Hayriye’nin Yok Oluşu
27 Kasım 2018 Öykü

Hayriye’nin Yok Oluşu


Twitter'da Paylaş
0

Değirmi masa örtüsünü ezbere hareketlerle topladı. Bayrama üç gün var. Çöreklerin üzerine serpiştirdiği susamların sağa sola saçılanlarını, yalayarak ıslattığı işaret parmağının ucuyla bir bir seçti sararmış taştan. Damar damar varislerle örülmüş bacaklarını, masa örtüsünü topladığı gibi ezberden doğrulttu. “Uy,” dedi, dikildi. Burnuna gelen tarçınlı, ılık kokuyla balkona koşuvermesi bir oldu. Yanmak üzere olan çörekleri son anda kurtardı. “Bak gördün mü, az kalsın yanıvereceklerdi.” Ev, şimdiden bayram sabahı gibi kokuyor. Gelinlerin gelmesine üç gün var. Oğulları, gelinleri, her birinde birer de torun tam tamına altı kafa. “Arife günü gelecekleri iyi oldu,” diye mırıldanarak siliyor yüzündeki teri. “Herkes gelene kadar işlerin hepsi biter,” diyor duvardaki devleşmiş gölgesine bakarak. Çarşafları ütülemiş, yataklara özenle sermiş, yastıkların kılıflarını takmıştı çoktan. Nevresim takımları özenle seçilmiş. Odalardaki komodinlerin üzerine birer paket ıslak mendil, birer paket peçete, birer şişe kolonya, birer paket kulak çubuğu, birer paket pamuk, birer sürahi su, sürahilerin yanlarına da yuvarlak kestiği peçetelerle ağızları kapatılmış birer su bardağı koyduktan sonra odaları izliyor.  Sesli gururlanır, sesli küser, sesli kızar, sesli hayıflanır ki ev duysun. Ev de Hayriye’nin gölgesinin gezindiği duvarlarıyla Hayriye’yi izler durur, oralı olmaz. Evin sessizliğinin, sadece Hayriye’nin duyduğu bir sesi var. Her şeyi eve anlatır, ev de biçare dinler Hayriye’yi.  “Vallahi çok güzel oldu odalar.  Pek rahat edecek gelinler,” diyor gururla. Ev duymazdan geliyor. “Bayram çörekleri de pişti,” diyor evin duyabileceği bir ses tonuyla yine. Ev uğulduyor. Ev homurdanıp uğuldarken damdaki odaya çıkmak için merdiveni yarı ediyor çoktan Hayriye.

Mustafa’yla alınacak, getirilecek dışında ilişmezler birbirlerine. Ya bahçede ya damda ya da ahırda, olmayacak yerden iş çıkarır Mustafa. Mustafa, Hayriye’ye ne kadar kızarsa kızsın, Hayriye sağıra keser, evin sessizliğin-den başka şey duymaz olur. Ev, bazen öylece gıcırdar, bazen öğleden sonranın rehavetiyle uyuklar, sabah horozların ötüşüyle hışırdar, gecenin siyahında nöbet bekler bitmeyen işler yüzünden. Bazı öğleden sonraları Hayriye, ayaklarını balkon demirlerine dayadığında, ev de salınan perdeleriyle nihayet şekerleme yapar, soluklanır kirişler, tuğlalar. 

 

Gelinlerin bir önceki ziyaretinden yarım kalan şampuanları, sabunları özenle paketlenir, kenara kaldırılır. Torunların oyuncakları, hatta kenarı yırtılmış boyamaları, kâğıtları bile atılmaz, bir bir saklanır. Oğulları kalmaya geleceği zamanlarda, en iyi evin bildiği ama bir o kadar da görmekten usandığı bir başka Hayriye gelir, o vakitler evin yıkılası tutar. Yemeyi, içmeyi unutur Hayriye sağa sola gitmekten. Evin tepesi atar iyice. Zangır zangır titrer ev. Kendisine ait her şey, un ufak toz tanecikleri gibi yıllar içerisinde evin gıcırtısına, vuslatlara, hazırlıklara karışıp yitip gitmiş çoktan. Evin tıka basa dolaplarının içinde, Hayriye’ye ait bir eski yastık kılıfı, bir çarşaf, birkaç parça günlük kıyafet, bir çift eski, bir çift yeni ayakkabı, iyi kumaştan diktirdiği bir döpiyes, uçları sağa sola eğilip bükülmüş, rengi solmuş bir diş fırçası, mavi bir naylon taraktan başka da bir şey yok. Mustafa bile, kendi diş fırçası olmayanın Hayriye’ninki olduğundan öte pek bir şey bilmez. Varisleri olmasa, sızım sızım sızlayan bacakları onu durdurmasa hiç durmayabilir Hayriye. Ev bıkkın. Hatta bazen o bezgin halleriyle ev, Hayriye’nin yokluğunun düşlerini bile kurar. Bazı akşamüstlerinde basma eteğini kimseler görmeden sıyırır, paçalı donunu dizlerine kadar indirir, bacaklarını dinlendirmek için ayaklarını sıcaktan iyice ısınmış balkonun demirlerine yükseltir, onları dinlendirir. Aslında bacaklarının bile kendisine ait olduğunu unutur, kendince onlara iyilik eder. Üç tel kalmış saçlarının terlemiş diplerini elleriyle yoklayıp yorgun başını, içi, keçeleşip iyice sertleşmiş pamukla dolu ağır divan kırlentine yaslar, oracıkta uyuyakalır.

Arife günü gelip çattığında Hayriye, sabah ezanı okumadan uyanmış klimanın kumandasına dantel örtü sermiş, bayram sabahı gelecek misafirler için kapısını örtmüştü salonun. Gelinlerin odalarına girip serili çarşafları bir sağdan, bir soldan çekerek bir daha düzene soktu. Fotoğrafların tozunu tekrar aldı. Pişen sarmanın salçalı kokusu eve dağıldığında, güneşi yedikçe olgunlaşan asma yapraklarının ekşi kokusunu içine çekip, “Mis gibi de koktu,” diyor. Hayriye’ye ortaklıktan yorgun ev, koşuşturan çocukları, ortalıkta gezinen gelinleri ağırlamak için can atıyor. Mustafa, bir şeyler söylüyor Hayriye’ye ama o, evin sessizliğinden başka ses duymuyor. Banyo ile tuvaleti son kez yıkıyor, bir gün evvel değiştirdiği havluları yeniliyor. Kendi diş fırçasını damdaki odaya götürüyor. Mustafa’nın olmayanı. Ev, sözün söze, gülüşün gülüşe karışacağı gürültüden evvel, sabırla dikiliyor kırk yıldır nasıl dikiliyorsa.

Evin arkasındaki yaşlı erik ağacının altındaki gölgeliğe park eden arabaların sesiyle kümesteki tavuklar sağa sola çırpınıyor. Sesleri duymasıyla doğrulması bir oluyor Hayriye’nin. Üstünü başını düzeltiyor. Balkondaki masaya göz ucuyla bakıp eksik gedik var mı yokluyor. Bahçede çalışan Mustafa, çocukları aşağıda karşılarken Hayriye de hemen mutfağa koşup özenle dizdiği sarmaları kontrol ediyor bir daha, balkondaki masanın ortasına yerleştiriyor sarmayı hızla. Kapıya koşuyor sonra. Koşuştururken evin bulantısını hissetmiyor bile. Önce küçük torun görünüyor, çekingen duruyor çocuk. Hayriye, alıyor kucaklıyor soğuk duran çocuğu, bırakıyor sonra. Ardından büyük oğlanınki giriyor içeri. Öpüyor Hayriye’yi. Sırayla gelinler giriyor kapıdan. Ellerini öpüp halini hatırını soruyorlar Hayriye’nin. Mustafa, bir yanında küçük oğlan, diğer yanında büyük oğlan muhabbetle eve giriyor. Oğulları sarılıyorlar boynuna annelerinin. “İyiyim yavrum,” diyor. “Yok,” diye devam ediyor, “Bizim ne işimiz var yavrum, evde bütün gün yatıyoruz zaten,” diye cevaplıyor onları. “Hadi, elinizi yüzünüzü yıkayın da masaya geçin, sofra hazır,” dedikten sonra gözden kayboluyor. Yemekten sonra sofrayı kimse-ye elletmiyor. Varislerden sızlayan bacaklarına rağmen azimle cansiparâne topluyor sofrayı. Çalı süpürgeyle yer-deki kırıntıları süpürüyor. Balkondaki divanın yastıklarını düzeltip uzaktan izliyor.

Çay, çörek getiriyor, yere dökülen susamları siliyor nemli bezlerle, Mustafa’nın hızla içtiği çayları tazeliyor, kendi aralarında sohbet eden gelinlere meyve hazırlıyor. Ev, eli kolu bağlı izliyor Hayriye’yi; öfkeden burnundan soluyor. Akşam iyice geceye dönmüş, boşalan meyve, çerez tabakları öylece masaya bırakılmış. Evin sessizliği kalabalıktan iyice duyulmaz olmuş. Hayriye’nin sesi hep-ten kesilmiş, artık evle de konuşmuyor Hayriye. Vakit gece yarısını vurduğunda, bir odadan diğerine koşuşturan bir gölge Hayriye.

Torunlar, koltuk tepelerinde sızmış. Babalarının onları yatağa almalarını beklerken ağır nefesleri evin hışırtısına karışıyor. Oğlanlar babalarıyla sohbeti bitirmeye yazarken Hayriye, sabah için banyoları, tuvaletleri bir kez daha elden geçiriyor. Artık oğlanlar da anne demez ol-muşlar, Hayriye bir gölgeden bir tıkırtıya dönüşüyor. Göz-den kayboluyor sonra. Damdaki eski yatağa gidiyor, basma eteğini çıkarıyor. Saklamaya çalıştığı göbeğini salıyor pazen donunun üzerinden. Sabah ezanına birkaç saat var. Başını yastığa koyar koymaz huzurla uykuya dalıyor. Ev kuduruyor, öfkeden uyuyamıyor.

Şafak sökmeden kalkıyor Hayriye. Ses çıkarmadan mutfağa iniyor. Torunlara kızartma yapıyor. Balkondaki tenekelerden topladığı semizotlarından nar ekşili salata hazırlıyor. Hayriye, kahvaltıyı hazır etmenin rahatlığıyla selamlıyor bayram sabahını. İçi sevinçle doluyor. Ev, sabahın ilk ışıklarıyla uyanmak zorunda kalıyor yine. Böyle zamanlarda yerin dibine giresi geliyor evin. Dama çıkıyor Hayriye, Mustafa’yı uyandırmadan döpiyesini giyiyor, eteğini düzeltiyor. Bayramdan bayrama giydiği yeni ayakkabılarına beş parmağını bir ederek sokuyor sırayla ayaklarını. Saçını tarıyor. Evin sessizliğinde iniyor damın merdivenlerini. Ayakkabılığın oradan kıvrılıp bahçeye çıkan merdivenleri de iniyor yüzündeki gülümsemeyle. Ev, Hayriye’ye bakıyor sabah mahmurluğuyla. Kirişler, pervazlar hep izliyorlar Hayriye’yi. Evin her taşı, her duvarı tuhaf bir rahatlama ile izliyor Hayriye’yi. Bahçeye çıkıyor Hayriye. Evin hayreti, neşesi sabah serinliğine karışıyor. Turunç ağaçlarının arasından yürüyor tahta kapıya doğru Hayriye. Ardına bakıyor gururla. Yürüdükçe ufalıyor. Evin göz kapaklarına bir ağırlık çöküyor. Ev, emin olana dek izliyor Hayriye’yi, unutmaya duruyor bu kez horuldayarak. Huzurla yatırıyor gözlerini doğmaktaki güneşe ev.

Gelinlerin sofraya koyduğu yaz kızartmasını mideye indiriyordu torunlar. Mustafa, masanın başına çoktan oturmuş. Oğlanlar sıcak pideye yağ sürüyor, gelinler çaylarını keyifle yudumluyorlar. Sohbet iyice koyulaşıyor, çayların biri boşalıyor biri doluyor. Evin her odası sevinçten gıcırdıyor, uğulduyor. Çığlık atıyor, susuyor, gülüyor, kükrüyor, diniyor ev. Çay kaşıklarının şıkırtılarından ve ağız şapırdatmalarından duyulmaz oluyor bu kez evin sessizliği.

Hayriye, bir bayram sabahı yolların kenarlarındaki portakal ağaçlarının arasından yürüyüp kayboluyor.  Mustafa, çocukları uğurladıktan sonra elini yüzünü yıkamak için gittiği banyoda, kendisinin olmayan diş fırçasını çöpe atıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR