Hem İnsan Dediğin Nedir ki?
20 Kasım 2018 Öykü

Hem İnsan Dediğin Nedir ki?


Twitter'da Paylaş
0

“Ah! Bu soğukta. Ayak parmaklarım uyuşuyor. Eve gitmeliyim.”

“Teyzeciğim, merhaba. Bu ne hal! Neredesin biliyor musun?”

“Kayboldum.”

“Var mı kimin kimsen?”

“Kayboldum...”

“Var mı paran?”

“Ah, yavrum. Bu mahalleden bir üst sokağa gitmen gerek dediler bana...”

Birdenbire tuhaf bir nefes boşalıyor üzerime. Karşımdaki altmışını geçkin teyze soluğunu bırakıyor yüzüme. Onun nefesi açılıyor; benimki donuyor sanki. Teyzeden üstüme boşalan keskin kekikli sarmısak kokusuyla bütün duyularım, sezilerimi yitiriyorum. Lavanta kokulu başka bir kadını düşlemeye başlıyorum. Karşımdaki teyzeyse pencereye çektiği kalın kadife hayat perdesini aralıyor. Çok hazırlıksız yakalandım. Ama çare yok. Dinliyorum:

“Yok. Param yok. Aklım bulanıyor be güzel kızım. Bak cüzdanıma, yok ki bir şey. Bu fotoğraf sadece. Torunum. Ateş parçası. Kömür karası. Topaç. Beni döndüren de o zaten. Topaç gibi döndüm. Ölümden. Ayak parmaklarım uyuşuyor be güzel kızım. Var mı paran?”

“Hay Allah, Teyze’ciğim üstümde hiç para yok. Hay aksi. Ah. Ağlama. Azıcık otursan mı şu kaldırıma, ha? Şu karşiki kafeden su getireyim mi sana. Yok, ne suyu, saçmalıyorum. Dur evim şurada. Ben öyle  yürüyüşe çıkmıştım ne soğuk ama. Daraldım evde. Yaralarım biraz soğusun diye çıkmıştım. Dayan, ben şimdi evden para alıp sana getireyim, sonra gideceğin yere götüreyim seni. Oldu mu? Beni anladın mı? Tane tane söylüyorum. Anlıyor  musun, güzel teyzeciğim. Otur bakalım biraz. Sarın iyice atkına.”

Evim çok uzak değil neyse ki. İlgilenmek lazım elbette. Torunu gibi onun da kömür karası büyük gözleri var. Kara gözlülerden zarar gelmez derdi babaannem. Sevdiği ve çok erken kaybettiği dedemin kendinden sürmeli mürekkep bakışlarını bilmeyen yokmuş, karşısında yanmayan yokmuş. Kömür değil zeytin gibiymiş gözleri. O baktı mı zeytin özündeki  tuzlu iksir geçermiş babaanneme. Öyle anlatırdı güzelller güzeli, babamın annesi. Neyse bulandırmamalıyım kendimi yine. Evden bir iki bozukluk alayım, minibüse bindireyim onu. Yok, minibüse bindirmeden önce karnını iyice doyurayım. Açtır muhtemelen. Hay aksi, aç mısın diye sormadım galiba. Ne sğuk ama. Sordum mu yoksa?

Evin içine de, muhtemelen mutfaktan kopup gelen, aynı kekikli sarmısaklı kokunun sindiğini fark etmedi Buket. Mutfaktan yatak odasına yol olan ekşi parkenin gıcırtılarında adımlarını bile fark etmedi. Cüzdanını bulamadı bir an. Aramak için vakit de yoktu. Yatak odasındaki şifonyerine uzandı eli çabucak. Eskimiş bir eşofman üstünü aradı; cebini yokladı. İşte oradaydı. 5 TL bozuk şıkırtıları. Bir de yatağa ters yüz fırlattığı kotun cebini yokladı. Hah, 10 TL de yalvavır gibi bakan kot cebinden. Pek güzel. Paraları kaptığı gibi fırladı odadan. Ayakkalbılarını çıkarmamıştı zaten. Ama birinin bağcıkları kendini bırakmış. Aceleden üstüne bastı bağcıklarının. Ne oldu ne bitti derken iki ayağı birbirine dolandı. Kendini yerde buldu.

Yerden kalkmalı, kadına parayı hemen ulaştırmalıydı. Karnını doyıurmalıydı.

Nefes nefese attı kendini alacakaranlık caddeye. Teyze’yi bıraktığı tam o köşeye, kaldırıma vardı. Sağa sola bakındı. Köşedeki taş yükseltilerinin hemen yanında duran meşe ağacının arkasından dolandı. Teyze’yi bıraktığı tam o köşede beş on dakika tuır attı. Kadın yoktu. Telaşlandı. İçi pır pırlandı, sıkıştı, büzüştü. Sırtından soğuk terler döktü. Keçe eldiveninin içinde parmakları titremeye başladı. Yoktu Teyze. Buket üzüldü en son. Karşı kaldırımdaki büfeden bozma küçük kafeye doğru yöneltti adımlarını. Bu mahalleye yeni taşınmıştı; iki ayı ya var ya yoktu. Alce adlı bu kafeye de hiç uğramamıştı nedense. Sırası gelmemişti belki de. Bugüne değin. Bu kekikli sarmısak kokulu akşama değin. Bugüneymiş...

“Kendi kendime konuşup dolanmayı bırakayım artık. Şuraya sormalı değil mi? Affedersiniz, iyi akşamlar. Bir şey soracaktım...”

“Adres mi, buyrun?”

Gümbür gümbür geliyordu şimdi.

“Yo, öyle değil. Şimdi. Demin ben. Karşıda yaşlıca bir teyze vardı, koyu kahverengi paltolu yine şöyle kahverengi şapkalı, atkısı da vardı. Zorlanıyordu. Kaybolmuştu sanırım. Hiç parası da yoktu. Çok güzel simsiyah gözleri vardı. Ben dedim, sen otur şöyle. Evim yakın. Hemen gidip biraz bozuk para alıp karnını doyuracaktım. Hem gideceği yere de bırakacaktım. Üstümde hiç para yoktu da ondan eve koştum. Yakın evim. Hemen geldim. Ama kadın yok şimdi. Size geldi mi? Siz gördünüz mü diye soracaktım.”

“Hanımefendi siz nefes nefese kalmışsınız. Biraz soluklanıp anlatın. Ama anladım zaten ben. Hadi ya!”

“Nasıl anladınız, neyi hadi ya?”

“Biraz sakin olun, buyrun. Oturun şöyle.”

Mavi beyaz gömlekli adam minik hasır sandalyelerden çekti kenera, Buketi’i buyur etti içeriye. Şöyle bir yukarıya baktı adam; bana yardım et dercesine. Sonra sesini iyice yumuşatarak başladı anlatmaya.

“Ah hanımefendi. Şimdi o olay öyle değil. Yani bildiğiniz gibi değil. O kadının adı Ayla. Buranın gediklisidir kendisi. Oyununu çok iyi oynar. Parası filan olmadığı doğru değil. Ayın belli günlerinde hep o köşede durur; yoldan gelen geçeni tarar ve sonra... Ağlar durur, türlü yalanlar söyler. Para kaptıran kaptırır, doğru valla. Biz biliriz onu. İlişmeyiz. İlk zamanlar şikayet ettiydik de sanırım eli kolu uzun biri. Bizim bu kafeye de birileri dadandı sonra. Biz de vazgeçtik esnaf olarak. Bakmıyorum da artık. Çaresizlikten bıktık biz de. Ne hali varsa görsün dedik. Siz de tanırsınız. Alışırsınız.”

Buket’in gözbebekleri adam anlatıkça büyüyor, bedeni hasır sandalyede giderek küçülüyordu. Çok geçmeden iki gözbebeğine dönüştü Buket. Boş boş bakan. Sonra büfeden bozma kafe karardı, karadı, karadı. İki gözbebeği kaldı geriye. Bir tiyatro sahnesiydi her şey sanki. Beckett’in karanlığı kanırttığı, her şeyin bir ağız ve zihne indirgendiği Adlandırılamayan’dan bir sahneydi bu. Dışarda tost ayran bekleyen üç beş kişi içeriye girse işte tam bu sahneyle karşılacaktı muhtemelen. Bu kez zihin ve iki göz. Fena halde sulanmış, dolmuş, dolanmış. Her ikisi de. Yükünü bıraktı bırakacak. Dağıttı dağıtacak.

“Peki, anlıyorum. Teşekkür ederim.”

“İyisiniz değil mi?”

“Evet, evet. Sağ olun açıklama için. Biraz aptallaştım tabii ama anlıyorum. İyi akşamlar, kolay gelsin.”

“Rica ederim, ne demek. Bir çay içmeye de gelin lütfen, bekleriz.”

“Elbe-elbet-te.”

Ve gözbebekleri. Ve zihin. Her ikisi de o kısacık yolculukta yüklendiklerini bırakmıştı artık. Bu kadar düğümsüz müydü çok değil, on beş yirmi dakika önce yaşadıklarım diye düşünüyordu zihin. Bu kadar pürüzsüz olabilir mi gördüklerim diye alev alev yanıyordu gözler. Alışırsınız mı demeli onlara şimdi? Siz de tanırsınız Ayla’yı, boş verin mi demeli, ne demeli? Bu mahalleyi nasıl anlatmalı? Hem insan dediğin nedir ki mi demeli? Bu soruları nereye çarpmalı şimdi? Dramatik bir ironisi var yaşamın. Daha yeni asistan olduğu üniversitede ahlâk felsefesine giriş dersini verirken bir örnek olarak mı vermeli bunu şimdi? Yok, çok mesaj kaygısı var şu bir önceki cümlede. Kafeden çıkarken kelimenin sonunu getirememişti Buket. Ağla kızım ağla diyordu kendine muhtemelen. Adamı dinlerken sağ baldırının tam üstüne yumruk yapıp sabitlediği elini öyle bir sıkmış ki tırnağı avuç içini delmiş geçmiş. Eti kanıyordu şimdi. Sinirden mi üzüntüden mi söylemesi zor. Bu kez yavaş adımlarla eve yürüyor, nefes alış verişlerini düzene sokmaya çalışıyordu.

İşte tam bu noktadan sonra zihnin ele avuca sığmayan fikri hür oyunlarına daldı Buket. Üzüntü kabuğunu yolup yerine intikam kabuğunu koydu. Karar verdi. Yüzleşmek. Yüzleşmenin en çıplak, en korunmasız haline teslimiyet. Kendi yumağıyla, henüz lise birinci sınıfa geçmişken onu terk eden annesinin gerçeğiyle hiçbir zaman yüzleşmemiş Buket, kömür karası Teyze’yle girişeceği düelloya yemin etti yürürken. Nefesini bıraktı yeryüzüne. Yoldaki ağaç dalları titredi; rüzgâr estiği yönü değiştirdi; Turunç kızıllığıyla doğmaya çalışan dolunay gerisin geriye anne karnına çekildi. Tek tük görünen yıldızlar kayarken aceleden birbirilerine çarptı. Beckett sahnesi yerine neredeyse gotik bir sahne şimdi bu. Uğultutu Tepeler belki de. Dişil Heathcliff mi?

Eve varıp kapıdan içeriye girdiğinde biraz önce almadığı kekikli sarmısak kokusunu bu kez iliklerine kadar duyumsadı Buket. Sinir kapladı her yanını, her hücresini. Kurtulmalı kokudan. Gece dibine çökene değin temizlik yaptı. Lavanta, limon, mandalina kokulu ne temizlik malzemesi varsa önüne yığdı. Temizlik dolabında henüz kuruyan asılı bezleri aldı; batırıp çıkarttı deterjanlı kovaya. Midesi bulandı bir ara. Ama vazgeçmedi. Telli süngerlerle dolap diplerini ovdu. Avuç içindeki tırnak yarası deterjan değmesiyle epeyce yandı ama aldırmadı Buket. Eline ne geldiyse ovdu, ovdu, ovdu.

Yorgunluktan bitkin düşünce elindeki bezi, yerdeki kovayı zorla yerine kaldırdı. Kendini yatağa sürükledi ve yorganı neredeyse hiç nefes almayacakmış gibi üstüne çekti.

Rüyaya yatmıştı sanki. Yüzleşmenin haritasını çıkarıyordu uykusunda. Bekliyordu. Ne kadar zaman geçmiş, orası muğlak biraz. Belki bir gün, bir ay, hatta bir yıl. Ayla’yı bıraktığı kaldırımın tam karşı köşesindeki ağacın ardına saklanmış, aslında pusuya yatmış bekliyordu. Ayla gelsindi hele. Gelsindi ve görsündü. Hatta tam iş üstünde yakalasaydı onu. Böyle tam o kömür karası gözlerinin boşaldığı, o tatlı torununun fotoğrafının gösterdiği o doruk anda kıskıvrak yakalansaydı Ayla. Sonra hem Buket hem de o gün Teyze’nin hikâyesine artık her kim kandıysa bir olup ipliğini pazara çıkarsalardı kadının. Kendine çıplaklığın en beter tecrübesini yaşatsalardı ona. En sonunda kaldırıma öylece yapışıp kalsaydı kadın. Utancından. Elinde de kim bilir kimin çocuğunun fotoğrafı.

Tam böyle olmadı tabii. Bu bir rüya. Rüyaların harfi harfine çıkması zordu.

Buket tam üç hafta sonra rastladı Ayla’ya. Aynı kaldırımda. Bu kez genç bir çift vardı Ayla’nın yanında. Sadece göz göze gelmek istedi Buket. Başka bir şey değildi istediği. Kömür karası gözlerle kendi gözlerini buluşturarak konuşturmak. Derdini anlamak. Siniri yatışmıştı çünkü. Ama burukluk gitmemiş, yer edinmişti kendine istemsiz ve nedensiz. Belki de bu gitmeyişin anlamını çözmek istercesine gözlerini çiviledi Ayla’ya. Ayla elbette çok iyi oynuyordu kendi sahnesini şimdi. Buket’in farkında bile değildi. Ama bir an geldi. Sanki bir yıldız kaymasıyla çakan o büyülü an kısalığındaki bir aralıkta bu iki kadının gözleri saklandıkları kovuktan çıkıp birbirleriyle buluştu.

Şefkat, şükran ve hınç dolu tuhaf bir buluşmaydı bu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR