Hitchcock’un ‘İp’ine dolanan Zaman…
9 Ağustos 2018 Kültür Sanat Sinema

Hitchcock’un ‘İp’ine dolanan Zaman…


Twitter'da Paylaş
0

Hitchcock’un acımasız ustalığı bizi katillerden yana olmaya zorlar mı?

Ölüm Kararı olarak dilimize çevrilmesi nedense uygun görülen “İp” (Rope,1948), Hitchcock’un en iyi filmi olarak değerlendirilebilir mi pek emin değilim, fakat büyük ustanın en yenilikçi, en cüretkâr ve en büyük teknik başarısı olduğu kesin.

Hitchcock, filmini –gerçek hayattan alınmış bir tiyatro oyununa dayanması sayesinde– eş zamanlı olarak çekme şansını yakalamış. İp ile Hitchcock, kural kitabını atmış, yerleşik kayıt kavramlarını yeniden icat etmiş, zaman, mekân ve aksiyon arasındaki ilişki düzenini bozmuş, çeşitli sinematik süreçleri modernleştirerek düzenlemenin temel ilkelerine meydan okumuş.

İp, bu mühendisliğin şaşırtıcı bir başarısı ve Hitchcock’un titizlik peşinde, tüm sanat formunu yeniden tanımlama çabasını gösterdiği çok önemli bir çalışma. Tamamen hareketli olan set ve karmaşık mekanikler, soundtrack doğrudan kaydedildiğinden, sessizce kullanılmış. Diyalogu canlı kaydetme fikri, 20. yüzyılın ortalarındaki sinemada tamamen düşünülemezdi, ancak Hitchcock bunu da çözüme kavuşturmuş; gürültüyü en aza indirmek için tüm ekipman özel yağlanmış yüzeylere yerleştirilmiş.

Bir cinayetle açılan filmde ilk önce, 1948 yılında henüz dolaptan hiç çıkarılmamış olan, eşcinsellik altmetni ile karşılaşıyoruz. Katil olan Brandon ve Philip’in duygusal bir ilişki içerisinde oldukları, cinayetten hemen sonraki dakikada, oyuncuların davranış biçimleri ve diyalogları ile seyirciye sezdiriliyor. Nietzsche’nin Üstinsan kavramını deneyimlemek isteyen katiller, arkadaşları olan David’i boğazlayarak öldürüyor, ama arzuları onları, suçlarını gizlemek bir yana, önceden planladıkları bir davetle, öldürdükleri adamın sevdiklerine ve hatta ailesine, cesedi koydukları bir ahşap kitap sandığı üzerinde açık büfe davet yapmaya kadar götürüyor. Hitchcock, birini öldürmekle kalmayıp kendi entelektüel kibirlerini beslemek için, iğrenç, ahlaksız bir plan yapan katillerle başbaşa bırakıyor izleyiciyi.

Alfred Hitchcock

Ölünün saklandığı kitap sandığı üzerinde yemek servisi yapılıyor, ve bu Brandon’a göre, bir şaheseri sanat eserinden ayıran türden (sanatın, ölümü güzellemesi olduğunu düşünen Edgar Allan Poe’vari) müthiş bir dokunuş. Hitchcock, tabut olarak kullanılan sandığı, nadiren çekim dışına atıyor, ve kamera, oyuncuları kapalı bir kümede her yerde izliyor. Oyuncuları kapana kısılı tutan usta, seyirciye de başka bir şans tanımıyor.

İp, kimi eleştirmenler tarafından, Hitchcock’un altı yıl sonra çektiği başyapıtı Arka Pencere’nin gölgesi olarak tanımlansa da, Hitchcock iki ayrı yapıtında izleyiciyi koltuğa çivilemenin farklı iki yolunu izliyor. Arka Pencere’de bir cinayet gördüğünden kuşkulanan izleyici, gerçeği ortaya çıkarmanın tek yolunun izlemeyi sürdürmek olduğunun farkında. Oysa, İp’i izlediğimizde, tam olarak ne tür bir hastalığa baktığımızı en başından beri biliyoruz ve çakılı kalmamızın tek nedeni cinayetin ortaya çıkıp çıkmayacağının merakı. Fakat usta, izleyiciyi burada da ters köşeye yatırıyor. İşlenen iğrençliğin ya da (belki de) sanatın ortaya çıkmasını gerçekten istiyor muyuz? 78 dakika içerisinde düşüncemiz değişebilir mi? Hitchcock’un acımasız ustalığı bizi katillerden yana olmaya zorlar mı?

Hitchcock’un ilk renkli denemesi olmasının yanı sıra İp, hareketli tek bir kamera ile tek plan ve tek sekansta çekilmiş bir film. 1963'teki Kuşlar 1.360 çekimden inşa edilirken, İp’teki her sahne 10 dakikalık bir film makarası boyunca akıyor. Makaraya ihtiyaç duyulduğunda kamera, ya bir oyuncunun ceketine ya da tabut olan sandığa kapanıyor ve bir sonraki makaraya aynı atışla başlayarak zaman sürekliliği sağlanıyor. Manhattan’da bir apartman dairesinde yaşanan olaylara eşzamanlı şahit oluyoruz. Diğer bir deyişle izleyici için geçen zaman ile filmde geçen zaman eş süreli, ki bu da 78 dakika.

Bir bilim yazarının sinema eleştirisi yazmaya cüret etmesi de tam olarak burada başlıyor. Sinemada algı manipülasyonlarının birçok farklı örneği var. Müziğin kullanımı ve görsel efektlerin algımızı türlü türlü bozduğunu biliyoruz. Fakat usta burada dünya sinema tarihinde eşi benzeri olmayan bir şey yapmış. Algıda zaman manipülasyonu!

İki kişi bir apartman dairesinde iple boğarak öldürdükleri arkadaşlarını bir sandığa yerleştirirler. Evin hizmetlisi kısa bir süre sonra gelir ve davet hazırlıklarına başlanır. Tabut, bir şölen masasına dönüştürülür ve sırayla gelen davetliler aperatif içkilerle başlayan bir akşam davetinde yaşanabileceği düşünülen her şeyi deneyimler. Şampanyalar patlatılır, sırasıyla soğuklar, sıcaklar ve tatlılar yutulurken geçmiş anılar ve gelecek planlar paylaşılır. Hem keyifli hem keyifsiz sohbetler yapılır. Armağanlar verilir, piyano çalınır ve hatta duygusal bir ilişkiden arda kalanlar filiz vermeye çalışır. Ama, davete ilk konuğun gelmesi ile son konuğun ayrılması arasında sadece 35 dakika olmasına karşın izleyici en ufak bir zaman tasarrufu yapıldığını hissetmez. Normalde, 35 dakika içinde bir partinin başlayıp bitmesinin olanaksız olduğunu düşünecek izleyici, zamanın ne kadar geçmiş olması gerektiğini filmi izlerken idrak edemez. Filmi izlemeyen birinin, oyuncuların koşuşturması gerektiğini düşüneceği kesin, ne var ki filmde hiçbir oyuncu ne olması gerektiğinden hızlı konuşur ne de hareket eder.

Alfred Hitchcock

Hitchcock zaman algımızla oynadığını filmde birkaç kez yüzümüze vurur. Cinayet güpegündüz işlenmesine karşın 30 dakika içinde stüdyonun dekoru günbatımını andıran bir Manhattan siluetine dönüşür. Davette bir ara piyano çalınırken Hitchcock, iki dakika boyunca, bir metronomu adeta izleyicinin gözüne sokar çünkü tüm sette aslında zamanın bildik temposuna ayak uyduran tek şey o metronomdur. Metronom çalışmaya başladığı anda piyano çalınıyordur ve filmde şu diyalog geçer.

(metronom gösterilerek)

– Bunu kullanıyor musun?

– Bazen.

Biyolojik iç saat algımız Hitchcock’un ipiyle çoktan bağlanmıştır ama usta burada, bu kerterizle, izleyiciye uyanabilmesi için bir tüyo verir. Aslında benzer bir ipucunu Hitchcock filminin afişine bile taşımıştır. Afişte açıkça Hitchcock, ipiyle bizi (bir biçimde) tutacağını belirtmiştir. Yüzeysel olarak bakıldığında “soluksuz izlenecek bir yapıt” anlamında ucuz pazarlama kokan bir çeviri çıkarılabilir fakat Hitchcock aslında daha maça başlamadan golü atmıştır. İnsanın biyolojik iç saat algısının esnekliğini, zaman kavramının istikrarsız ve manipüle edilebilir olduğunu eşsiz bir örnekle göstermiştir…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR