Hayvanların Çığlığı ya da Janina'nın Öfkesi
25 Şubat 2020 Edebiyat Doğa Kitap

Hayvanların Çığlığı ya da Janina'nın Öfkesi


Twitter'da Paylaş
0

İnsan denilen tür belki de sandığımız kadar gelişmemiştir, en sıradan ilkel dürtülerden bile kurtulacak kadar evrim geçirmemiştir.

Belki de insanın bir sonraki evrim aşaması birçok kişinin tahmin etmeye çalıştığı gibi kafatasının hacminin genişlemesi, beyninin büyümesi, beyin hücrelerinden daha fazla faydalanması, pürüzsüz bir bedene sahip olması ya da başka organlarının şekil değiştirmesiyle gerçekleşmeyecek. Elbette doğa güçlüdür, yeryüzünü istediğimiz kadar yontalım veya atmosferi istediğimiz kadar bozalım kaybeden gezegenimiz değil, insan ve üzerinde yaşamını sürdüren canlılar olacak. Fakat yine de yontma ya da bozma işlevini üstlenen tek canlı türü insanmış gibi görünüyor ya da belki de sadece insandır.

Yapıtta bahsi geçen soru şu: Bir hayvanı öldürebilen biri neden bir insanı da öldüremesin? (Aslında son yıllarda daha sık sorulmaya başlandı bu soru, bu da iyiye işaret.)

Ya da: Hareket edebilen bir canlıyı, bir hayvanı zevk için öldürebilen tek canlı türü insan değil mi? (Gerçi birbirlerini zevkle öldüren insanların sayısı da hiç de küçümsenecek kadar az değil.)

Ya da: Bir çocuğun ters çevrilmiş bardağın içine hapsettiği cırcır böceklerinin adım adım ölüme yaklaşan çığlıklarından aldığı zevki neye yoracağız?

İnsan denilen tür belki de sandığımız kadar gelişmemiştir, en sıradan ilkel dürtülerden bile kurtulacak kadar evrim geçirmemiştir.

Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde adlı yapıtının içine Blakewari bir mistisizm katarak bu konuya eğiliyor ve tam da gözümüzün içine sokarak aslında ne kadar da ilkel kaldığımızı bize gösteriyor.

Tokarczuk’un asabi ve biraz da inatçı kahramanı Janina bir yayla evinde geçiminin bir kısmını çevirmenlikle sağlamaya çalışan yaşlı ve yalnız yaşayan bir kadın. Tıpkı onun gibi insanlardan izole olmuş birkaç komşusu daha var. Astrolojiyle fazlasıyla alakası olan biri. Bunun konumuzla ne ilgisi var ya da yazar bunca gerçekçi bir konuyu neden böyle gerçeküstü bir yaklaşıma kurban ediyor diye okurun zihninde yanıp sönen bir soru işareti kalıyor. Ama kısa süre içinde astroloji, gökyüzü ve çevirisine yardımcı olduğu William Blake şiirlerinin yapıtta, yazarın arzu ettiği arka plan için gerekli olduğu fark ediliyor. Yani okurun ilk başlardaki bu rahatsızlığı zamanla bir tür hazza bile dönüşüyor, en azından bende öyle oldu.

Janina: “Nasıl bir dünya bu? Birinin gövdesi ayakkabı, köfte, sosis veya yatağın önüne serilen halı oluyor, birinin kemikleri çorba yapmak için kaynatılıyor… Birinin karnından ayakkabılar, kanepeler, çantalar yapılıyor, birinin kürküyle ısınılıyor, birinin eti yeniliyor, küçük parçalar bölünüp, yağda kızartılıyor. Dâhice felsefelere ve teolojilere birçok düşünce uygulanmış olmasına rağmen, bu felaket, bu kitle katliamı, zalimce, ruhsuz, otomatik olarak, vicdanlar sızlanmadan, bir an bile düşünmeden sahiden de gerçekleşiyor mu? Öldürmenin ve acının ilke olduğu nasıl bir dünya bu? Bizim neyimiz var?”

Janina, polis karakolunda karşısındaki görevlilere seslenmiyordu sadece, bize, okura ve zamanımızın insanlarına haykırıyordu belki de, ama tıpkı polis karakolundaki insanlar gibi çoğumuzun kulakları da Janina’nın çığlığına maalesef sağır, şimdilik buna hiç kuşku yok.

Şunu da eklemeliyim: Janina çağımıza ait biri değil. Doğaya karşı duyarlılığı ve doğaya verilen zarar karşısındaki öfkesi, bizimkini katbekat aşıyor. Belki onun yöntemi şiddet barındırdığı için doğru olmayabilir, hatta oldukça da korkutucu. Ancak barbarlığı durdurmanın henüz icat edilmiş bir yöntemi de yok.

Sonuç olarak Tokarczuk bu yapıtında insanın o kadar da gelişmediğini, neden olduğu katliamları görmek istemediğini, fark etse de umursamadığını, her gözeneğinden acımasızlığın aktığını/fışkırdığını haykırıyor, bunun için minnet duymamız gereken hayvanlara yaptıklarımıza şöyle bir bakmamız yeterli diyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR