Huysuz İhtiyarlar ve Çatlak Akrabalar

Huysuz İhtiyarlar ve Çatlak Akrabalar


Twitter'da Paylaş
0

Bulgaristan’da büyüyen ve oradan kaçan gençler kadar Balkan Savaşları’nın anılarıyla ve Kızıl Devrim’le büyümüş yaşlılar da öykülerin kahramanları. Ve genelde bizde olduğu gibi romantikleştirmeyi bırakın, tam tersini yapıyor Penkov.
Banu Yıldıran Genç

Uzun yıllar Balkan müzikleri, filmleri ve hikâyelerinin üzerimdeki etkilerini düşünüp düşünüp soyumuzu sopumuzu da pek bilmediğimden “kesin muhaciriz” diye düşündüm. Hem renkli gözlü ve beyaz tenliydim, hem o müzikleri neredeyse damarlarımda hissediyordum, hem babam içince Rumca konuşuyordu, hem mübadele anılarını ağlamadan dinleyemiyordum. Babam kökenimizi bilmesek de muhacir olmadığımızı, yörük olduğumuzu, kendisinin de İstanbul’a geldiğinde Rumlardan Rumca öğrendiğini söylerdi. Zaten sonra Batı Karadeniz’e Toroslardan göçtüğümüz neredeyse kesin gibi bir bilgi haline geldi. Benim muhacirlik de yattı. Artık yürümeyi sevmemin yörüklüğümden ötürü olduğunu düşünüp avunuyorum. Balkan sevdam ise bitmedi. Müzikleri ve sinemasından sonra edebiyatının da aynı ışıltıyla parladığını düşünüyorum. Edebiyatla, kitaplarla bunca ilgilenmeme rağmen tanıştığım insanlar en çok hangi yazarı sevdiğimi, en sevdiğim on kitabı filan sorunca bocalar cevap veremem. Çok net cevap verebildiğim bir şey var: En sevdiğim kitaplar çoğunlukla çocukluğu ve kökenleri, gelenekleri konu alıyor. Yayımladıkları her kitabı okuduğum, iyi ki var, dediğim Yüz Yayınları’ndan geçen yıl çıkan Batının Doğusu, okumakta biraz geç kalmış olsam da, işte bu yüzden son dönemlerde en sevdiğim kitaplardan biri oldu. Hem müthiş parlak detaylarla çocukluktan dem vuruyor hem de dünden bugüne Bulgaristan’ı anlatıyor. Bulgar yazar Miroslav Penkov sekiz öyküyle bizleri komünizm döneminde büyüyen çocuklar ve mecburen başka memleketlere göçen insanlarla tanıştırıyor. Gerek anlattıklarının gerekse anlatımının özeni, inceliği edebiyat üzerine çok çalıştığını kanıtlarken, en olmadık yerden fırlayan mizah duygusu, tam ağlamak üzereyken güldürmesiyle Balkan ruhunu hiç kaybetmediğini gösteriyor. Kaybetmemek diyorum çünkü Penkov öykülerinde Yeşil Kart kazanan kahramanları gibi üniversite eğitimi için Amerika’ya gidip oraya yerleşmiş. Hatta kitabı da ana dilinde değil, İngilizce yazmış ve bununla ilgili gördüğüm en hoş özrü son sözüne eklemiş: “Güzel Bulgarca, hikâyelerimi yabancı bir dilde, artık bana hoş ve yakın gelen bir dilde yazdığım için beni affet.”

Bulgaristan’da büyüyen ve oradan kaçan gençler kadar Balkan Savaşları’nın anılarıyla ve Kızıl Devrim’le büyümüş yaşlılar da öykülerin kahramanları. Ve genelde bizde olduğu gibi romantikleştirmeyi bırakın, tam tersini yapıyor Penkov. Evet Balkanlarda da dedeler, neneler çok önemli ama bu arada hepimizin bildiği bir gerçek var ki ihtiyarlar, huysuz, aksi, inatçı ve bencildirler. İşte tüm bu özellikleriyle sevdiriyor Penkov bize kahramanlarını, aynı gerçek hayatta olduğu gibi. İlk öykü “Makedonya”nın ilk paragrafında olduğu gibi: “Türklerden kurtulmamızdan tam yirmi yıl sonra doğmuşum. 1898. Yani evet, yetmiş bir yaşındayım. Ve evet, aksiyim. Huysuzum. Bütün yaşlı adamlar nasıl kokuyorsa ben de öyle kokuyorum. Yürüyen bir ağrıyım adeta; kalçalarım, omuzlarım, dizlerim, dirseklerim... Geceleri uyumadan öylece uzanıyor, kızımı torunumun ismiyle çağırıyor, karımla ilk tanıştığım günü ise dünden, hatta bugünden iyi hatırlıyorum. Sanırım bugün 2 Ağustos, 1969. Geçen gece yatağıma işemiştim, kim bilir bu gece nasıl bir neşeye gebe?” Balkanlarla biraz ilgilenen, milliyetçiliğin ve milli tarih dersinin zehrinden kurtulmuş herhangi biri Türklerden kurtulmanın oralar için ne kadar önemli olduğunu, bugün bile kutlanan birçok günün tamamen Balkan Savaşları ve sonraki zaferlere dair olduğunu bilir. O nedenle öykülerde Türklerden kurtulmanın da Osmanlı’nın devşirme sisteminin annelere azabının da sözü sık sık geçiyor. Penkov Türklere, komünizme çalım atmakla kalmıyor, “Gecenin Ufku” öyküsüyle 1980’lerde Bulgaristan’daki Türklere zulüm yapanlar da bu çalımlardan nasibini alıyor. Öyküde adı ölen kardeşi gibi Kemal olan kızın yaşadıklarının anlamsızlığı ve çekilen acılar bugün bile o kadar canlı ki. Adını değiştirme zorunluluğuyla bitmeyen bu korkunç süreç, mezar taşlarındaki isimlerin değiştirilmesine kadar varıyor. “Bütün mezar taşları alçıyla sıvanmıştı. Bazılarının üstüne yeni isimler yontulmuş, bazıları boş bırakılmıştı. Kemal’in dedesine de yeni bir isim verilmişti. Babaannesinin mezar taşı ise isimsiz bırakılmıştı.” Bugün bu olaylardan yıllar sonra, yaşadığımız topraklarda da cenazelere yapılan saygısızlıkları gördükten sonra bu çirkinliklerin oyunun bir parçası olduğunu iyice anlıyor insan.

Hiçbir duygusal cümle kurmadan, genelde bizde yapıldığı gibi kahramanlarının gözünden duygularını uzun uzun betimlemeden, birkaç sözcük, birkaç cümleyle o gurbet duygusu bir yumru olup yerleşiyor boğazımıza. Edebiyatın en lezzetli hali...

Penkov’un komünizmle aşk-nefret ilişkisi ise en çok “Lenin’i Satın Almak” öyküsünde yer alıyor. Aslında kuşak çatışmasını anlattığı bu öyküde uzun bir tarihsel süreci de ele alıyor. Komünizmin en ateşli zamanında büyümüş idealist bir dede, komünist sistemin artık eski heyecanını kaybettiği dönemde çalışma hayatındaki gayretli baba, eğitimin, sağlığın ve komünizmin çöktüğü bir dönemde büyüyen umutsuz torun. Ve torunun SAT sınavları sonucu Amerika’ya bir üniversiteye tam burslu kabulü komünist dedenin hayatında kabullenmekte en çok zorlanacağı şeylerden biri. Öyküde göçmenliğin ne kadar zor olduğu, ana dilin nasıl da özlendiği, kapitalist sistemin vahşiliği gibi kendini aralardan sezdiren konular da var ama asıl iskeleti bence dede ve torunun telefonla yaptıkları konuşmalar kuruyor. Önce Amerika’ya, o pis düşman devlete kaptırdığı torunla sert geçen konuşmalar, torunun dedeyi inatla sinir etmeye çalışması, sıla hasreti güçlendikçe, Bulgaristan’a gidecek uçak bileti parası bulamadıkça bambaşka bir duyguya evriliyor. Ve Penkov işte ustalığını bu diyaloglarda gösteriyor. Hiçbir duygusal cümle kurmadan, genelde bizde yapıldığı gibi kahramanlarının gözünden duygularını uzun uzun betimlemeden, birkaç sözcük, birkaç cümleyle o gurbet duygusu bir yumru olup yerleşiyor boğazımıza. Edebiyatın en lezzetli hali... “‘Dede, ne yiyorsun?’ gibi sorular soruyordum telefonda bazen. ‘Kavun ve peynir.’ ‘Güzel mi?’ ‘Lenin’e göre güzeldi, en sevdiği atıştırmalık.’ ‘Keşke burada da bir tabak olsa.’ ‘Meyvelerin yanında peynir yemekten nefret ederdin.’ ‘Dede, ne içiyorsun?’ ‘Ayran.’ ‘Güzel mi?’ ‘Dünyanın en güzel ayranı.’ ‘Dede, şu an tam olarak neye bakıyorsun?’ ‘Evin yukarısındaki yamaçlara. Ihlamur ağaçları bembeyaz. Yağmak üzere olan yağmurdan önce rüzgâr ters yüz etmiş yapraklarını.’” İşte toplamda sekiz öyküde Miroslav Penkov bizi duygudan duyguya geçiriyor, bunu da büyük bir beceriyle yapıyor. Yine en sevdiğim öykülerden biri, kitabın adını taşıyan “Batının Doğusu”nu anlatacak çok fazla söz bulamadım. Okuyunca önce müthiş bir neşeyle, neredeyse Kusturica filmi gibi başlayan öykünün bir on sayfa sonra sizi nereye götürdüğüne bakın, gelmiş geçmiş tüm devletlere, politikalara, sınırlara küfredecek duruma geleceksiniz. Ama Penkov bu ruh hâlini çok sevmiyor, olabilecek en absürt biçimde gülmenizi sağlayacak, merak etmeyin. Balkan ülkesi değiliz, ama bayağı ortak bir geçmişimiz var, Bulgarlarla pek iyi ilişkilerimiz olmayabilir ama aslında çok benziyoruz. O nedenle bu kitaptan sonra şunu açıklıkla söyleyebilirim ki huysuz dedeler, nineler ve kafadan çatlak akrabalar olmasa hayat çok zor olurdu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR