İçimizdeki Şeytan’dan Birbirinden Değerli 13 Alıntı | "Yaratmak yoktan var etmektir."

İçimizdeki Şeytan’dan Birbirinden Değerli 13 Alıntı | "Yaratmak yoktan var etmektir."


Twitter'da Paylaş
0

İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir.

Kadir Işık

Sabahattin Ali’nin en popüler, en bilinen, en çok okunan romanı İçimizdeki Şeytan değil, ama en güzel, en uzun ömürlü romanıdır bana göre. Kitabın konusu insan ve insanın değişmeyen doğası, toplumla kurduğu ilişki ve toplumun birey üzerindeki etkisidir. Bize İçimizdeki Şeytan’la sesleniyor Sabahattin Ali, kral çıplak, diyor. Yazdıkları muktedirleri, iktidarları, hırsızları, soytarıları rahatsız etti ve Nâzım gibi, “zararlı” ilan edildi. Kitap vapurda Ömer’le Nihat arasında geçen sohbetle başlıyor. Ömer hayattan kendini soyutlamış bir genç. İrademizi ancak intihar ederek sonuna kadar kullanabiliriz, diyor ama intihar etmeye bile takati yoktur. Konservatuar öğrencisi Macide’yi görür, âşık olur, evlenirler. Toplumun dayattığı bütün kuralların dışında, günümüzün de ötesinde bir ilişkileri vardır, onlar adına evlilik, der. Yazar bu ilişkiyi gereksiz ayrıntılarla kirletmez. Ömer gerçektir. İçindeki kötü ve iyi yanlar arasındaki çatışmanın sesini duyarız hikâyesini okurken. İç monologlara kulak kabartınca konuşanın kendimiz olduğunu düşünürüz, kitabın içine gireriz, kitaptaki karakterlerden biri oluruz. Roman kişilerini yargılarken yanılırız, kızgınlığımızı kendimize yöneltiriz sayfalar ilerledikçe. Yazar, yeri geldiğinde bu yargılamayı karakterlerine yaptırıyor. Hayatın düzenli olması gerektiğini düşünenler Ömer’i ikircikli aklıyla suçlar, oysa konforlu, hep aynı evde aynı işte ve aynı sokakta ilerleyen bir hayat sadece içgüdüyle yaşanandır. Ömer gerçeği, kitabın bir başka karakteri Bedri ise olması gerekeni veya mükemmeli temsil eder. Oysa mükemmellik üzerine kafa yorunca Bedri sıradanlaşır, kaybolur düşüncemizde. Macide henüz doğmayandır, gerçek hayatta yok, kitapta yaşayan ve günümüzün çok ilerisinde bir karakter. Toplumsal dayatmalardan arındırılmış bir dünyada kendi doğasına uygun yaşayacak, Ömer gibi biz de onu görür görmez aşık olacağız. Kitaptaki her karakter bir şey olmaya çalışırken, Macide kendi olandır. Bedri karşılıksız veren dost, hayatımızı anlamlı kılan yanımızdır. Hepsi masum, hepsi insan kişiler. Bedri ve Macide beraber yürürler kitabın sonunda. Ömer kocaman yüreğiyle sevdiklerinin ardı sıra bakakalır.

Nihat, Profesör Hikmet, Emin Kamil, İsmet Şerif kitabın aydın kişileri. İnsanlıktan uzaklaşan bu aydınlar, gücün ve iktidarın gölgesine sığınan kirli yanıdır toplumun. Ve günümüz aydınlarının benzer olaylar karşısında zamanın gerisine düşerek aynı akılla hareket etmeleri romanın büyüklüğünü onaylıyor. Kitapta biz varız, aşk, psikoloji, felsefe, açlık ve toplumun hasta yanı milliyetçilik var. Kitap basıldıktan sonra Nihal Atsız “İçimizdeki Şeytanlar” başlığıyla kaleme aldığı makalesinde kitaba ve Sabahattin Ali’ye saldırıyor, onu düelloya davet ediyor ve Sabahattin Ali’nin romanda, “Şunu veya bunu değil, milliyetçiliği, ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak” istediğini söylüyor. Roman kurmaca bir metindir, gerçek hayatta karakterlerinin peşine düşülmez, ama ille kendimizi böyle bir arayışın içine sokacak olursak, içinde yaşadığımız çevreye, arkadaşlarımıza, dostlarımıza ve muktedirlere bakmamız gerekiyor. Her yanda, farklı isimler altında onlardan sürüyle var. Onlar yok oluncaya kadar İçimizdeki Şeytan güncelliğini koruyacak, sonrasında modern klasikler arasında baş köşede yerini alacaktır. Romanın hiçbir karakteri boyundan büyük laflar etmiyor, Sabahattin Ali beylik cümlelerle okuyucu sığ bir bakış açısı içine hapsetmiyor. Hüsamettin Beyin Ömer’e söyledikleri, yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor: “Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa bu sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kainatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum… Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın… Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum… Al şu iki yüz elli lirayı, beni kimseye ihbar etme. Yarına kadar sükut hakkı olarak veriyorum. Ondan sonra İsrafil’in borusunu al eflake ilan et… Yalnız senden bir ricam var. Namusuna güvenerek istemiyorum. Kendin için de bir faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum: Paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma. Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar. Merhametten değil, ihtiyaten sus. Benim gözlerimi açtın, sana bir daha eyvallah. Şimdi arabanı çek. Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum. Kendim kendime yeterim. Durma. Defol!” Veznedar Hüsamettin Beyin konuşmasına kulak kesilirken dürüstlük, güven, arkadaşlık, dostluk kavramları birbirine karışıyor. Sabahattin Ali’nin karakterleri her okuyanda yeniden hayat buluyor, İşte bu benim, dediğimiz anlar oluyor ve yer yer içimizdeki şeytan dile geliyor. 

Ve İçimizdeki Şeytan’dan birbirinden değerli on üç alıntı.

1

Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malların şeklini değiştirerek piyasa sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor.

2

On bin yirmi bin sene evvelki insanlar gibi olabilsek, tabiatı onların gözünde görsek muhakkak ki burada böyle sükunetle oturamazdık. Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar. Onlar tabiatta saklı duran ruhu bizden iyi anlamışlardı.

3

Mini mini kafalarımızı ukalaca kitaplar, birbirinden çürük bilgiler, neticesi olmayan hesaplar ve Allah kahretsin, karmakarışık menfaat düşünceleri dolduruyor... Söyle, hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuz kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz. Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri şu anda başını aya çevirmiştir? 

4

Onun her saçmalığını bilirdim ama, büyüklük delisi olduğunu şimdi öğreniyorum. Dünyaya hükmetmeye hazırlanıyormuş! Dünya kim?.. Benden başka dünya var mı? Herkesin bir tek dünyası vardır o da kendisi... Üst tarafıyla alakadar olmaya bile değmez... Zeki olmak, kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götürmedikten sonra... Zekâmız olmasa daha iyiydi. Otlar, hayvanlar, bulutlar ve kayalar gibi yaşamak bana daha saadet verici, daha yorgunluksuz, daha manalı geliyor...

5

Fakat asıl şöhreti, daha doğrusu kudreti, muharrirliğinden değil, işgal ettiği mühim mevkideydi. Bütün konuşmalarında ve hareketlerinde büyükçe bir memur olmanın verdiği salahiyet ve hürriyet kendini gösteriyordu. Her sözünü, karşısındakilere silahtan tecrit eden bir gülümseme ile bitiriyor ve kendisine yapılan itirazları dinlememek suretiyle ret ve cerh ediyordu.

6

Sanat bir ifadedir; her devir, her medeniyet başka türlü duyar ve pek tabii olarak başka türlü ifade eder. Bence en iptidai zenci müziği bile sanat eseridir. Kaldı ki, bizim alaturka dediğimiz şeklin bir tekamül seyri, fevkalade incelmiş ve mükemmelleşmiş tarafları vardır. O ruhu ve medeniyeti bırakırken onun ifade şeklini muhafaza edecek değiliz, lakin topyekûn inkar da ancak barbarların kârıdır. Benim nefretim buralarda çalınan şeylere!... Bunlar alaturka değil, bunlar alafranga değil, her şeyden evvel müzik değil... Şark ve Garp müziğini birbirinden ayırmadan evvel her iki nev’in iyisini kötüsünden ayırmaya çalışmalıyız... Otuz kırk seneden beri bu memlekette yarım sayfalık bile güzel beste yazılmamıştır. Buralarda çalınanlar bayağılığın, ademi iktidarın ifadesidir.

7

İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.

8

Çünkü hiçbirinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. Hiç biri ukalalık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. Hiç biri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır. Onun için bu nevi insanlardan bahsedilirken boyunca birbirine uymayan sözler duyarız. Biri aptaldır derken öteki akıllı, biri ahlaksız derken diğeri haluk der. Şu tarafı iyi ama bu tarafı çürük diye hükümler verilir. Bu insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlakı, hulasa her şeyiyle bir kül olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar bir insanda ne kadar ayrı çevre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk vücuda getirirler. O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir. İşte bunun için ben bu yarım, bu iğreti, bu zavallı ve gülünç adamlarla ahbaplık etmekten sıkılıyorum.

9

Bir garson, bir kayıkçı, şahsi fikirleri olmak, gördüğü ve öğrendiği şeyleri kendine mal etmek bakımından, bizim bu münevverlerin hepsinden üstün ve kıymetlidir. Konuşurken bir çok şeyler öğrenirim ve karşımda bir insan görürüm, hazin ve geveze bir kukla değil...

10

Alelade bir insan bile olmadıkları halde kendilerine bir de münevver insan payesi verilince ve hayattaki mevki ve itibarlarını kaybetmemek için bu sıfatı akla hayale gelmeyecek hokkabazlıklarla muhafazaya mecbur kalınca, pek tabii olarak dalavereci olacaklar, ahlaksızlaşacaklar ve mütemadiyen birbirlerinin kıymetsizliklerini ortaya vurarak kıymetsizliğin esas olduğu kanaatini uyandıracaklar... Bereket versin herkes böyle değil... Daha sarp yollardan yürüyen fakat buna mukabil insan denecek bir insan olmak isteyenler de var... Belki pek az... Ama var... Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir. Bu söylediğim gibilerin az ve henüz kendilerini tam göstermemiş olması, günün birinde iyinin, doğrunun ve kıymetlinin hakim olacağından ümidi kesmeyi icap ettirmez... Bu gün şurada burada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silahı: haklı olmak silahını ellerinde tutacaklardır. 

11

İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var... Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor... Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur...

12

Ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde alıyoruz.

13

Bir hocam bana, ‘Zekanı mirasyedi gibi harcıyorsun!’ demişti. Doğru... Zekamı har vurup harman savurdum ve nihayet iflas ettim... Hiçbir şeyim kalmadı... Ben zekayı radyum gibi bitip tükenmez bir cevher sanıyordum... Onun insan eliyle yetişip gelişen bir şey olduğunu düşünüyordum... Adam olmak değil, enteresan olmak; bir şey yapmak değil, bir şey yapanlara istihfafla bakacak bir yere çıkmak istiyordum... Halbuki bu gün sonsuz zaman ve mesafenin içinde ben neyim? Bir solucandan, bir ayrık kökünden daha ehemmiyetsiz, daha değersiz, daha lüzumsuz bir mahlukum...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR