İçimdeki Ölü Kuşlar
25 Mayıs 2019 Öykü

İçimdeki Ölü Kuşlar


Twitter'da Paylaş
0

Otobüsteyim. Uzak bir kente doğru. Çocukluk, ilk gençlik yıllarıma götüren bir yoldayım. Bir Düş yolculuğu şaşkınlığı içinde bakıyorum yol boylarının tuhaf görüntülerine. Bir dağ yolunda ilerliyoruz. Yamaçtan aşağılara doğru iniyor, yeniden yükseliyoruz. İnerken derin bir vadideki çam ağaçlarının tepelerini görüyoruz, çıkarken gökyüzünde sabah yıldızlarını. Eski zamanlar kuşları uçuyor içimdeki göklerde. Otobüsümüz bizi daha önceleri hiç geçemediğim bir yoldan götürüyor. Yabancı ufuklara doğru açılacak bir sınıra yaklaşmakta olmanın meraklı gerginliği artıyor gittikçe; tuhaf bir heyecan veriyor yol boylarındaki bodur çalı kümelerinin görünüp kaybolan karaltıları. Ufuklar ağıyor önümüzde. Dumansı, morca bir aydınlık içindeyiz. Hiçbir yaşam kıpırtısı görülmeyen sessiz bir vadinin sonundaki köprüye doğru gidiyoruz. Bir yanımız sarp kayalıklar. Alçacık, çıplak tepeler arasında kentin ilk evlerine doğru döndü yol.

Sisler içinde belirlemeye başlayan çok yüksek, yabancı ağaçlar, eski zaman çatıları, ıssız sokaklar. Meraklı bir heyecanla yürüyorum duvar yıkıntılarına, evlerin karanlık pencerelerine bakınarak. Kimseler yok görünürde. Tuhaf bir yabancılıkla, bir düşteki başka bir bir dünyanın sisleri içinde sanki her şey. Donukça bir içe kapanışla suskun bütün evler, sokaklar. Ben bir kayıp arayıcısıyım. Ama böyle bir yer değildi benim aradığım, özlemini ruhumda bir sızı gibi duyduğum kent. Başka bir yaşam var burada. Ağaçların, eski evlerle toprağın, aynı sessizlikte birleşip bütünleştiği yer burası. Bulutlu kapalı bir gün.

Kayıpların boşluğuna çiziyorum uzak bir geçmişin anılarında kalan sokakları, evlerin çatılarını, pencerelerini. Gözlerimi kapatıyorum, eski zamanlara açılan bir kapıdan geçerek; içimde, kayıplarımı arayabileceğim yerlere doğru bir yolculuğu yaşamak için. Eski çarşılarda ak sakallar, tespihler, yaşlı öksürükleri, kahve tütün ve toz kokuları…

Yavaş adımlarla ilerliyorum uzak bir geçmişteki dünyanın sokaklarında. Bir caminin arkasındaki ulu bir çınardan kuş sesleri geliyor. Yüzlerce kuş, kuş yuvaları, leylekler, balıkçıllar, serçeler. Resimdeki kuşlar gibi. Eski zamanlardan gelen seslerini.

İnce bir sabah sisi, nemli toprak ve küf kokuları içinde yürüyorum kentin dar sokaklarından birinde. Kaldırım boyunca eski evlerin alt kat pencereleri. Demir parmaklıklar ardındaki saksılarda gün görmemiş bitkilerin içe sıkıntı veren cılız yeşilliği. Birkaçında tozlara bulanıp rengi atmış, bozulmuş yapma çiçekler. Açık bir pencereden Zeki Müren sesi geliyor. Eski zamanların anılarına çağıran bir şarkının sesi. Kaldırımdan aşağıda, bir oda. Yerde bir halı, bir konsol, kanepe. Pencerenin köşesinde yaşlı bir kadın oturuyor. Fatma Hanım Nine. Yine otuz yıl önceki hiç kıpırdamadan oturuşuyla. Gelecekten hiçbir şey beklemeden, yarınsız bir zamanda, hiçbir soru sormadan, düşünmeden oturacak böyle.

Kendisine verilen bir bodrum odasında tek başına, göz çukurlarında kurumuş gözleriyle donup kalmış gibi. Önüne bakıyor yine. Eski zamanlardaki duruşuyla. Zeki Müren sesi uzayıp gidiyor, otuz yıl önceki zamanı sürdürerek. Her şey daha da eskir, yabancılaşırken, yaşlı kadın o seslerin dışında artık. Gözleri karanlığa bakar gibi, hiçbir şey görmeden.

Her yanda taş duvarlar, taş döşeli sokaklarda taştan evler. Bir ortaçağ kentinin dar sokaklarında yürür gibiyim. Bir yerlerde fısıldaşmalar var. Çok yakınımda, sanki benimle yürüyen, duyulur duyulmaz konuşmalar. Kimseler görünmüyor çevrede. Çok eski zamanlardaki bir konuşmanın anısını yaşıyorum. Dolaşırken, çocukluğumun sokaklarında buldum kendimi birden. Bir duvarın ardından çocuk sesleri geliyor. Bir okul bahçesi. İlkokul arkadaşlarımın sesleri, uzak bir yankı gibi. Bizim yaşlı kedimiz! Çok zamanlar önce kaybolmuştu. Artık ortalarda görünmeyişine üzülmüştük. Annem onun cins bir kedi olduğunu söylüyordu.

Bir eski zaman çarşısı. Dükkânlarda oturan eski tanıdıklar, fotoğraflardaki insanlar gibi. Dönüp bakmıyor, konuşmuyor hiçbiri. Kahve önünde birkaç yaşlı. Kendi dünyalarında dalgın, susup kalmışlar öylece. Karşı çınarda dallar sallanıyor, çağlayan sesine benzer bir uğultuyla. Bu da eski zamanların kuşları kim bilir.

Çocukluğumun kenti, çok uzaklarda, gerilerde kalmış bir anı kent artık. Şevket Efendi nice yıllar önce öldü. Ama onu şimdi, yine bastonuyla, mahallenin yokuşunu çıkarken görüyorum. Kahve önünde oturan Abbas Amca, İhsan Efendi, onlar da öldüler. Ellerinde tespihleri, namaz vaktini beklerken çınarın dallarının uğultusunu dinliyorlar dalgınca. İkisinin de kirpikleri tozlu, gözlerini hiç kırpıştırmadan, öncelerine bakıyorlar. Annemin sesini duyar gibi oldum birden. Çok uzaklardan, bana sesleniyor sanki adımla. Sesleri duyulmaz oysa oysa resimlerdeki insanların. Çınardaki kuşlar da çoktan öldüler. O ölü kuşlardır şimdi başımın üstünde uçanlar. Çarşılarda, dükkân önlerindeki yaşlılar, çoktan kayıplara karışıp gitmiş olanların gölgeleri. Geçmiş zamanları çalıyor içimde bir saat; gölgeleri çok uzaklardan bana doğru çıkıp gelen eski zamanları.

Duraklamıştım, çeşitli yönlere ayrılan, nerelere gittiği bilinmez yollara bakıyordum. Annemi gördüm birden! Derin bir heyecan içinde donup kaldım olduğum yerde. Sol yandan, biraz aşağıdan bana doğru yaklaşıyordu. Beni görünce, olağan bir karşılaşmaymış gibi hiç şaşırmadı. Kirpikleri, kaşları tozlu. Çok uzaklardan gelir gibi adımları; yorgunca, ağır, isteksiz. Gözlerini hiç kırpmadan bakıyor. Yüzü solgun, zayıf, kuru. Böylesine zayıf görmemiştim annemi hiç. Onun bizlerden ayrıldığı günün bulanık, ağır bulutlarıyla kaplı göğüydü yine üstümüzdeki gök. Morumsu bir aydınlık içindeydi her şey; kuzey gecesi gibi bir yarı aydınlıktaydı çevre. Uzun bir ayrılıktan sonra ilk karşılaşmamız. Özlemle geçen nice zamanlardan sonra. Beni duraksatan, yadırgadığım bir yabancılık hali sezdim durgunluğunda.

Issız bir sokaktayız. İki yanda taş duvarlar harap evler. Tuhaftı her şey. Ağırlaşmış eski bir havayla toz ve küf kokularına benzer bodrum kokuları geliyor kapılardan. Bütün evlerde eski zamanları yaşamanın suskunluğu. Perdesiz, karanlık pencereler nice yıllardan beri hiç açılmamış gibi. Hiçbir çocuk, hiçbir kadın yok görünürde. Karşılarda bir kapı aralanıp kapandı, ama kimseyi göremedim. Benim gibi, annem de yadırgıyordu belki bu çevreyi. Bu suskun sokaklara, önlerine taş saksılarla yapma çiçekler konmuş evlere daha alışamamış bir hali vardı. Konuşmuyordu annem. Çınarların altından ötelere doğru uzanan yola bakıyordu dalgınca. Onun için ayrılığın ve sonsuzluğun simgesiydi benim geldiğim yol. Bakışları çok değişmişti. Bize yasak olan çok uzak yerler görmüş, sır olarak saklanması gereken şeyler öğrenmiş gibi bir başkalık vardı duruşunda. Bana uzak, başka bir zamanda yaşıyordu sanki.

Buluşmanın şaşkınlığı içindeydim. Ona bütün varlığımla bağlıyken kendisini düşkünleşmiş görmenin üzgünlüğüyle ne yapacağımı bilemez olmuştum. Yalnız olmadığını, yanında olduğumu anlatmak için, onu güçlendirme isteğiyle, koluna girdim annemin. İçine kapalı hali, üzgünce suskunluğu bana hüzün veriyordu. Çevresinden kopmuş, çok yalnızlık çekmiş, tek başına gücünü yitirmiş bir kimse durgunluğu vardı yüzünde. Kendisine nasıl yardımcı olabileceğimi düşündüm. Hiçbir şey yoktu yapabileceğim.

“Anne, sana biraz para bırakmak istiyorum.”

“Burada, para lazım olmuyor.”

Derinden gelen, fısıltılı, çok uzak bir sesle konuşuyor.

“Üstümdeki paranın yarısını vereceğim anne. Fazla değil ama…”

Almıyor. Dinlenme evi, yaşlılar yurdu gibi bir yerdeymiş. Soğuk yüzlü, iç karartıcı bir kentti burası. Komşularının hepsi de yabancıydı. Hiçbir şey gönlünce değildi.

Biraz ilerde, yelin kaldırdığı sarımsı bir toz bulutu evlerin üstünden ötelere doğru uzaklaşıyordu.

Yürüyoruz. Ara sokaklar ıssız. Duvarların üstünde, yaprakları tozlanmış bodur incir ağaçları. Bütün evlerin kapıları kapalı. Küçük, karanlık pencerelerinde örümcek ağları. Sahipleri bırakıp gitmişler, hepsi birden. İhtiyar bir adam geçiyor elinde bastonuyla. Kaşları, kirpikleri tozlar içinde. Köşeyi dönerek kayboldu. İçimi ürperten bir tedirginliği gittikçe büyütüyor bu yabancı sokaklar. Ağaçlarda içe soğukluk veren bir rüzgâr esiyor.

Eski günlerimiz kendisine çok uzak, umutsuz kayıplardı artık. Sözünü etmek istemiyordu geride kalanların. Evimizi çok özlediği belliydi. Ama satılmıştı evimiz. Bunu bilmiyordu. Kardeşim, artık o evde oturmayacağı için satmıştı. Geçmişteki dünyası, yakınları, her şey, bir ulaşılmazlıktı.

Annemin sevdiği yerlerden uzakta olmanın hüznü vardı durgunluğunda. Dönüşü olmayan yollar boyunca gerilerde kalanlardı özledikleri. Birlikte yaşanmış günlerimizi özlüyordu. Zamanda geriye dönmek yoktu. Yakınlarından, arkadaşlarından hiçbirini sormadı. Hepsi de başka bir dünyanın insanları olmuşlardı. Üstümüzden daha önce görmediğim kuşlar geçmeye başladı. Tuhaftı her şey, beni annemden ayıran bir başkalıktı. Birbirimize yakınlaşmamızı önleyen bir şey vardı şimdi aramızda.

İçimi sızlatan kayıptı annemin artık geçmişte kalan yüzü, bakışları. Çok uzaklardaydı yanımdayken bile. Çocukluk yıllarımın hüznü, çaresizliğiyle susuyordum.

İçimde açık kalmış bir pencereden, esintiyle dışarıya, bulutlu bir günün boşluğuna doğru savrulan, çırpınan bir perde. Evimizin kapısı önünde, taşa oturmuş bir çocuk ağlıyordu. O çocuk bendim.

“Gitmem gerekiyor,” dedi annem. “vaktimiz doldu.” Hep aynı fısıltı dudaklarında.

Yanımızdan başka biri geçiyordu. Tanıdım onu. Annem hastanedeyken kaldığı odadaki komşusuydu. O hastane koridoru yine… Telaşlı adımlarla gelip geçen hemşire. Bir odada, pencere önünde bir yatak. Havada lizol kokuları. Uzak koridorların, odaların boğuk uğultusu. Derinlerden gelen belli belirsiz yankılar…

“Ben gidiyorum artık,” dedi annem. Gözlerime baktı durgunca, çok uzaklara bakarcasına.

Yeniden yoğunlaşmaya başladı sis. Donup kalmıştım annem uzaklaşırken. Ötekilerle birlikte yürüyordu. Adımları eski adımlarına benzemiyordu. Köşeye yaklaşmak üzereyken yüzünü bana doğru döndü, son bir kez daha baktı sisler içinde. Bir fotoğraftan bakıyordu sanki. Sararmış eski zaman fotoğrafındaki kadar uzaktı, hüzün vericiydi duruşu. Önce gözlerini, yüzünü yitirdim, sonra uzaklaşmakta gölgesini.

Başımın üstündeki dallardan gelen kuş seslerini dinliyorum. Başka kuşlar geçiyor gökten. Çok uzak bir geçmişin göğünde. Nice yıllar önce ölmüş kuşların uçuşu! Ağaçlarda ölü kuşların sesleri…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR