İç Sıkıntısı
30 Aralık 2019 Öykü

İç Sıkıntısı


Twitter'da Paylaş
1

Odasına hışımla girdi. Küçük sırt çantasına birkaç parça eşya koydu. Kararlıydı, artık bu evde yaşamayacaktı. Beni anlamıyorlar diye söylendi. On  sekizime girdim, kendi ayaklarımın üzerinde durabilirim. Pencereyi açtı, önce çantasını bahçeye attı. Sonra dikkatlice kendi atladı. Karanlık gökyüzüne inat sokak lambalarının aydınlattığı titrek ışıklar altında hızlı adımlarla yürümeye başladı. Şehrin göbeğindeki tepelerde Boğaz'a yakın bir gecekonduda yaşamak zaten yeterince zordu.  Okul ortamı da pek kolay sayılmazdı. Hele kızlar, işte onlar tuhaf yaratıklardı. Okulun ya kavgacı ya  da yakışıklı erkeklerini beğeniyorlardı. Kimse beni anlamıyor, dedi. Hiç kimse.

Sokaklara gire çıka ağaçlıklı bir yola girdi. Sonbaharın son günleriydi. Kuruyup dökülmüş yapraklar yerde kalın sarı bir örtü gibi göründü gözüne. Yapraklar öyle kuruydu ki her adım atışında güçlü çıtırtılar duydu. Durdu, ayaklarıyla yaprakları eşeledi. Masum bir toprak kokusu çıktı. Arkasına baktı. Evden iyice uzaklaşmıştı.  

Hadi oğlum Salih, diye mırıldandı. Yola devam, pes etmek yok.

Şehre kendisini bırakmak, yol nereye götürürse oraya gitmek istiyordu. Şimdiye kadar yapmak istediği buydu ama hiç yapamamıştı. Çınarların, çamların arasından yürümeye devam etti. Akşam ormanın içinden gitmek de nereden çıkmıştı sanki? Hep gündüz geçtiği bu kestirme yolu akşamın karanlığında geçmek tuhaf hissettirmişti. Garip sesler, ürkütücü karartılar içinde adımlarını biraz daha hızlandırdı. Hava iyice kararmıştı. Seyrettiği korku filmleri gözünün önünden geçmeye başladı. Ormanın içinde yalnız değildi. Ağaçların tepesindeki kuşlar onu izliyor olmalıydı. Belki bir baykuş belki de bir yarasanın göz hapsindeydi. Sürüngenler peşinden sürünerek geliyor ya da bir köpek ağır adımlarla onu takip ediyordu. Tanımadığı tuhaf sesler duydu. Koşmaya başladı.  Burada yalnız ve savunmasızdı. Bir taraftan üşümeye, diğer taraftan terlemeye başladı. Annesini, kardeşini düşündü. Acaba yokluğunu fark etmişler miydi? Koşmaya devam etti.

Yokuş aşağı inen yolun sonunda Boğaz’ın ışıklarını gördü. Toprak yol bitince anayola bıraktı kendini. Nefes nefese kalmıştı. Sırt çantası gittikçe ağırlaşmış, bedeni terlemişti. O koştukça yüzüne vuran rüzgâr cildini yaktı.  

Karşı kıyılar ışıl ışıldı. Denizin üzerindeki gemiler, tekneler gözüne birer fener gibi göründü. Önünden hızla geçen arabalar gürültüyle, farklı homurdanmalarla peş peşe akıp gitti. Farlar hipnoz edercesine gözünü aldı. Fırsatını bulduğunda koşarak yolun karşısına geçti, deniz kenarında bir banka oturdu. Derin derin nefes aldı. Ciğerleri yandı sanki. Serin ve nemli bir gecede tek başınaydı. Bir süre boş gözlerle öylece denize baktı. Aramaya çıkarlar mı beni, diye düşündü. Ya da polise haber verirler miydi? Deniz havasını derince içine çekti. Biraz sakinleşmişti. Etrafına baktı. Bu nasıl bir kalabalıktı. Herkes farklı yönlere yürüyordu. Bedenlerin hareketi başını döndürünce gözlerini yere çevirdi. Bu sefer de önünden geçip giden ayakları gördü. Gelip geçenlerin konuşmaları birbirine karıştı. Her şey hareket halindeydi. İnsanlar, arabalar, tekneler… Kendi istediği de bu değil miydi? Neden kimse onu anlamıyordu? Sonra bir el değdi omuzuna, başını heyecanla çevirdi. Liseden Ayı Yusuf olduğunu görünce rahatladı.

"N'apıyosun Salih akşam akşam tek başına oturmuşsun burada?"

Okulda bela musallat olduğunda güçlü kuvvetli cüssesine güvendiği kişi hep Ayı Yusuf olurdu. Buraya gelmesi ne garip bir tesadüftü? Cüssesine rağmen yufka yürekli bir yanı vardı bu çocuğun.  Sınavlarda kopya çekerken ona  az yardım etmemişti.

"Hiiiç oturuyorum."

"Sırt çantanla mı arkadaşlık ediyorsun, bu halin ne oğlum evden mi kaçtın sen?"

Nasılsa acelesi yoktu. Bir yere yetişmek zorunda değildi. Kimseye hesap vermesi de gerekmiyordu. Uzun uzun konuşacak vakti vardı.

"Otursana."

"Oğlum buz tutmuşsun artık, üzerinde mont bile yok, hava serinledi. Hadi gel şurada güzel bir yer var, sahibi yabancı değil, bir şeyler içelim."

Sırt çantasını aldı, Yusuf’u takip etti.

Kalabalık, küçük bir mekâna geldiler. Burası daha önce gittiği yerlere benzemiyordu. Erkekli kadınlı bir sürü insan küçük masalarda ellerinde içki bardaklarıyla kendi aralarında konuşuyordu.

“Meyhane mi burası?”

“Sayılır.”

“Bana bir bira, sen?”

“Ben içmeyeyim,” .

“Bendensin be oğlum, rahat ol. Yabancı yer değil, benim mekân buralar. Sahibi tanıdık dedim ya.”

Bir bira, bir tane daha derken kısa süre sonra başı dönmeye başladı. Konuştukça, konuşmak, anlattıkça anlatmak istedi. Kendini susturamıyordu sanki. Susmak da istemiyordu ki.

"Âşık mısın oğlum, senin derdin ne?"

Aşk konusunda anlatacak bir şeyi yoktu. Yusuf bu soruyu ne diye sormuştu ki? Elindeki yarı dolu bardağı bir dikişte bitirdi.

“Yavaş ol oğlum, böyle içilmez.”

"Yok abi, anlamıyorlar beni!"

"Kim anlamıyor be oğlum,"

"Bizimkiler anlamıyor. Annem değil de babam daha çok. Benden adam olmazmış, bir baltaya sap olamazmışım, öyle söylüyor. Yük oluyorum demek ona.”

Hafif uykulu bakışlarla Yusuf’a baktı. Gözleri nemlendi. Derin bir iç çekerek anlatmaya devam etti.

“Öyle yağma yok, madem okumayı beceremedin havadan harçlık da yok, dedi babam. Tartıştık. Ben  söyledim, o söyledi uzadı konu, ben de attım kendimi sokağa. Onun ağız kokusunu mu çekeceğim ben ya! Girer bir yere çalışırım. Babamda da bir havalar, aile reisi ya, esip gürledi evde. Ben paramı kazanınca bak tanır mıyım onları. Her şey para oğlum bu hayatta. Ailene bile yüksün yeri geliyor."

"Hep mi kötüydü aranız babanla?"

"Yok değildi ama bu üniversiteye çok taktı. Benim dersler de fena değildi ya, güvendi bana. Biliyorsun kopyayla be oğlum. Sınavda çuvalladık işte."

Konuştu, konuştukça iyi hissetti. Artık kendine daha çok güveniyor, tek başına neler yapabileceğini hayal ediyordu.

“Hayat güzel Yusuf, yapacak çok işimiz var. Daha yeni başlıyoruz.”

“Ne yapabiliriz?”

“Birlikte büyük işler yapabiliriz.”

“Büyük işler derken?”

“Büyük işte. Büyük paralar kazanacağımız. Sonra ver elini özgürlük. Dünyayı gezeriz. Oturmak nereye kadar, hep aynı yerde, aynı şehirde…”

“Hayali bile güzel,” dedi Yusuf.

“Güzel tabii,”

Bu kadar içmek iyi bir fikir değildi galiba, diye geçirdi içinden. Bir anda elini midesine götürdü. Yüzünü buruşturdu. Tuvalete gitmek için ayağa kalktı. O an zaman durdu sanki. Sonra bir pencere açıldı önünde, başka bir dünya göründü. Işıltılı, parlak bir odadaydı şimdi. Herkes kahkahalarla gülmeye, etrafında dans etmeye başladı. Yusuf ona bir şeyler söylüyordu ama duymakta zorlandı. Sesler gittikçe uzaklaştı, yüzü gözü başka tarafa kayar gibi oldu. Bir sis bulutu sardı etrafını. Başı uyuşmaya, gözleri kararmaya başladı. Ağzından kelimeler çıksın istiyor ama bir türlü toparlayıp, iki kelimeyi bir araya getiremiyordu. Kalabalık üzerine üzerine geldi, sesler karıştı, etraf döndü. Ayağının altından yer kaydı. Nefesi daraldı. Gözleri ağırlaştı. Bir anda her yer karardı…

Korkunç bir baş ağrısı ve sızı hissetti. Zor da olsa gözlerini açtı. Etrafına bakındı. Odasındaydı. Garip bir hüzün çöktü içine. Doğrulmaya çalıştı. Giysileriyle yatmış olduğunu fark etti. Yerler kusmuk içindeydi, mide bulantısı ve baş ağrısı devam ediyor, tahammül edilmez bir susuzluk hali yaşıyordu.

Yataktan kalkmayı denedi ama kendini iyi hissetmedi. Mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusunu duyunca annesinin hazırladığı sabah kahvaltıları, akşam yemekleri  gözünün önüne geldi, sonra dün geceyi hatırlayınca yorganına sarıldı.  Oysa birkaç saat önce büyüdüğünü düşünmüş, evdekilere rest çekmiş, ortadan kaybolmuş, lanet okuyup evden kaçmıştı. Sabahları güler yüzle onu uyandıran annesi şimdi nasıl davranacaktı? Sarhoşluğun sebep olduğu pislik içinde,  iğrenç bir halde hissetti kendini. Ölsem daha iyiydi diye söylendi.

 Odanın kapısı açıldı. Babası somurtarak yüzüne baktı,

"Annen kahvaltı hazırladı, yiyecek halin var mı?"

Başı önde yatakta yavaşça doğruldu.

"Biraz midem kötü ama yerim."

Babasının yüzüne bakmak istemedi. İçeri girerken çakmak çakmak olan gözlerini görmesi yetmişti.  

"Keçi şarap içmiş, dağda kurt aramaya çıkmış, neydi dün gece o halin? Küfelik geldin deyyus... Bi de almışsın sırt çantanı, koymuşsun kendini yollara. Çelebi mi oldun başımıza. Bi büyük laflar ettin, ben aslında bu eve dönmezdim de Yusuf ısrar etti falan."

O sırada içeri giren annesini fark etti.

"Hiç mi özlemeyecektin beni."   

O an annesinin gözlerine baktı, ezildi, büzüldü, çok sevdiği annesine ne diyeceğini bilemedi. Pis meyhane masasında şikâyet ettiği ailesi odaya peş peşe toplanıyordu. Havasız, alkol kokan oda da belli ki  kardeşi yatamamış, içerideki koltukta  uyumak zorunda kalmıştı. Yerler, üst baş perişan, yüzü, gözü  kaymış halde ailesi karşısında dizilince kendini daha da mahcup hissetti.

“Hoşafın yağı kesilmiş bunda.  Hadi toplan da gel.”

Kardeşinin kapı kenarından alaylı alaylı gülümsediğini gördü. Çokbilmiş ufaklık diye mırıldandı. Babası da otoritesinden taviz vermiyordu.  Dün gece meydan okuyarak  arkadaşına meyhanede sıktığı palavraları hatırlayınca içinde bulunduğu durumu düşündü. Derin bir of çekti. Böyle olmayacak, dedi. Geleceğimi gözden geçirmeli, yeni kararlar almalıyım.

Pencereye çevirdi gözlerini. Gökyüzüne baktı. Sakince hareket eden bulutların arasından yol bulup süzülen güneş Salih’in odasını aydınlattı.  


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Korkut Kabapalamut
Güzel bir öykü. Yazarını kutlarım. Lakin 14 gün içinde aynı öykücüden üç öykü birden yayınlanması kanımca doğru bir tercih değil. Daha adil ve dengeli bir yayın politikası beklenirdi. Saygılarımla.
2:33 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR