Icera
17 Haziran 2019 Öykü

Icera


Twitter'da Paylaş
0

Icera, Kolomb Pazarı’nın devasa oyuncakçısının vitrinindeki bebek mobilyaları takımını görür görmez âdeta vurulmuştu. Onu bebekleri için değil (zaten hiç bebeği de yoktu) kendisi için istiyordu. Çelenklerle ve çiçek sepetleriyle süslü çerçevesi olan küçük ahşap yatakta uyumayı, minik çekmeceleri, kapağında kilidi ve anahtarı olan dolabın aynasına bakmayı, mermerinin üstünde bir kâseyle sürahi, fazladan minik bir kalıp sabun ve asi saçlarını yola getirmeye yarayacak bir tarak duran tuvalet masasının önündeki sırtı işlemeli küçük hasır koltuğa oturmayı istiyordu.

Oyuncak bebekler bölümünün müdürü Darío Cuerdo’nun kanı küçük kıza ısınmıştı.

“Pek de çirkin şey,” diyordu diğer çalışanlara, küçük kıza gösterdiği ilgi için âdeta özür dilercesine.

Icera bu bebekleri rakip gibi görüyor, onları hediye olarak bile kabul etmiyordu, sadece onların yerinde olmak istiyordu; dik kafalı olduğundan zevklerinde ısrarcıydı. Karakterinin bu özelliği, normalin pek altında olan boyundan daha fazla dikkat çekiyordu. Fakir olduklarından küçük kız annesiyle oyuncak almaya değil, hep bakmaya gidiyordu. Oyuncak bebekler bölümünün müdürü Darío Cuerda, Icera’nın kaşık kadar yatakta yatmasına, dolabın el kadar aynasına bakmasına, tuvalet masasının önündeki koltuğa oturmasına, saçlarını karşı evde oturan kadından gördüğü gibi taramasına izin veriyordu.

Hiç kimse Icera’ya oyuncak hediye etmezdi ama Darío Cuerda Noel günü için ona bir elbise, minik bir şapka, eldivenler ve defolu olduğundan indirimli sattıkları bebek ayakkabılarından hediye etmişti. Mutluluktan deliye dönen Icera giyinip kuşanıp gezmeye gitmişti. Onları hâlâ saklıyor.

Küçük kız ziyaretleriyle Cuerda’ya zorluk çıkarıyordu, çünkü ne zaman bir hediye seçmesine izin verse gidip en pahalısını seçiyordu. 

İş arkadaşları oyuncak dükkânının gedikli müşterilerine, “Bu Cuerda da pek cömert!” diyordu.

Bu cömertlik şöhreti ona bir miktar pesoya mal olmuştu. Çünkü küçük kız dikiş makinesi, çamaşır makinesi, kuyruklu piyano, her türlü ıvır zıvırı tastamam bir dikiş kutusu, servete mal olan bir çeyiz sandığı gibi kullanışlı oyuncaklardan hoşlanıyordu. Darío Cuerda ona bir gitar ve bir tırmık verdi, sonra ucuz oyuncaklar öyle pek de bol olmadığından, pekâlâ işine de yarayacağından küçük kızı memnun eden küçük sabunlar, askılar, taraklar hediye etmeyi tercih etti.

Icera’nın annesi büyük bir üzüntüyle, “Çocuklar büyür,” diyordu. Hangi anne çocuğunun diğer çocuklardan daha uzun, daha güçlü olmasını istese bile büyümesine içten içe kederlenmez ki! Icera’nın annesi de diğer bütün anneler gibiydi, sadece belki biraz daha fakir ve çocuğuna biraz daha düşkündü. “Bir gün bu elbise sana olmayacak,” diyordu üstündeki bebek elbisesini göstererek. “Çok yazık. Bir zamanlar ben de küçüktüm ama şimdi halimi görüyorsun işte.”

Icera iflah olmaz derecede uzun olan annesine bakıyordu. Çocuklar büyüyordu, burası kesindi. Dünyada bu kadar kesin olan pek az şey vardı. Ferdinando uzun pantolon giyiyor, Prospera kendine göre ayakkabı bulamıyor, Marina hepsi onun zürafa boyuna göre küçük kaldığından ağaçlara tırmanamıyordu. Birkaç gün boyunca Icera’nın yüreğinde ince bir sızı kavruldu durdu, içinden tek bir sözü tekrar tekrar söylemek geliyordu: “Büyümemem gerek, büyümemem gerek.” Bu cümleyi durmaksızın yinelerse bu asılsız büyümeyi de önleyebilirdi. Her gün oyuncak bebeğin minik ayakkabılarını ve elbisesini giyer, eldivenlerini ve şapkasını da takarsa mecburen sonsuza kadar aynı boyda kalacaktı. İnancı mucizeler yaratmıştı. Icera büyümedi.

Hastalanıp yataklara düştü ve dört hafta boyunca o kıyafetleri giyemedi. Ayağa kalktığında boyu on santim uzamıştı. Bu santimler onun için bir yenilgiymişçesine derin bir kedere boğulmuştu. Gerçekten de öyleydi. Masanın üstüne çıkması yasaklanmakla kalmamıştı, bir daha asla çamaşır leğeninde yıkanamayacaktı da, annesinin yüksüğünden şarap içmeler de bitmişti, artık ne ona verdikleri üzümler ne de kırlardan topladığı yonca çiçekleri avucunu dolduruyordu. Elbisesi, eldivenleri, ayakkabıları üstüne olmuyordu. Şapkası başında eğreti duruyordu. Şişmanladıklarında, ayakları veya suratları şiştiğinde ya da eldivenlerin parmakları çiğ sosisler gibi buruş buruş olduğunda hissedilen tiksintiyi hatırlayanlar küçük kızın hislerini rahatça anlayacaktır. Fakat her derdin bir çaresi bulunur, yeter ki istensin: Elbise artık bir bluz olmuştu, eldivenleri biraz değiştirince parmakları birleşik kullanılır hale gelmişti, ayakkabılarsa arkalarını kesince terlik görevi görür olmuştu.

Icera yeniden mutlu yaşantısına dönmüştü, ta ki kötü niyetli biri ona talihsizliğini hatırlatana dek. 

Uğursuz bir komşu çıkıp, “Aman nasıl da büyümüşsün!” dedi. 

Hiç de öyle olmadığını göstermek için Icera bahçedeki eğreltiotunun altına saklanmaya çalıştı ama tam saklanırken üç uğursuz komşu daha onu bulup boyunun ne kadar anormal olduğundan söz etmeye devam etti.

Icera derhal oyuncakçıya koştu, gözyaşlarının merhemi oradaydı. Kederle dolu kalbiyle kapıda durdu. O gün vitrinde sadece bebekleri sergiliyorlardı. O nefret ettiği bebekler saçlarının ve yeni elbiselerinin o kesif kokusuyla, günün her saati Florida Sokağı’ndan geçen hayranlarının yansımaları arasında ışıldıyordu. Kimi ilk komünyon elbisesini giymişti, kimisi ilk kayakçı kostümünü, ötekiler kırmızı başlıklı kız, berikiler öğrenci kıyafeti derken içlerinden sadece bir tanesi gelinlik giymişti. Gelinlik giyen bebek ilk komünyon elbisesi giyenden biraz daha farklıydı: Elinde portakal çiçeğinden bir buket vardı ve tıpkı çikolata kutusu gibi kenarları dantel fistolu mavi karton bir kutunun içine konmuştu. Icera çekingen tabiatını unutup Darío Cuerda’yı aramaya oyuncakçıya dalmıştı. Onu her zamanki yerinde bulamayınca dükkândaki diğer tezgâhtarlara nerede olduğunu sordu.

“Bay Darío Cuerda...” Her zaman suspus olan Icera çekingenliğini unutup o çok korkulan tezgâhtarlardan birine, “Onu çağıramaz mısınız?” demişti.

Kasada duran adam Darío Cuerda’nın yaşlı kılığına girmiş gibi görünen birini gösterip, “İşte burada,” demişti.

Darío Cuerda’nın suratında o kadar kırışıklık vardı ki Icera onu tanımadı. Darío Cuerda ise tembel hafızasına karşın Icera’yı boyundan tanıdı. 

Icera’nın önünde anaç bir şefkatle yürürken büyük bir saygıyla, “Anneniz oyuncaklara bakmaya gelirdi. Yatak odası oyuncaklarını ve dikiş makinesini nasıl da severdi!” dedi. Küçük kızın bıyığı, sakalı ve takma dişleri olduğunu fark etti. “Şu modern mahluklar,” diye ünledi, “dişçiler onlara yetişkin muamelesi yapıyor.”

Hepimiz ne kadar da buruşmuşuz, diye düşündü Darío Cuerda. Sonra bunların hepsinin yorgunluğundan doğan bir rüya olduğunu düşündü. Ne çok yaşlı yüz, ne kadar da yeni suratlar, bir o kadar seçilmiş oyuncaklar, müşteri sabırsızlanırken karbon kâğıdına yazılan bir ton satış fişi! Bir dolu kocamış çocuk ve çocuklaşmış yaşlı!

“Size bir sır vermeliyim,” dedi Icera.

Icera’nın ağzının Darío Cuerda’nın upuzun kulağına yetişmesi için küçük kızın tezgâhın üzerine çıkması gerekti.

“Ben Icera’yım,” diye fısıldadı.

“Sizin adınız da mı Icera? Tabii ya. Çocuklar anne babalarının adlarını taşır.” Oyuncak bebekler bölümünün müdürü bunları söylerken bir yandan da, Yaşlılıkla kafayı bozdum iyice, çocuklar bile gözüme yaşlı görünüyor, diye düşünüyordu. (Düşünürken kelimeleri kötü telaffuz ederek kendi kendine eğlendi.)

Icera kulağını dayanılmaz derecede gıdıklayarak, “Bay Cuerda, rica etsem gelinlikli bebeğin bulunduğu kutuyu bana hediye edebilir misiniz?” diye fısıldadı.

Daha önce ne bu kadar uzun ne de bu denli güzel dile getirilmiş bir cümle kurmuştu. O kutunun gelecekteki mutluluğunun garantisi olduğuna inanıyordu. Onu elde etmesi ölüm kalım meselesiydi.

Cuerda, “Her şey kalıtsal,” diye ünledi, “bilhassa da zevkler.” Yüzünü Icera’nın büyükannesi sandığı hayalete dönüp, “Bu kızla annesi arasında pek bir fark yok. Daha iyi konuşuyor ama bu da kocakarıya benziyor,” diye devam etti.

Icera bu kutunun içine girerse artık büyümeyeceğini, bir yandan da kenarları kâğıt dantel şeritli karton kutuyu alarak dünyadaki bütün oyuncak bebeklerden biraz da olsa intikam alacağını düşünüyordu. 

Darío Cuerda yorgunluğuna yorgunluk ekleyerek –ne de olsa vitrinden herhangi bir eşyayı almak da az iş değildi– oyuncak bebeği kutuya bağlayan kurdeleleri çözdü ve kutuyu Icera’ya hediye etti.

Tam da o anda beklenmedik bir fotoğrafçı iş gereçleriyle oradan geçiyordu: İnsanların Kolomb Pazarı’na üşüştüklerini görür görmez onca zamandır aradığı Icera’nın oyuncakçı dükkânında olduğunu fark etti. Icera kutunun içine yerleştiği sırada Cuerda’nın onu kurdelelerle bağlayışını gösteren bir fotoğraf çekmek için izin istedi. Bir dizini kırdı, kamerayı kavradı, uzaklaştı, sonra gerçek bir oyuncak bebekmiş gibi yakınına geldi. Belki de bu sahne mağaza reklamlarının bir parçası olur, diye düşündü Cuerda büyük bir gururla ve onları aydınlatan ışığın patlaması gözlerini kamaştırmış halde gülümserken kendi kırışıklıklarını da küçük kızın kırışıklıklarını da unuttu.

Bir gazetenin muhabiri olan fotoğrafçı, küçük kızın ismini, adresini, yaşını, hayatını ve mucizelerini zaten kelimesi kelimesine biliyordu, yine de görünüşü kurtarmak için Icera’ya eşlik eden yaşlı kadına sorular sorup notlar almaya başladı.

“Kızınız kırk yaşını ne zaman doldurdu?” diye sordu.

Icera’nın annesi, “Geçtiğimiz ay,” diye yanıtladı.

İşte o anda Darío Cuerda tüm bu olan bitenin yorgunluğunun bir oyunu olmadığını anladı. Icera’nın Kolomb Pazarı’nı son ziyaretinin üstünden tam otuz beş yıl geçmişti ve belki de kafa karışıklığıyla –çünkü hakikaten aşırı yorgundu– gelecekteki gecelerini o kutu içerisinde uyuyarak geçirmeye yazgılı olduğundan Icera’nın bu süre boyunca on santimden fazla büyümediğini, bunun da geçmişte büyümesini engellediğini düşündü. 

İspanyolcadan çeviren: Züleyha Yılmaz

Silvina Ocampo (1903-1993) Buenos Aires’te doğdu. Varlıklı ve köklü bir ailenin altıncı ve son çocuğuydu. Evde özel öğrenim gördü, küçük yaşta mürebbiyelerinden İngilizce ve Fransızca öğrendi. Çocukken ve ilkgençliğinde ailesiyle birçok kez Avrupa’ya seyahat etti, Chirico ve Léger’den resim dersleri aldı. Buenos Aires’te daha sonra birçok kitabını resimleyecek Norah Borges’le resim çalışmalarına devam etti. Kız kardeşi Victoria Ocampo Arjantin’in öncü dergisi Sur’un (1931-1970) kurucusu ve yayın yönetmeniydi. 1932’de tanıştığı Adolfo Bioy Casares’le 1940’ta evlendi. Yedi öykü kitabının ilki Viaje Olvidado’yu 1937’de yayımladı. 1940’ta Borges ve Casares’le beraber ünlü Fantastik Edebiyat Antolojisi’ni hazırladı. 1985’e kadar yazdığı on şiir kitabından ilki Enumeración de la patria 1942’de yayımlandı. Los nombres (1953) ve Lo amargo por dulce (1962) ile Ulusal Şiir Ödülü’nü aldı. 1946’da eşi Casares’le yazdığı Los que aman, odian romanını yayımladı. La furia (1959) ve Las Invitadas (1961) öykü kitaplarıyla bu türde de adından söz ettirdi. 1970’lerde dört çocuk kitabı yazdı. Ayrıca Dickinson, Poe, Melville ve Swedenborg’dan çeviriler yaptı. Öykülerinde fantastik unsurlarla beraber çocukluk ve başkalaşım temalarının öne çıktığı Ocampo’nun Lewis Carroll esinli “Icera” öyküsü Las Invitadas kitabından. Türkçedeki tek kitabıysa Son Kule (çev. Fulya Özlem, Nebula Kitap, 2018).


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR