Hüseyin Kıran: "Bir dili öğrenmek belli bir insan olma biçimini öğrenmektir."

Hüseyin Kıran: "Bir dili öğrenmek belli bir insan olma biçimini öğrenmektir."


Twitter'da Paylaş
0

Artık el konulacak bir özne-birey pozisyonu kaldı mı, emin değilim gerçekten. İnsan, tasfiye oldu kelimenin belli bir anlamıyla. Yani denetlenmesine ihtiyaç kalmadı pek.
Serap Çakır

Su gibi akıp giden bir sohbet oldu Hüseyin Kıran’la. Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor kitabı vesilesiyle, onun neler okuduğunu, neler yaptığını ve yeni yazılarının ne durumda olduğunu da konuştuk. İşte yanıtları… 

Serap Çakır: Hüseyin önce romanda seçtiğin dili konuşalım mı? Bir şey denemişsin, kıvamı yoğun, zor ama bir o kadar da etkili. Çok riskli. Eski eserlerinin önünde ama çetin bir dil. Nasıl karar verdin buna, kolay olmamıştır diye düşünüyorum.

Hüseyin Kıran: Bir metnin dilini tercih etmekten ziyade metnin kendi dilini tercih ettiğini, yani dilini getirdiğini düşünürüm ben. Epeyce de belirgin bir sorun olarak ortadaydı benim için. İktidarın nasıl köklü bir durum olduğunu ve ama belki de bundan çok, onun insandaki kaynaklarını çalışmak istedim. İlk başladığımda da bir tür iktidarın yapılması ya da kurulması romanı değildi kafamdaki. Daha çok iktidarın sökülmesi, bir bireyin iktidarın dışına, anlayacağın doğa alanına ve nihayetinde inorganik olana kadar takibiydi fikrim. Fakat işte öyle işlemedi. Efendilerine bir mektup yazmakla ilgili bir bölüm yazınca El Yakup, olaylar benim kontrolümden çıkmış oldu. Dili belirleyen de bu oldu aslında. Söküm dili yerine iktidarı kuran dil işlemeye başladı. Belki de ikincisi birincisinden daha güçlü olduğu içindir. Ya da şöyle mi demeli, ikincisi çok daha yerleşmiş olduğu içindir. Şu an işleyen ve egemen olan bu olduğu içindir. Böyle işte.

SÇ: Kızmazsan, romanın ilk bölümü bittiğinde, hissettiğim şeyi söyleyeceğim. “Kafkaesk bir dünyaya giriyoruz, hadi bakalım,” dedim. Ne diyorsun bunun için?

HK: Bunu duyuyorum arada. Ben Kafka’yı ustam sayanlardanımdır. Gücenecek değilim böyle şeylere. Ama Kafka bireyin kendisinin baş edemediği bir bürokrasi tarafından hapsedileceğini öngörerek yazmıştı. Bence işinin ana kaynağını bu duygu ya da fikir oluşturuyor. Benim içinde bulunduğum koşullarda ise işler daha karmaşık bence. Artık el konulacak bir özne-birey pozisyonu kaldı mı, emin değilim gerçekten. İnsan, tasfiye oldu kelimenin belli bir anlamıyla. Yani denetlenmesine ihtiyaç kalmadı pek. Denetimi içine aldı, denetimin mekanizmalarını üstlendi. Aklında bedeninde içerdi iktidarın kendisi üzerinde baskı ve denetleme kurmak için geliştirdiği her şeyi. Kendisi bürokrasi oldu, hapishane oldu, alışveriş merkezi olarak ya da aranarak girilen başka herhangi bir yer olarak, hastane olarak, karakol olarak, ne bileyim, bu gibi bütün kurumların bireyi tasfiye ederek insan teklerinin içine yerleştiğini düşünüyorum ben. Kafka’nın edebiyatına büyük bir saygı duyarak söylüyorum ki, olay Kafka’dan bambaşka yerlere geldi bence.

SÇ: Romanın temelde otoriteyle ciddi bir derdi var. Dalga geçiyor resmen ama bakıyorsun gerçekte yaşadıklarımız gerçek olamayacak kadar gerçek. Oysa Yakup yola bir otorite olmak için çıkmamıştı. Sen ne dersin?

HK: Yakup yakalanıyor. Efendilerine mektup-rapor yazmaya kalkışmasa belki işler buralara gelmeyecekti. Ama büyük iktidar makinesini çalıştıracak düğmeye basıyor işte. Ondan sonrası akıl yürütmelerle yükselip giden bir süreç. Fakat şu da var ki eğer kendini bu alana açmasaydı, efendileriyle konuşmaya başlamasaydı ki bir yerden sonra kendisi de efendi ve giderek saf iktidara doğru yükseliyor, bunlar olmayabilirdi.

Bir dili neden öğrenmek istemeyiz?

SÇ: Dil en iyi iletişim aracı gibi duruyor ama çok ciddi bir baskıyla otoriteye de dönüşüyor. İşte Kürtçenin hali ortada. Hâlâ bu dili kullanan insanların varlığını kabul etmeyenlerin olduğu da düşünülürse. Yakup da hiç öğrenmeye çalışmıyor o yabancı dili. Öğrenmeye gayret etse ne değişirdi?

HK: İlginç bir soru. Sanırım Yakup bu dili öğrenmeye değer bulmadı. Nihayetinde bir dili öğrenmek belli bir insan olma biçimini öğrenmektir. Kitabın kendi mantığı açısından bakılınca neden öğrensin ki? Dağ halklarını bulması gerekiyor. Bir görevi var. Şu meşhur mektup tevdi edilecek. İletişimin en basit düzeyinde, resimlerle bile anlaşamıyor. Dil işlemediği için de o alan kapalı kalıyor. Yakup bence kendini ve görevini o kadar abarttı ki başka insanlara, efendi olmayan herkese karşı kapalıydı artık. Dolayısıyla düşünüyorum da, öğrenmesi anlamlı olmazdı kitap bağlamı içindeki Yakup’un.

SÇ: Bir insanın, sadece tek bir insanın iktidar olmak, üstelik tek başına bile olsa iktidar olmak gibi bir hırsı varsa, olayların nerelere varacağını acı bir şekilde görüyoruz. Nedir bu insanoğlunun iktidar hırsı yahu?

HK: Bu öyle kolayca üstesinden gelebileceğimiz şeylerden değil. İktidar olmanın temelinde bir tür arzu yatıyor diyebiliriz sanırım. O arzu da şu olsa gerek; iktidardaysan, korunmuş oluyorsun. İktidarın altındakilere karşı kendini savunmak için yukarıda bulunmak. Ve ilişkiler düzeyinde dil düzeyinde basit çıkarlar düzeyinde çok erotik bir şey bu. Yaşamda kalmak kendisi erotiktir diyeyim. Mesele güçtür. Güçlü olmak tersiyle düşünürsen güçsüz olmamak, bundan kaçınmak işte. Biraz düşün derim bu yaklaşımı.

Sonradan anladık ki insanın asıl tahakkümü bundan önce hayvanlar üzerindeymiş. Bitkiler üzerindeymiş. Kurutuyoruz köklerini. Ve doğanın bütün kuvvetleri üzerindeymiş iktidarımız.

SÇ: Modern toplumun doğayla kavgası da ayrı bir konu. Toprağı ekip biçmek bir yana verdiğimiz onca zarar. Hele de hayvanlarla kurduğumuz o korkunç, tek taraflı iktidar biçimi. Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor’da da var bunun izleri.

HK: İşler çığırından çıktı bu konuda gerçekten de. Küçücük dereleri alıp satıyorlar ülkemizde. Bu konuyla ilgili uzun bir makale okumuştum. Ticareti varmış. Dereye küçük bir elektrik tribünü koyması gerekiyor iyi kötü bir ekonomik elektrik üretimi için. Oysa o kadar su yok ortada. Söz konusu olan baraj yapmak gibi bir şey değil. Suyun kendi debisini kullanmak. Bunun için de dereyi alıp bir borunun içine sokuyorlar. Yeterince hız kazandığı yere de tribünü koyuyorlar. Yukarı doğru ne balık, ne ağaç, ne hayvan hiçbirisinin o suyla ilişkisi kalmıyor. Dereyi kurutup bir boruya dolduruyoruz. Bak bir de Amerika’da bir şirket var, Monsanto adında. Telif hakları konusunda hassas ya Amerikan yasaları. Bunu kullanarak, tohumculukla ilgili telif, üretim bilgilerini bahane ederek Amerikan çiftçilerinin tarlalarından ertesi yıl için ekecek mısır ayırmalarını yasaklatan bir kanun çıkartıyorlar. Bunun denetimini de Pinkerton diye bir ajanlık firmasına veriyorlar. Pinkerton’a bağlı çalışan ajanlar tarlalara giderek hasattan hiçbir tohumluğun ertesi sene için ekimlik olarak ayrılmadığından emin oluyorlar. Anlayacağın, mısır ekiyorsan, Monsanto’dan tohum satın almalısın. Bu tohumlar hibrit. Eksen mısır bitkisini vermiyor ikinci seneye. Her seferinde firmadan tohum almalısın. İşte bu kadar acımasız bu işler artık. Bu firmayı geçen sene Almanların Bayer firması satın aldı Sonuçları insanlar çıkaracaklardır. Benim söylemem gerekir mi? İnsanın insana tahakkümü bize yanlış geliyordu. Sonradan anladık ki insanın asıl tahakkümü bundan önce hayvanlar üzerindeymiş. Bitkiler üzerindeymiş. Kurutuyoruz köklerini. Ve doğanın bütün kuvvetleri üzerindeymiş iktidarımız. Ben bütün bunları artık dehşet verici buluyorum. Söz konusu olan mı? Elbette ticari kârdır. Herkesi ve her şeyi sömürerek gerekirse yok ederek ne pahasına olursa olsun iktidarda olmak, kâr etmek. Bunun içindeki çekirdek duygunun ne olduğunu biraz önce söylemiştim zaten.

SÇ: Birey doğayla kavga ettiği kadar iktidarla etmiyor, sorgulamıyor, neden bu kanun var, bu yasak neden konuldu diye bile sormadan uyum gösteriyor. Ve işte Yakup gibi kuralsız kanunsuz kalınca… Birey iktidara neden boyun eğer?

HK: E bu da erotiktir. Bu kavramı da kullanıyorum, cinsel bir içeriği yok bunun. Hayatta kalma eylemlerimizin bütününe bu biçimde bakılabilir bence. Uyumak erotiktir. Su içmek erotiktir. Konuşmak erotiktir. Böyle düşünmek gerek bu kavramla karşılaştığımızda, cinsel bir şeymiş gibi değil de. Boyun eğerek iktidarın kuvvetlerinden sakınmış olursun. Bu kuvvetlerin eteklerinin altına girmiş olursun. Zaten iktidar bunu kodlar. Baş kaldırmazsan sana dokunulmayacaktır. Söyleneni yap, işe gidip gel; vergi alınması gerekiyor. İktidara yönelmiş siyaset alanlarında bulunma. Derinlemesine anlatmayayım şimdi. Tek riskli alan, iktidara muhalefet etmek olarak kaldı, öyle görünüyor. O da bundan uzakta kuruyor kendi çadırını. Bir de kolay olmasının yanında şu var: iktidar arkaik din ahlak gibi kavramlarla çok uğraşarak eğitimsiz kitleler üzerinde zaten kolaylıkla içine girebileceği bir kültürel havuz besliyor. Sert akıntıların yerine ılık iktidar havuzu. Toplumun doğal ortalama kültürüne de uygun vb.

SÇ: Yakup’un serüvenini okuyunca, insan denen varlık hükmederek var oluyor diye düşünüp umutsuzluğa kapıldım.

HK: Bu şu an egemen olan akar. Ben enlemesine ilişkiler kurabileceğimizi düşünenlerdenim. Kadınların, erkeklerin, çocukların, yaşlıların, geçişli cinsel kimliklilerin, hayvanların, doğa elemanlarının hepsiyle yatay tatmin ve doygunluğa dayalı ilişkiler kurabilirmişiz gibi geliyor bana. Yani öyle kolayına olur demiyorum. Bunun kültürünü inşa etmek gerekiyor çünkü. İşleyen kültür bu değil. Ancak menzil içinde bu. Başka türden varlıklar başka türden büyüklüklere sahip varlıklar, farkındalık varlıkları olabiliriz. Mümkün bence.

Sadece edebiyat! Delice…

SÇ: Bir iki soru da kişisel olsun mu izninle? Neler yapıyorsun son zamanlarda?

HK: Çok kişisel olan kısmını geçeyim ama genel ifadelerle yanıt da vereyim. Uğraştığım başkaca şeyleri hayatımdan çıkardım ve sadece edebiyat okuyup yazarak yaşamımı sürdürebilir miyim gibi delice bir fikre hizmet ediyorum. Çalışıyorum. Yeni roman vermek için gerçekten çalışıyorum.

SÇ: Sevdiğin, son günlerde okumaktan keyif aldığın kitaplar neler, daha doğrusu var mı?

HK: Spinozalarım var. Edebiyat ilginç şeyler yapıyor bazen. Kamil Erdem gibi, Zeynep Kaçar gibi yeni isimlerle karşılaştım. Thomas Bernhard metinleriyle uzun süre mutlulukla çalıştım. Deleuze okumalarım bitmek üzere. Bin Yayla’nın çevrilmesini bekliyorum diyeyim. Felsefe meselelerinde eksiklerim sürüyor. Bu eksende devam ediyorum.

SÇ: Hüseyin Kıran, gündüz mü gece mi okur?

HK: Okumak için zaman zemin aramam. Her durumda okuyabilirim. Ancak asıl verimle yaşadığım zamanların gece olduğunu söylemem gerek.

SÇ: Ne zamanlar yazar?

HK: Uzun süre çalışma masam bile yoktu benim. Halen de kullandığım küçücük bir masa dışında, yazma konforuna sahip değilim. Yoğunlaşmak için gereken şey yürümek benim için. Mümkünse klasik müzik eşliğinde mahkûm tabiriyle volta atarak düşünürüm. Yazmayı romantize etmemek gerek. Çalışkan olmak yeterli. Sadece kalem ve kâğıtla insan yazabilir.

SÇ: Yazdığın, not aldığın son cümleyi hatırlıyor musun?

HK: Aklıma sadece yeni romanımın ilk cümlesi geliyor. “Yeryüzünde hiçbir şeyin yeri yoktur.”

SÇ: Çok teşekkür ederim. İnşallah sıkılmadın…

HK: Ben teşekkür ederim. Sıkılsam hissederdin. Gerçekten mutlu oldum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR