Ian McEwan’ın Edebi Dünyası
30 Mayıs 2018 Edebiyat

Ian McEwan’ın Edebi Dünyası


Twitter'da Paylaş
1

Ele aldığı kişi ister bir nörolog ister bir hâkim olsun, yaşamına dair her ayrıntıyı büyük bir titizlikle, detaycılıkla, şefkatle araştırıp veriyormuş izlenimini kuvvetle duyurur yazar.
Erhan Sunar

Ian McEwan’ın romanlarının kendilerine has, benzersiz bir ışıltısı var ve bunu çoğunlukla anlatımlarının güzelliği kadar yapısal yönden kusursuz olmalarına borçlular. Ne hikâyeden kopmamıza ne de edebiyatın daha içsel unsurlarına bir an için boş vermemize olanak tanıyan bu romanlar, birinden diğerine olağanüstü biçimde değişen konuları ve el attığı meselelerle de dikkat çekerler. Yazarın bütün bunları ilişkilendirme becerisi öyledir ki, romanlarını çok hassas dengeler üzerinde kurulu şeylermiş gibi okumaya daha ilk sayfalardan itibaren koyuluveririz. Klâsik, oluşum halindeki bir romandan beklentimiz bize başından sonuna bir bilincin seyrini sunmasıysa, bunu fazlasıyla yansıtır McEwan’ın romanları. Burada “bilinç” kelimesinin her şeye karşın pek de içsel bir yönünün bulunmadığını hemen belirtmek gerek; aksine, dışsal olgular çokça temas halindedir karakterlerin bilinciyle. Bu dışsal olguların kapsamıysa diğer kişiliklerin belirleyiciliğinden mesleki ayrıntılara, dönemsel koşullardan küçük nesnel bilgi parçacıklarına kadar değişiklik gösterir. Karakterlerini kimi çevresel bağlar içinde konumlandırmaya yazar o kadar eğilimlidir ki, bir noktadan sonra, şayet niyetinin ders niteliğinde bir şeyler sergilemek ya da sosyolojik bir tablo oluşturmaya çalışmak olmadığını anlamışsak, yavaş yavaş yaklaştığımız bazı sezgisel yollar açılır önümüzde. Yazar, karakterlerini çok iyi tanıdığını, yaşamlarına ilişkin hiçbir ayrıntının dışarıda kalmayacağını bunlara benzer epey bir nesnel veya içsel bilgiyi seferber ederek adım adım, ısrarla ve yoğunlukla ima ediyordur. Hikâyesini izlediğimiz kişi bir hâkimse (Çocuk Yasası), girip çıktığı davaları zihninde nasıl evirip çevirdiğini daha özel yaşamıyla sürekli bağlantılar kurarak okuruz. Bu kişi bir istihbarat görevlisiyse (Masumiyet ya da Özel İlişki, Bir Parmak Bal) dönemin diplomasi sırları da gündelik hayatının parçaları oluverir. Başarılı bir sinir cerrahını (Cumartesi) ya da dünyanın bilgisini el yordamıyla edinen bir fetüsü (Fındık Kabuğu) izliyorsak, hayatın bilgisiyle bilimin bilgisi, edebi yapıtlarda nadiren görülen bir detaycılık, ihtişam ve hünerle bir araya gelir… Bütün bu karşılaşmalardan ise yazarın temaları, bunlara yaklaşımı açıkça su yüzüne çıkar.

Bunlardan en göz önünde bulunanı ve aynı zamanda en belirleyici olanı, kadın-erkek ilişkilerinin çetrefil, sorunlu ve çoğunlukla da mutsuzluk bilinciyle seyreden doğasıdır elbette: Kadınların kendi kendilerine yeten, zeki ve çoğunlukla cazibe sahibi, erkeklerin ise bir miktar kafası karışık olarak çizilmesi, bu ilişkilere kendiliğinden bir gerilim katar. Kuşku ve günahtan arınmış şaşırtıcı sonuna okuru adım adım sürükleyen, ensest aşka dair yazılmış belki de en güzel edebi eserlerden biri olan Beton Bahçe’de; altmışını bulmuş bir kadın hâkimin sönmekte olan tensel hazlarının eşiyle ve mesleğiyle arasında oluşturduğu mesafeyi titizlikle işleyen Çocuk Yasası’nda; kendisinden yaşça büyük bir kadında aşkı ve cinselliği keşfeden deneyimsiz başkişisiyle Masumiyet ya da Özel İlişki’de hep böyle bir gerilim, bir pürüz, sonu kötüye varacak bir sezginin izlerini seçeriz. İki insanın, duygusal, tensel veya düşünsel olsun, birbirini sonuna dek düşlemesinin, anlamasının boyutlarını durmadan tartışan yanlarıyla McEwan’ın romanları, bu anlamda insani ve karanlık yönlerimize dair birtakım temel sorular sorar. Genellikle saplantı derecesine varan bir tutkuyla yaşanan ilişkilerdir bunlar; kişiler durmadan hayatlarının, attıkları adımların bilincini taşır ve yazarın karakter oluşturmaktaki, onları bazı ilişkiler ağı içinde göstermekteki becerisi sayesinde bu hayatlar birdenbire, kolaylıkla algılanabilir bir boyuta taşınır. Böylesine hassas dengelerin bir tarafında kişilerin birbirlerine bağlılığı ve sorumluluğu (bütün o âşıkları, kardeşleri, arkadaşları, meslektaşları hatırlayalım) duruyorsa, diğer tarafında güvensizlik, kuşku, sadakatsizlik gibi, yazarın elinde müthiş bir kurgu aracına dönüşen daha müphem, daha dikkat odağı duygular yer alıyordur. Bu durumun bilgisini romanlarında sonuna dek tartışır, neredeyse sınırlarına vardırır Ian McEwan: Bir ergenlik hatasını hayatının sonuna dek taşıyacağı bir kefarete dönüştüren Briony Tallis (Kefaret) ya da mesleğine bağlılığının kendisini fark etmekten alıkoyduğu son derece insani bir durum karşısında büyük bir pişmanlığa kapılan Fiona Maye (Çocuk Yasası), Masumiyet’teki âşıklar, hep böyle kırılma anları yaşarlar hayatlarında. Ama, kuşkusuz, ilişkilerdeki bu çatlama bölgelerinden en fazla “sızdırdığı”, bir edebi imkân olarak yararlandığı ve bütün bir hikâyeyi yavaş yavaş okurun zihnine bağladığı duyguların başında bir tür paranoya veya komplo etkisi gelir. Bütün bu kişiler sadece kendi hayatlarını değil, başkalarını da düşünür, tartar ve durmadan yargılar – paranoyanın asıl işlediği nokta da buralardan, bir başkasını algılamak veya kabullenmekteki yetersizliklerden beslenir çoğunlukla. Bazen bu “paranoyakça düşünme” eğilimi, Masumiyet veya Bir Parmak Bal’da olacağı gibi, kişisel bağlarından sıyrılıp toplumsal, siyasal olgularla besleniyormuş gibi olsa da, çoğunlukla kişiler arası ilişkilerin seyrinden kaynaklanıyordur (bu anlamda Borges, Eco, Pamuk gibi, eserlerinde paranoyaya fazlasıyla yer açmış yazarlardan bazı ayrılıklar görülür). Bağlandığımız ölçüde güven duyacağımız ön bilgisi, Ian McEwan’ın roman dünyasında bunun tam tersi bir dirençle, sahicilik ve ikna kabiliyeti yüksek bir önermeyle bütün ilişkileri sarsıntılara, güvensizlik duygularına açık hale getirir. Tutku, şüpheyi beraberinde taşır ve genellikle yaptığı gibi yazar karakterlerini bu gerçekle yüzleşmeye teşvik etmiyorsa, sürüp giden edebi kurgunun bir aracı olarak da dikkatimizi hep diri tutar. Sözgelimi Fındık Kabuğu’nda doğmaya “direnen” fetüs, annesinin karnından duydukları kadarıyla, babasına karşı annesi ile amcasının kurdukları komployu ayrıntılarıyla “hayal eder”: Bu sınırlı bilgi ve görüş kabiliyetiyle oluşmakta olan ise yalnızca sarsıntılar geçirecek hayatlar değil, aynı zamanda adım adım filizlenen, muzip, eğlenceli ve bir sonraki adımını merak ettiren hayli edebi bir dünyadır. Doğmamış bu çocuğun anlayabildiği ölçüde görür, hisseder ve yargılarız romandaki üçlü ilişkiyi; başka bir deyişle, bakışımızda daima bir yetersizlik ve bir bütüne vardırma eğilimi karşı karşıya gelir, roman da böylelikle oluşur.

Yazının başında McEwan’ın romanlarının hayata dair süregiden bir bilinçle kimi daha edebi unsurları yan yana getirdiğini söyledim. Bununla asıl vurgulamak istediğim, yazıyla gerçekliğin birbirine yaklaştığı anlarda, ikisinden de taviz vermeden, yazarın büyük bir sahicilik izlenimi yaratabiliyor olmasıydı. Çocuk Yasası’nda, dinsel inançları gereği ve ailesinin de örtük baskısıyla kan nakline karşı çıkan on yedi yaşındaki lösemi hastası Adam ile onu iknaya çalışan hâkim Fiona Maye arasındaki küçük bir sohbete bakmamız bu konuda daha açık bir fikir verebilir: Adam’ın yazdığı bir şiiri okuyan Fiona, ona ilkin şiirinin birtakım parıltılar ve bir deha belirtisi taşıdığını söyler. Bunun üzerine heyecanlanan genç, ondan neden böyle düşündüğünü biraz açmasını ister. Hem oğlanı hayal kırıklığına uğratmak istemeyen hem de o anda şiire ilişkin düşünceleri birdenbire ketlenen Fiona ne diyeceğini kestiremezken aniden okul yıllarını hatırlar ve biraz daha konuşursa ne düşündüğünü keşfedebileceğini umar. Sonra bir şekilde bir şeyler söyler ve oğlanın da iyi niyetli sorularıyla konuşmaları devam eder… Bu küçük alıntıya benzer daha birçok yerde, yazarın büyük çabasının – çoğunlukla eğitimli – karakterlerinin zihnini düşünsel bir pürüzsüzlük ve işleyiş ile donatmak olduğu kadar, zaaf ve yetersizliklerin hüküm sürdüğü sıradan kimi durumlara yaklaştırmak olduğu ima ediliyordur. Zaten asıl inandırıcı olan da böyle detaylarda saklıdır ve sıradan olanla daha düşünsel olan arasında gidip gelen bilinçleriyle McEwan’ın karakterleri, böyle doğal bir dengeyi sürekli diri tutuyorlardır. Bilincin –tabii okurun da bilincinin– bu biçimde hep canlı tutulmasından söz açmışken, küçük bir parantezle yazarın romanlarında sürekli başvurduğu üslubuna da değinmek gerekirse: Işıl ışıl kavrayıcı bir üsluptur bu ve düşünsel karmaşa ile yoğunluğunu uzunluğu veya giriftliğinden değil, söylemek istediğini derinleştirmeye eğilimli yalın, ayrıntıcı berraklığından alır. Fazla uzamayan, dışsal ve daha içsel olanı sürekli harmanlayan bu düzen yanlısı cümleleriyle aynı zamanda hikâyenin kendisi de sorunsuzca yerleşir zihnimize. Fındık Kabuğu’ndaki yer yer imgesel, şiirsel üslubu bir yana bırakılacak olursa, yazarın dilsel çabasının somutlaşmaya, sürekli böyle ayrıntılarla işlemeye yatkın olduğu söylenebilir. Çıkarımların veya bağlantıların kurulduğu, diyelim bir masada bir tartışmanın filizlendiği durumlarda bile (romanları böyle toplanma sahneleriyle doludur), yazarın kişilerinin zihnini yansıtma çabası hep somut bilgilerle, detaylarla şekilleniyordur. Bu romanlarda karmaşık ve çözülmeyi bekleyen şey yazarın dili değil, bunca sade cümlelerde bile bir merak, yoğun bir giz hissi uyandıran düşüncelerinin kendine özgü işleyişidir. Tüm bunların ötesinde veya temelindeyse, Ian McEwan’ı benim gözümde ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren, romanlarının birinden diğerine pek değişmeyen bir yönünden de söz açmak gerek belki: Anlattığı dünyaları, betimlediği trajedileri, düşüncelerle olgular arasında gidip gelen karakterlerinin bilincini çok yakından gösterebilme becerisidir bu. Birçok romanını elimde bir mercek varmış, bu kişilerin en mahrem anlarına dikkatle, ve şüphesiz tereddüt ve hassasiyetle, bakıyormuş gibi okumuşumdur. Birbirlerine bitimsiz bir anlam ihtiyacıyla bağlı karakterlerini okurun da hep biraz mesafeyle ama yoğun bir düşünsellikle okuması gerektiğini önerir gibidir yazar. Bunun için onun elinde birer imkâna dönüşen ayrıntıları hemen sezer, alışır, belki de severiz: Ele aldığı kişi ister bir nörolog ister bir hâkim olsun, yaşamına dair her ayrıntıyı büyük bir titizlikle, detaycılıkla, şefkatle araştırıp veriyormuş izlenimini kuvvetle duyurur yazar: Kurmaca yazın için bunun çok güçlü bir “ahlâk” olduğunu düşünüyor ve baştan sona tasarlayıp hayal ettiği edebi dünyasının okura aslında şunu demek istediğine inanıyorum: İster okuyalım, ister hayal edelim ya da basbayağı yaşayalım; hayat, hayatlarımız, sonuna dek düşünmeye değecek kadar zengin, anlamlarla yüklü ve, neden olmasın, yeterince edebi…


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Faik Çelik
Kapsamlı ve derinlikli çok iyi bir yorum. Elinize sağlık. Daha yeni “Amsterdam’ı” bitirdim. Sizin belirttiğiniz gibi düşüncelerle olgular arasındaki gelgitler, ikilemde kalma, kararsızlık o kadar sade ama anlamlı cümlelerle anlatılıyor ki, sanki yazarın hiç edebi kaygısı veya iddiası yokmuş sanılabilir. Aslında tam da sizin vurguladığınız gibi çok titizce yazılmış ve çok emek verilmiş cümleler dökülüyor yazarın kaleminden.
4:53 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR