaki korkularla doludur (doğrusu, Gulag2 kamplarını anlatırlar) ama bu kitap alışılmışı tersine çevirir. Usta ile Margarita hiç kuşkusuz en iç açıcı Rus klasiğidir. Eğlencelidir, kıvraktır ve inanılarak okunması gerekir. Kitabın şöhreti bir bakımdan da tuhaftır. Yirminci yüzyılın en büyük romanları arasında ve büyülü gerçekçilikte başyapıt olarak kabul edilegelmiştir öyle ki Ruslara domuz kadar bir kedi ve insanı hıçkırtan kayısı suyu dediğinizde hepsi neden bahsettiğinizi anlar; öte yandan insanların, hatta bunlar arasında çok okumuşlar da vardır, kitabın adını daha önceden duymamış olması da epey yaygındır. Bunları bir yana bırakırsak, hayatımı heba ettiğimi hissettiğimde bu kitap beni kendime getirdi. Bu roman, fena vaziyetinizi çok da umursamamanız için size cesaret verir. Usta ile Margarita, nihayetinde ahmaklığa ve absürde selam verebilirseniz her şeyin daha iyi olacağını hatırlatır. Mesele her zaman böyle bir olasılık olduğunu söylemek de değildir; bu bazen mutlak bir gereklilik olup çıkar: “Gülmen lazım. Yoksa ağlarsın.”

mihail bulgakov

Usta ile Margarita’yı bilip ona gönül verenler arasında neredeyse kültleşmiş bir ‘güven çemberi’  sürüp gitmekte. Yalnızca bu romanı okuyup sevdiklerini bildiğimden güç alarak kurduğum arkadaşlıklar oldu. Kocasıyla sırf bu kitabı okuduğunu söylediği için evlenen bir arkadaşım var. Aslında karşınızdakinin bir kitabı sevip sevmemesine göre ömürlük bir ilişkiye başlama fikri kulağa pek iyi gelmiyor ama burada özel bir kitaptan bahsediyoruz. Bekârsınız, bu romanı seviyorsunuz ve hayatınıza onu sizin gibi seven biri girdi; o zaman mutlaka onunla evlenin. Usta ile Margarita en keyif verici, insanı en iyi teselli eden roman. Bir Rus gibi davranamamaktan yorulup buna canım sıkıldığında, kitabı açar bölümler okurdum, böylece hem yüzüm gülerdi hem de nereden gelmiş olursam olayım farklı bir kültürle ilgili önemli şeyler anlamayı başardığımı hatırlardım. Usta ile Margarita, ister kıvraklığından ister yer yer sadece komik ve saçma olmasından dolayı okuyanın soluğunu keser, onu kahkahalara boğar. Tolstoy’u anlamak için biraz Rus olmak lazım diye kendimi kandırabilirim. Bulgakov’u anlamak içinse espri anlayışınız olsun yeter. Onun komedisi tüm dünyaya.  

1930’larda yazılmasına rağmen 1960’lı yıllara kadar yayımlanmayan Usta ile Margarita şaşırtıcı derecede özgün bir sanat eseri. Onun kadar acayip olan çok az kitap vardır. Şeytan yani Woland, konuşan dev kedi (tam manasıyla “domuz kadardır”),  cadı ve patlak gözlü, seyrek sarı dişli bir katilden oluşan ekibini de yanına alarak Moskova’ya gelir. Moskova edebiyatının seçkinlerini hedef almış gibi görünüyorlardır. Woland, Moskova’nın en önemli yazarlar birliğinin başkanı ve nüfuzlu bir dergi yöneticisi olan Berlioz ile karşılaşır (Kayısı suyu içip hıçkıran da Berlioz’du). Berlioz, Woland’ın Alman bir profesör olduğunu düşünür.  Woland Berlioz’un ölümünü önceden bildiğini gösteren bir hikâye anlatır ve lafını daha yeni bitirmişken yere dökülen biraz ayçiçeği yağı ve tramvayın neden olduğu akıllara ziyan bir kazada dergi yöneticisinin kafası kopar. Bunların hepsi ilk sayfalarda yaşanır.

Genç şairimiz Ivan Biezdomni (soyadı “evsiz” demektir) hem kazayı görmüş hem de Woland’ın Pontius Pilatus hakkında anlattığı garip hikâyeyi dinlemiştir (‘Filistin Valisi’ ile ilgili hikâye ‘Moskova’ bölümlerinin aralarına serpiştirilir). Biezdomni, Woland ve çetesinin peşine düşse de sonunda Pontius Pilatus’a takmış saplantılı fena bir profesörden yakına yakına kendini akıl hastanesinde bulur. Orada İsa Mesih ile –bingo!– Pontius Pilatus hakkında yazdığı roman yüzünden hastaneye kapatılmış Usta’yı tanır. Woland’ın tanıklık ettiği ve Usta’nın kaleminden anlatılan İsa ile Pilatus arasındaki ilişki roman boyunca aralıklarla hikâye edilir ve her iki öykü sonunda birleşir. (Bana güvenin. Söz veriyorum, acayip eğlenceli.) 

mihail bulgakov

Akıl hastanesinin dışındaki dünyada ise Woland Berlioz’un evini üstüne geçirmiş, orada Moskova’nın seçkinlerine büyü gösterileri yapmaktadır. Bu esnada Margarita yani Usta’nın sevgilisi, Usta’ya ve eserine olan sadakatini koruyordur. Woland onu gösterisine davet eder ve ona Şeytan’ın gece yarısı düzenlediği baloda büyülü güçlere sahip bir cadı olma fırsatı sunar. Balo İsa’nın çarmıha gerildiği gün olan Kutsal Cuma’da düzenlenir (İnanın bana, kitabı okurken olayların karmaşa yaratmadan, cuk diye yerlerine oturduğunu göreceksiniz). Balo salonunda saatlerce çıplak olarak dans etmeler, hoplayıp sıçramalar. (Ne o, birden kitap ilginizi çekti de okusam mı dediniz?) Bu sırada Margarita da çıplak halde uçmaya başlar; önce Moskova semaları ve gezintisi tüm SSCB’ye uzanır. Bir kez daha söylüyorum, bunların hepsi bağlam için anlam kazanıyor.

Woland, Margarita’ya tek bir dilek hakkı verir. O da kendini biraz olsun düşünmeden baloda acılar içinde kıvrandığını gördüğü bir kadını özgür bırakmasını diler. Şeytan bu dileğini saymaz ve başka bir dilekte bulun der. Margarita bu sefer de Usta’nın özgür kalmasını ister. Bu dilek de Woland’ı memnun etmez ve her ikisine de zehirli şarap içirtir.  Margarita ile Usta öbür dünyada kavuşurlar kavuşmasına ama yıllardır araştırmacıların da açıklama getirmeye çalıştığı bir duruma düşerler:3 “Işığa” değil “huzura” hak kazanmışlardır.  Bulgakov onları neden kurtarmaz? Görünüşe göre hem İsa hem de Şeytan bu cezayı onaylar. Neden? Bulgakov ne olursa olsun özgürlüğü seçin der gibidir, ama elbette bedelini ödemeye hazırsanız.

Üslubundaki hafiflik Usta ile Margarita’yı en güçlü kılan yanlardan biri. Edebiyatçıları harcayan ucuz (ama cidden iyi) şakalardan geçilmiyor ve böylece edebiyatçılar da Usta’nın eserine yüz çevirmenin karşılığını görüyor (Bulgakov da aynı yollardan geçmişti; Sovyet edebiyat çevresinden uzakta tutulmuş ve yalnızca tiyatroda çalışmasına ‘izin verilmişti’, o da yine güç bela). Bulgakov, Woland’ın altına üstüne getirdiği karabasanvari topluluğu ciddiye almadan, onunla gerçeküstü yollarla uğraşarak da tehlikeli bir eleştiri örneği ortaya koyuyor ve kimsenin canını çıkarma gereği duymuyor. Karakterler neredeyse cehennem azabının canlı örnekleri gibiler ama başlarına gelen olayların komik ve eğlendirici olduğunu da asla gözden kaçırmıyorlar.  Gerçi bu güldürüye zaman zaman ümitsizlik de karışmıyor değil.

Usta ile Margarita, gerek Sovyet sistemine getirdiği ağır eleştiri gerekse dini konulara dokundurması bakımından son derece karmaşık bir roman ama daha da iyisi kahkahalar attırarak esaslı bir iyimserlik dersi veriyor olması. İçine düştüğünüz kötü durumun komik yanını göremediğinizde neyin anlamı kalır? Bulgakov herkes ve her şeyle dalgasını geçmeye bayılıyor. “Bir adam, iç çamaşırıyla, ancak bir tek durumda gezebilir: yanında polisler varsa ve karakola götürülüyorsa!” (Burada, Ivan Biezdomni yarı çıplak halde yazarlar restoranına çıkagelir, oradakilere garip bir tipin Moskova’da olduğunu ve meslektaşlarını öldürdüğünü söyler.) “Yeryüzündeki en beter meslek olduğu halde, tramvay biletçisi olmayı yeğlerim ben!” (Devasa kedi Şeytan’ın balosunda abuk sabuk konuşuyordur.) “Ölümcül yara alan bir kediyi ancak bir yudum gaz kurtarır.” (Biraz daha kedi saçmalaması.)

mihail bulgakov

Belki Şeytan kötü adam değildir – kitap böylece son şakasını da yapıyor. Rus değil de Polonyalı ve Yahudi olmanın esprili yanını bulmaya çalıştığım zamanlarda bunlarla inanılmaz derecede rahatlıyordum. Bulgakov için hayat kocaman bir kozmik şaka. Bulgakov politik bir mesaj da veriyor tabii ama bunu öyle ince, öyle oyunbaz şekilde yapıyor ki karşınızdaki size nutuk atıyormuş gibi hissetmiyorsunuz. Stalin’i ve/veya Sovyet iktidarını Şeytan aracılığıyla anlatıp bir de bunu okurun kafasına vura vura yapmamak için gerçekten iyi bir hiciv ustası olmak gerekiyor. Bulgakov’un anlatısı çoğu yerde trajik ve dokunaklı olsa da bu hisler ancak sonradan içinize çöküyor. Her şeyden önce Bulgakov’un tek umursadığı eğlence hissi uyandırmak. O belki tam da bu yüzden kendi dönemindeki her yazardan daha zekiydi ve huzurları daha fazla kaçıyordu. Üslup ve ton açısından çok farklı romanlar yazmış olduklarına bakınca Pasternak ile onun çağdaş olduklarına inanmak neredeyse imkânsız. (Pasternak 1890’da, Bulgakov ise 1891’de doğmuştu.) Usta ile Margarita ve Doktor Jivago iki farklı yüzyılda yazılmış hissi uyandırıyor.

Gerçi Bulgakov, Pasternak’ın aksine hayattayken Usta ile Margarita’ya yönelik herhangi bir tepki almadı çünkü romanı ancak o öldükten sonra yayımlandı. Usta ile Margarita’yı özellikle yazıldığı koşullar dikkate değer kılıyor. Bulgakov belki de bu romanı hem ‘çekmece’ için (yani yaşadığı süre boyunca yayımlanmayacağını bilerek) hem de kimsenin okumaması için yazdı. KGB teşkilatının mahkûm araçlarıyla kapılara dayandığı ve gecenin bir vakti insanların ortadan kaybolduğu bir dönemde yazıyordu. Birçok Moskovalının yaşamı tepe taklak olmuştu ama bir şekilde de olsa yaşamaya devam etmek ve her şey yolundaymış gibi davranmak zorundalardı. Bulgakov bundan hareketle hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı alacakaranlıkta kalmış bir dünya yaratır ve fantastik, doğaüstü ve kötücül olan ne varsa bunları günlük hayatın sıradan olayları gibi ele alır.  

Roman bir şekilde açığa çıkmış olsaydı Bulgakov hayatta kalabilir miydi söylemek zor. O da romanı yazdığı sırada bunu biliyordu muhakkak. Benzer şekilde kitabının asla basılmayacağının da farkındaydı ve bu sayede kalemine engel olmadı, cezalandırılma korkusu duymadan ne istediyse onu yazdı (Aslında romanın ortaya çıkabileceği korkusu hep vardı. Bulgakov kitabını yayımlatmak için girişimde bulunmasa bile sırf yazdığı için bile suçlu sayılacaktı). Elbette hayatını dertsiz tasasız bir şekilde sürdürdüğü söylenemez. Güç sahiplerinin kendisine saldırmasından endişe ediyordu. Para kazanacağı işlerin önüne set çekilmesinden endişeleniyordu. Romanını bitirememek başka bir korkusuydu. Bir de –hak verirsiniz ki– sağlığından yana sürekli bir tedirginlik taşıyordu.

Bulgakov hayattayken Ölümcül Yumurtalar4 (1924) ve Köpek Kalbi5 (1925) gibi distopik anlatıları ve iç savaş üzerine yazdığı Turbin Günleri6 oyunuyla tanındı. Görünüşe göre, erken dönemindeki başarısına rağmen daha ileride muhtemelen önünün kesileceğinin farkındaydı ve yirmili yaşlarının sonundan itibaren bunu bilerek yaşadı. Usta ile Margarita’nın müsveddesine şöyle bir not düşmüştü: “Ölmeden önce bitir.” J.A.E Curtis’in değerli biyografisi,7 Bulgakov’un, romanını gizlilik içinde yazarken sürdürdüğü travmatik ikili hayatı neredeyse sinemaya özgü bir dille gözler önüne seriyor. Usta ile Margarita’yı ne kadar seviyorsam bu kitabı da aynı derecede seviyorum. Curtis’in mektuplardan ve günlüklerden yaptığı alıntılar, kara mizah ve günlük hayatın ayrıntılarıyla dolup taşıyor. Kardeşinden “gümrük vergileri çok yükseldiği için” Paris’ten kahve ve çorap göndermeyi bırakmasını isteyen ya da karısının günlüğünde yazdığına göre 1937’ye girerken üzerinde 1936 yazan kupaları neşeyle kıran capcanlı bir Bulgakov’u önümüze getiriyor.

mihail bulgakov

Bulgakov Usta ile Margarita’yı bitirememekten korkuyordu ve bir taraftan da sağlığı gittikçe kötüleşiyordu. Uykusuzluk çektiğini, kendini halsiz hissettiğini öğrendiğimiz 1934 tarihli bir mektupta arkadaşına şunları söylüyor: “Yalnızlık korkusu; şimdiye kadar hiç böyle berbat bir şey yaşamamıştım ya da bir başıma kalma korkusu desem daha doğru. Bu o kadar midemi bulandırıyor ki bir bacağımı kesmelerini tercih ederim.” Böbreğindeki hastalık nedeniyle sürekli ağrı çekiyordu ama psikolojik işkence de bir o kadar baskındı. Sıklıkla başka ülkelerden çağrıldıysa da yetkililerin ülke dışına çıkması için ona izin vermeye hiç niyeti yoktu çünkü geri gelmemesinden çekiniyorlardı (Öyle ya yetenekli yazarların SSCB’de yaşamak istememesinden itibarları zedelenirdi. Ayrıca, yazarları kendi ülkelerinde tutmak, onlara Sovyet iktidarını öven şeyler yazdırmak ve çoğu durumda da işkence etmek daha eğlenceliydi).

Bulgakov’un bunları yaşarken böyle esprili, parlak ve şakacı tonda bir roman yazması görülmemiş bir başarı. Bulgakov’un yaşadığı dünyada zaman zaman telefon çalar, yazar telefonu kulağına götürür ve kimliği belirsiz yetkili karşı taraftan ona şöyle seslenirdi: “İdari Komite’nin Yabancılar Bölümüne gidin ve hem kendiniz hem karınız için bir form doldurun.” Yazar isteneni yapardı ve ihtiyatlı bir umut beslerdi. Beklediği uluslararası pasaport yerine bir kâğıt parçası alırdı: “M.A. Bulgakov’un çıkışına izin verilmedi.” Bulgakov’un gizli gizli Usta ile Margarita’yı yazmaya devam ettiği ve oyun yazarı olarak (bir şekilde) hayatını kazandığı tüm o yıllarda Stalin ile destekçileri onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı ve yazarın bu yüzden aklını tümden kaybetmemesi insanı hayrete düşürüyor. Stalin, Bulgakov’la aynı Ahmatova’yla olduğu gibi kişisel olarak ilgileniyordu. Bazılarına göre Stalin’le olan ilişkisi Bulgakov’un tutuklanmasını ve yargılanmasını engellemişti. Ama aynı zamanda saklamadan yapmak istediği çalışmaları da engellemişti.

Hayattayken en önemli eserinizle tanınmamış olmak ne kadar sinir bozucu. Kitap 1966-67 gibi yayımlandığında, belki de yirminci yüzyıldaki hiçbir kitabın ulaşamadığı boyutta ilgi uyandırdı. Roman yazarı Viktor Pelevin bir keresinde bu romanın insanlar için ne anlama geldiğini Sovyet hayatını yaşamamış birine açıklamanın imkânsızlığından bahsetmişti. “Usta ile Margarita’nın Sovyet karşıtı olmak gibi bir çabası bile yok ama yine de sizi anında özgürleştiriyor. Bazı eski fikirlerden azat etmek gibi değil; daha çok bütün bir düzenin yarattığı uyku halinden çekip çıkarıyor.”

Usta ile Margarita karşı çıkışın sembolü; geçmişte asla unutulamayacak şeylerin yaşandığının alaycı bir ispatı. Ama bir taraftan da ilginç bir tür edilgenliğin belki de saldırmazlık halinin temsili. Devrim için yüreklendiren bir roman. Ellerini korkuyla havaya kaldırması sonraki adımının ne olacağını her zaman bildiği anlamına gelmiyor. Edebiyat değişimin tetikleyicisi olabilir. Aynı zamanda gerilimi azaltan bir kaçış yolu olup felçlik hali yaratabilir. Bazen Rusların hiçbir romana olmadığı kadar büyük bir tutkuyla yaklaştığı Usta ile Margarita’nın politika ve güncel meselelere karşı birçok Rus’ta görülen aldırmazlığı açıkladığını düşünürüm. Ruslar, romanın tüm yönleriyle ele aldığı nedenlerden dolayı son derece kuşkucudurlar. Bulgakov hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir toplum resmediyor. Durmadan yalan söyleyen insanlar. Hak etmedikleri ödülleri alan insanlar. Sadece kurgu yazmak istediğiniz için bile deli damgası yiyebilirsiniz. Usta ile Margarita her şeyin ötesinde zihinsel uyumsuzluğun sakınmaksızın dile getirilişi. Hiçbir şeyin anlam ifade etmediği ama sizden tam tersi doğruymuş gibi davranmanızın beklendiği bir zihin halini anlatıyor. İnsanın bu halde hayatını sürdürebilmesi de ancak kulaklarını tıkayarak mümkün. Ama siz daha iyisi her şeyin ne kadar berbat olduğu hakkında bir sürü şaka yapın.

Bulgakov açıkça bizden iyiyi ve kötüyü, ışığı ve karanlığı düşünmemizi de istiyor. Bıktırıcı olmamak için de sözünü absürt mizahla harmanlama yoluna gidiyor. Woland’ın ucube ekibine katılan biri olmayı mı seçersiniz? (patlak gözlü kundakçılar, bir adım ileri!) Peki ya şiir yazdığı için akıl hastanesine kapatılmayı göze alan biri olur musunuz? (Bunların basit seçimler olduğunu söylemiyorum.) Aslında Bulgakov sonuçları korkutucu da olsa inandığımız şeyleri savunmaya devam edip etmeyeceğimizi soruyor. Kim olduğunuzu görerek ve ondan mutlu olarak bir hayat yaşamaya var mısınız diyor. Karanlıkta her zaman ışık vardır. Ama onu ancak doğru insan olduğunuzda görebilirsiniz.

Çeviren: Burcu Uluçay

burcu.ulucay@yahoo.com

(Lithub)

1 Mihail Bulgakov, Usta ile Margarita, çev. Aydın Emeç, Can Yayınları, 5. Baskı.

2 Stalin döneminde milyonlarca insanın en ağır koşullar altında çalıştırıldığı toplama/çalışma kampları.

3 (Ç.N.) Yazar, Roma Katolik Kilisesi teolojisinde ölen kişinin işlediği günahlardan dolayı ruhunun lanetlenip cehenneme atılmadığı durumu açıklamak üzere kullanılan “Limbo” hipotezine gönderme yapıyor. Hristiyanlık inanışında İsa doğmadan önce doğmuş veya vaftiz edilmeden ölmüş ve günah işlememiş kimseler öldükten sonra burada bulunur.

4 Mihail Bulgakov, Ölümcül Yumurtalar, çev. Tuğba Bolat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

5 Mihail Bulgakov, Köpek Kalbi, çev. Mustafa Yılmaz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

6 Bulgakov, Turbin Günleri’ni İç Savaş sırasında bir grup Beyaz Ordu subayının başından geçen olayları anlattığı ve 1925’te tefrika halinde yayımlanan Beyaz Muhafız adlı romanından oyunlaştırmıştır.

7 Manuscripts Don’t Burn: Mikhail Bulgakov, A Life in Letters and Diaries (El Yazmaları Yanmaz: Mikhail Bulgakov, Mektuplar ve Günlüklerle Bir Hayat)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR