Hikâyeler Anlatmak İçin
27 Şubat 2018 Ne Haber

Hikâyeler Anlatmak İçin


Twitter'da Paylaş
0

Alçakgönüllülükle söyleyebilirim ki kendimi dünyanın en özgür insanı olarak görüyorum. Ne kimseye verilmiş sözüm var ne de herhangi bir şeyle bağım, bunun nedeniyse tüm yaşamım boyunca sadece ve sadece yapmak istediğim şeyi yapmış olmamdır: hikâyeler anlatmak.
Gabriel García Márquez
Söze bu atölyelerin bende kötü bir alışkanlığa dönüştüğünü söyleyerek başlıyorum. Benim hayatta tek yapmak istediğim –ve de hemen hemen tek yaptığım– hikâyeler anlatmaktır. Ama başkalarıyla birlikte hikâye anlatmanın bu kadar eğlenceli olabileceğini tahmin edemezdim. Sadece griot’ların (Batı Afrikalı hikâyeciler/şairler/müzisyenler), ozanların, Mağrip pazarlarında kıssadan hisse çıkarılan minik hikâyecikleri ve Binbir Gece Masalları’nın kuşkulu serüvenlerini tekrarlayıp duran bu onurlu ihtiyarların, yalnızca bu topluluğun yüzyıllık yalnızlığa ya da Babil’in lanetine mahkûm olmadığını düşündüğümü itiraf etmeliyim. Bizim çabalarımızın bu dört duvarın arasında kalacağını, şu ya da bu atölyeye katılıp duran sınırlı sayıda katılımcıyla paylaşılacağını bilmek çok üzücü. Neyse ki size yakında kabuğumuzu kıracağımızı haber verebilirim. Tüm ortak düşüncelerimiz ve tartışmalarımız, kaydetmeye özen gösterdiğimiz konuşmalarımız çözülecek ve bir kitap olarak basılacak. Bu kitap dizisinin ilkinin adı da Bir hikâye nasıl anlatılır olacaktır. Böylelikle birçok okur bizim arayışlarımızı paylaşabilecek ve hatta bizler bile, basılı harfler sayesinde, ani sıçrayışlarıyla, minicik ilerleme ve gerilemeleriyle adım adım yaratı sürecini izleyebileceğiz. Şu âna kadar imgelemin kaprisli salınımlarını gözleyebilmek, tüfeğinin nişangâhından tavşanın sıçradığı ânı tam olarak görebilen avcı gibi bir fikrin ortaya çıkış ânını tam olarak yakalayabilmek, benim için imkânsız değilse de çok zor olagelmiştir. Ama insanın önünde bir metin varsa bunu yapmanın daha kolay olacağına inanıyorum. Geriye dönebilir ve şöyle diyebilir: “İşte tam burada oldu.” Çünkü tam orada –o soruyla, o yorumla, o beklenmedik öneriyle– hikâyenin ters döndüğünü, biçime girdiğini, kesin olarak belli bir kanala yöneldiğini ayırt edebilir.
Bizler hikâyeler anlatmak için buradayız. Bizim burada öğrenmekle ilgilendiğimiz şey bir anlatının nasıl donatıldığı, bir hikâyenin nasıl anlatıldığıdır.
Atölye konusunda en sık rastlanan karışıklıklardan biri buraya senaryo ya da senaryo projeleri yazmak için geldiğimizi düşünmektir. Bu doğal. Çünkü çoğunuz ya senaristsiniz ya da senarist olmak istiyorsunuz, sinema ya da televizyon için yazıyorsunuz ya da yazmaya niyetlisiniz, bu nedenle de buraya gelir gelmez mesleğin zihinsel alışkanlıklarının devreye girmesi mantıklıdır. Hâlâ imgelere, dramatik yapılara, sahne ve dizilere ait terimlerle düşünüyorsunuz, öyle değil mi? O zaman hepsini unutun. Bizler hikâyeler anlatmak için buradayız. Bizim burada öğrenmekle ilgilendiğimiz şey bir anlatının nasıl donatıldığı, bir hikâyenin nasıl anlatıldığıdır. Çok açık konuşmam gerekirse, bunun öğrenilebilecek bir şey olup olmadığını kendime sormuyor da değilim. Kimsenin moralini bozmak istemem ama insanların hikâye anlatmayı bilenlerle bilmeyenler olarak ikiye ayrıldıklarını düşünüyorum; daha geniş anlamıyla iyi sıçanlar ve sıçamayanlar; bu ifade biçimi size kaba geldiyse, Meksikalıların aynı anlama gelen ancak daha merhametli söyleyiş biçimleriyle, iyi iş çıkaranlar ve çıkaramayanlar. Ozan olarak doğulur, sonradan ozan olunmaz, demek istiyorum. Elbette ki sadece yetenek yetmez. Sadece yetenekli olup da bunu işlemesini bilmeyenin eksiği çoktur: kültür, teknik, deneyim... Şu doğru: aslolana sahiptir. Nasıl olduğunu bilmem ama muhtemelen genleri ya da masalarda edilen sohbetler sayesinde ailesinden aldığı bir şeydir. Doğuştan gelen böyle bir yeteneğe sahip kişiler, belki de başka şekilde kendilerini ifade etmeyi bilmedikleri için niyetleri olmasa bile hikâyeler anlatırlar. Fazla uzağa gitmeden kendimi örnek vereyim, soyut terimlerle düşünemem. Bir söyleşide ozon tabakası hakkında ne düşündüğümü ya da gelecek yıllarda hangi etmenlerin Latin Amerika politikasının gidişatını belirleyeceği görüşünde olduğumu sorsalar, aklıma tek gelen, onlara hemen bir hikâye anlatmak olur. Neyse ki bunu artık çok daha kolay yapabiliyorum, çünkü bu işe yatkınlığımın yanı sıra deneyim sahibi de oldum, giderek daha kısa hikâyeler anlatıyor, böylelikle de daha az sıkıcı oluyorum. Formasyonuma başladığım hikâyelerimin yarısını annemden dinledim. Annem şu anda seksen yedi yaşında, ne edebi söylevlerden haberi var ne de anlatı tekniklerinden, böyle şeyleri hiç bilmez ama vurucu darbeyi hazırlamayı iyi bilir, giysisinin kolunda öyle bir as saklar ki, şapkadan mendiller ve tavşanlar çıkaran sihirbazdan çok daha iyidir. Bir keresinde bize bir şey anlattığını hatırlıyorum, anlattığı şeyle hiç ilgisi olmayan birinden söz etti, sonra heyecanlı hikâyesine devam etti, o kişiye de bir daha değinmedi, ama hikâyesinin sonuna yaklaştığında, paff! birden yine aynı kişi –teknik bir dille söylemem gerekirse hem de ilk planda– ortaya çıkmaz mı, herkesin ağzı açık kaldı. Kendime, annemin kimilerinin öğrenmeye bir ömür harcadığı bu tekniği nereden öğrendiğini sorup durdum. Ben hikâyeleri oyuncaklara benzetirim, onları şu ya da bu şekilde donatmak da bir oyuna benzer. Bir çocuğun önüne farklı özelliklerde bir sürü oyuncak konursa sanırım önce hepsiyle birden oynamaya yeltenir ama sonunda birini tercih eder. Bu tercih ettiği oyuncak yeteneklerinin ve yapmak istediği işin ifadesi olacaktır. İşte bizlere bu yeteneğin bütün bir ömür süresince gelişebileceği koşullar sağlanabilirse mutluluğun ve uzun ömrün sırlarından birini keşfetmiş oluruz. Gerçekten hoşuma giden biricik şeyin hikâyeler anlatmak olduğunu keşfettiğim günden sonra bu arzumu gerçekleştirmek için elimden geleni ardıma koymadım. Kendi kendime şöyle dedim: Benim işim bu, yapmam gereken bu, hiçbir şey ya da hiç kimse beni farklı bir şey yapmaya zorlayamaz. Öğrencilik yıllarımda yazar olabilmek, kendi yolumda yürüyebilmek için çevirdiğim dolapları, yaptığım hileyi hurdayı, attığım yalanları, kurduğum tuzakları hayal bile edemezsiniz, çünkü beni zorla bir başka yola sokmak istiyorlardı. Hatta yakamı bırakmalarını sağlamak ve ilgilendiğim tek şey olan şiirleri ve romanları rahatça okuyabilmek için çok iyi bir öğrenci oldum. Öğrenciliğimin dördüncü yılında –birazcık geç de olsa– keşfettim ki insan sınıfta anlatılan dersi dinlerse sonradan çalışmasına, soruların ve sınavların sürekli kaygısını hissetmesine gerek kalmıyor. O yaşlardaki dikkatini verdiği konuyu tıpkı bir sünger gibi emiyor. Bunu keşfettikten sonra, dördüncü ve beşinci sınıflarda tüm derslerde en yüksek notları aldım. Beni bir dâhi, tüm derslerden pekiyi alan örnek öğrenci olarak gösteriyorlardı ve kimsenin aklına da bunu sonradan ders çalışmamak, kendi ilgilendiğim şeylere dalmak için yaptığım gelmiyordu. Elimdekinin kıymetini çok iyi biliyordum ben. Alçakgönüllülükle söyleyebilirim ki kendimi dünyanın en özgür insanı olarak görüyorum. Ne kimseye verilmiş sözüm var ne de herhangi bir şeyle bağım, bunun nedeniyse tüm yaşamım boyunca sadece ve sadece yapmak istediğim şeyi yapmış olmamdır: hikâyeler anlatmak. Arkadaşlarımı ziyarete giderim ve onlara kesinlikle bir hikâye anlatırım; eve dönünce bir başkasını, belki de bir önceki hikâyeyi dinleyen arkadaşlarımın anlattığını anlatırım; duşa girip de sabunlanırken kendi kendime günlerdir kafamın içinde dönüp duran bir fikri anlatırım... Yani anlatmanın kutsal çılgınlığına boyun eğerim. Ve kendime şunu sorarım: Bu çılgınlık aktarılabilir mi? Takıntılar öğrenilebilir mi? Şunu biliyorum ki insan deneyimlerini paylaşabilir, sorunları gösterebilir, bulduğu çözümlerden, almak zorunda kaldığı kararlardan, neden öyle değil de böyle davrandığından, neden hikâyesinden belirli bir olayı çıkardığından ya da ona yeni bir kişi kattığından söz edebilir... Yazarların başka yazarları okurken yaptıkları da bu değil midir? Biz yazarlar romanları nasıl yazıldıklarını öğrenmekten başka ne için okuruz? Onları karıştırır, söker, parçaları düzene sokar, bir paragrafı ayırır, onu inceler ve bir an gelir şöyle deriz: “Ah evet, yaptığı şu kişiyi buraya koymak, o durumu da buraya almak, çünkü ileride şeye ihtiyacı olacak...” Başka sözcüklerle söylemek gerekirse, okurken gözlerimizi açar, hipnotize olmamıza izin vermez ve sihirbazın hilelerini keşfetmeye çalışırız. Teknik, meslek ve işin püf noktaları öğretilebilen şeylerdir ve bir öğrenci bunlardan fayda sağlar. İşte atölyede yapmamızı istediğim şey de bundan ibaret: deneyimlerimizi değiş tokuş etmek, hikâyeler uydurma oyununu oynamak ve oynarken de bu oyunun kurallarını öğrenmek. Burası bunun denenebileceği ideal yerdir. Bir edebiyat katedralinde, tahtta oturan efendi ardı arkası gelmeyen kuramsal açıklamalarda bulunurken yazarın sırları öğrenilmez. Bunu öğrenmenin tek yolu okumak ve bir atölyede çalışmaktır. İnsan burada kendi gözleriyle bir hikâyenin nasıl yaratıldığını, gereksiz ve yüzeysel olanların nasıl ayıklandığını, birden sadece çıkmaz sokaktan ibaret görünen bir yola girdiğini görebilir... Bu nedenle buraya karmaşık ve süslü hikâyeler getirmemelisiniz, yapmamız gereken, henüz oluşmamış, oturuşmamış basit bir öneriden yola çıkarak hep birlikte onu nasıl bir hikâyeye çevireceğimizi izlemektir ve bu hikâye belki de bir televizyon ya da sinema senaryosuna temel oluşturabilir. Uzun metrajlı filmler için gereken zamana sahip değiliz. Deneyimlerimizle biliyoruz ki kısa ya da orta metrajlı filmlere uygun basit hikâyeler bu tür atölyelere daha uygundur. Çalışmaya özel bir dinamizm katarlar. Bizi bekleyen en önemli tehlikelerden birinden, yorgunluktan ve tıkanmaktan korurlar. Bu çalışma seanslarının gerçekten üretken geçmesi için kendimizi zorlamalıyız. Bazen çok laf, az iş üretilir. Zamanımız, son derece kısıtlı olduğu için şarlatanlıklarla tüketemeyeceğimiz kadar değerlidir. Bununla hayal gücümüzü soluksuz bırakacağımızı söylemek istemiyorum, burada bir sürü şeyin yanı sıra, beyin fırtınası da işe yarar, hatta birinin aklına gelen saçmalıkları bile göz ardı edemeyiz, çünkü basit bir sapma son derece yaratıcı sonuçları mümkün kılabilir.
Sadece erdemlerimi gören arkadaşlarım kitabımı daha sonra, edit edilmiş şekliyle huzur içinde okuyabilirler; daha önce ihtiyaç duyduğum okurlar kusurları da görebilen ve bana gösterebilenlerdir.
Eleştiriye tahammülü olmayan atölye katılımcısı düşünülemez. Bu çalışma bir alma-verme eylemidir ve hem darbeler yemeye hem de darbeler indirmeye hazır olunmalıdır. Peki izin verilen ile kabul edilemez olan arasındaki sınır nerededir? Bunu kimse bilemez. Bunu kişinin kendisi belirler. Bu nedenle kişi hangi hikâyeyi anlatmak istediği hakkında çok açık olmalıdır. Buradan yola çıkarak hikâyesi için gerektiğinde canla başla mücadele etmeli, ama son derece esnek olmalı ve yeri geldiğinde de hikâyesinin en azından görsel ve işitsel dilin olanakları dahilinde hayal ettiği şekilde gelişme imkânının bulunmadığını kabul edebilmelidir. Bu şekilde ayak direme ve esneklik karışımı farklı formlar uygulasa bile kişinin yaptığı her işte kendini göstermelidir. Örneğin ben romancıyla senaristin işinin birbirinden kesinlikle farklı olduğunu düşünüyorum. Bir roman yazarken kendi içime kapanır, kimseyle hiçbir şey paylaşmam. Küstahlığım, zorbalığım ve kibrim mutlaktır. Niçin? Çünkü bunun cenini korumanın, onun benim istediğim gibi gelişmesini sağlamanın tek yolu olduğunu düşünüyorum. Ama romanımın ilk taslağını tamamladığımda ya da hemen hemen tamamlanmış saydığımda başkalarının fikrine de ihtiyaç duyarım ve bu özgün metni az sayıda dostuma veririm. Bu kişilerle dostluğum uzun yıllara dayanır, kriterlerine güvenim tamdır, bu nedenle yapıtlarımın ilk okurları olmalarını isterim. Onlara güvenirim çünkü bana, “Aman ne iyi yapmışsın, ne şahane” demezler, tam tersine neyin yolunda gitmediğini, kusurlarımı açıkça söylerler ve bunu yaparak bana büyük yardım etmiş olurlar. Sadece erdemlerimi gören arkadaşlarım kitabımı daha sonra, düzeltilmiş haliyle huzur içinde okuyabilirler; daha önce ihtiyaç duyduğum okurlar kusurları da görebilen ve bana gösterebilenlerdir. Bu eleştirileri kabul ya da reddetme hakkımı her zaman saklı tutarım kuşkusuz, ama onlarsız olamam.
Roman okurunun sinema izleyicisinden çok daha özgür olduğunu düşünüyorum. Roman okuru her şeyi –yüzleri, ortamları, manzaraları...– canı nasıl istiyorsa öyle hayal eder, ama sinema ya da televizyon izleyicisinin ona ekranda gösterilen imgeyi kabul etmekten başka çaresi yoktur, bu o kadar gösterişli ve baskın bir iletişim biçimidir ki, kişisel seçimlere yer bırakmaz.
Neyse, eleştirmenlerinin karşısındaki romancının portresi budur. Senaristinki çok farklıdır. Bu dünyada senaristlik mesleğini hakkınca yapabilmek kadar alçakgönüllülük gerektiren bir başka iş daha yoktur. Burada hem yaratıcı hem de başkalarına tabi bir iş söz konusudur. Yazar yazmaya başladığı andan itibaren bunu bilir, özellikle de senaryosu bir kez filme çekildi mi, artık onun değildir. Hemen her zaman başka katılımcılarla ve hatta yönetmenin kendisiyle paylaştığı bir krediyi perdede bulacaktır kuşkusuz, ama yazdığı metin başkalarının, ekip arkadaşlarının yarattığı seslerle ve imgelerle seyrelmiştir. En büyük yamyam daima yönetmendir, hikâyeye hükmeder, onunla özdeşleşir, tüm yeteneğini, mesleki bilgisini, varını yoğunu hikâyeyi izleyeceğimiz filme dönüştürmek amacıyla ortaya döker. Son noktayı koyan da o olduğu için bu anlamda anlatıcılardan ve senaristlerden çok daha fazla yetke sahibidir. Roman okurunun sinema izleyicisinden çok daha özgür olduğunu düşünüyorum. Roman okuru her şeyi –yüzleri, ortamları, manzaraları...– canı nasıl istiyorsa öyle hayal eder, ama sinema ya da televizyon izleyicisinin ona ekranda gösterilen imgeyi kabul etmekten başka çaresi yoktur, bu o kadar gösterişli ve baskın bir iletişim biçimidir ki, kişisel seçimlere yer bırakmaz. Yüzyıllık Yalnızlık’ın filme çekilmesine neden izin vermediğimi biliyor musunuz? Çünkü okurun yaratıcılığına saygı göstermek istiyorum. Ursula teyzenin ya da Albay’ın yüzünü canının istediği gibi hayal etme hakkı elinden alınmasın. Konudan fazlasıyla uzaklaştım, konumuz senaristin işi değil, herkesin az ya da çok boyun eğdiği anlatma çılgınlığını doyurmak için neler yapabileceğimizdi. Öncelikle enerjimizi atölye tartışmalarına odaklamamız gereklidir. Biri bana sabahları yine burada düzenlenen sualtı fotoğrafı atölyesine de katılarak bir taşla iki kuş vurmanın mümkün olup olmadığını sorunca ona, “Bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum,” dedim. Yazar olmaya kararlı birisi günde yirmi dört saat, yılda üç yüz altmış beş gün kararlı olmalıdır. İlham gelirse beni yazarken bulacaktır, diyen kimdi? İşte bu kişi ne söylediğini biliyormuş. Amatörler kendilerine çiçekten çiçeğe konma lüksünü tanıyabilir, yaşamlarını hiçbir konuya derinlemesine dalmadan bir işten ötekine atlayarak geçirebilirler, ama bizler bunu yapamayız. Bizim işimiz forsalıktır, amatörler gibi davranamayız.

İspanyolcadan çeviren: Pınar Savaş

* Taller de guión de Gabriel García Márquez, La bendita manía de contar [Gabriel García Márquez’le Senaryo Atölyesi, Anlatmanın Kutsal Çılgınlığı], Ollero&Ramos Editores, Uluslararası Sinema ve Televizyon Okulu, Madrid, 1998.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR