İhsan Oktay Anar: Ana(tar) Ülkesi

İhsan Oktay Anar: Ana(tar) Ülkesi


Twitter'da Paylaş
0

“Vaad edilmiş” sayfalara ve masal diyarlarına yolculuk. Yeni bir dil, yeni bir anlatım. Kadim zamanlardan günümüze sağ kalmayı başarmış bir modern derviş...
Dilek Karaaslan
İhsan Oktay Anar’ın eserlerini üslup, kurgu, ölçü, örgü ve dil bağlamında incelediğimizde, çok eski gibi görünen ama aslında yepyeni ve şaşırtıcı bir yapı görüyoruz. İhsan Oktay Anar, yeni bir dil, yeni bir üslup ve farklı bir biçimi ustalıkla kullanıyor. Bir yandan tarihi kurmacaya dönüştürürken, bir yandan da kurmacayı tarih gibi anlatması onu farklı kılan özelliklerden sadece biri. Hikâyelerini keskin ve kıvrak bir zekâyla kurguladığından hangisinin nerde başlayıp nerde bittiğini kestirmek oldukça zor. Her tasvirinden ayrı bir hikâye çıkarılabilir, olaylar çok katmanlıdır. Hemen her hikâye, kendi içindeki çelişkiden doğan bir espriyle kaynaşır ve zıddıyla uyum içindedir. Cümlelerini zıddıyla birlikte yazabilen, ana dili Anarca olan bir yazardır o. Anar’ın romanları her ne kadar 17. ve 19. yüzyıllar arasında geçiyor ve hatta günümüze uzanıyor olsa da, koşullar ve hikâyeler homojendir. Eserlerini zaman sınırlamasından arındırıp, evrensel bir zemin ve tüm zamanlara mal edebilme yeteneği nedeniyle zamansız yazarlarımız arasında olduğunu söylemek, ona bir övgü değil, olsa olsa hakkını teslim etmek olacaktır. Yazar kitaplarında mitolojik motifleri, cinleri, padişahları, devleri, sözleri, deyişleri, efsaneleri, rivayetleri, saklandıkları müzelerden, okunamayan Osmanlıca, Arapça kitaplardan, sözlüklerden çıkarıyor, tozlarını alıp parlatıyor ve 17, 18, 19.yüzyıllardan günümüze taşıyor. Bilinmeyen eski kelimeler ve deyimlerden oluşan, yeni fakat eski bir dili kullanması da bir çeşit “Abra Kadabra” etkisi yaratıyor. Gizemin kapılarını aralayarak okuyucularını bugünden ve gerçekliklerinden koparıp, kendisinin yazıp yönettiği bir oyuna, özel bir dili, kahramanları, devleri, icatları, cinleri, perileri ve tek tek eliyle düzenlediği dekoruyla, olmayan bir ülkeye “Anaristan’a” götürüyor. Yin ile Yang, Tanrı ile Şeytan, Tevhid ve ikilik, İnsan-ı Kamil ve Esfel-i Safilin, hepsini özenle aynı kurgunun içine yerleştiriyor. Sanki dünyanın varoluşunun bir özetini resmediyor, öykülerin içeriğinden bağımsız. Kitaplarının belki de en cazip yönlerinden biri, her öyküde tirajik bir olayı bile bazen üstü kapalı, bazen de açıktan sezilen bir neşe ve mizah duygusuyla hikâye edebilmesidir. Yazdığı satırların bağımlıları, sevenleri ve deyim yerindeyse postmodern müritleriyle birlikte artık bir “Edebiyat Tarikatı” olma yolundadır yazarımız. Sadık olmayan diğer okurları ise çoktan sıkılıp dönmüştür kendi yoluna. Romanları, geçtikleri dönemin ekonomik, kültürel, yapısal ve sosyolojik analizleridir bir anlamda İhsan Oktay Anar, romanlarının ait olduğu dönem değerlerini, sarayın ve soyluların gözünden değil, bizzat halkın içinden ve ağzından gözlemleyerek aktarıyor okura. Arkaik zamanların kelimeleri, kahramanları, dekoru ve dilinden oluşan fantastik bir film platosunda keşif turuna çıkarıyor sanki. Romanlarının okunması kolay görünse de, kendi içinde önemli bir dini ve tarihi bilgiyi, Tasavvuf düşüncesini, metaforları barındırması nedeniyle, okuru da belli bir birikime sahip olmaya zorluyor. Bu açıdan, Anar’ın kendi okurunu seçtiğini söylemek de mümkündür. Romanlarındaki kurguyu, ait olduğu dönemin, cami, mahalle, dergâh, kilise, mahpushane, köşkler, konaklar, hanlar, hamamlar gibi kurumlarına ve mekânlarına serpiştirerek, okura önce görsel bir mizansen hazırlıyor. Sonra ağır ve sağlam adımlarla, kahramanlar, mekânlar, kurumlar arasında, köprüler, ana yollar ve tali yollar inşa ediyor. Polisiye, Mitoloji, Tarih, Tasavvuf, Musıki gibi birçok disipline ait bilgi ve anlayışını, sağlam altyapısını ve kapsamlı araştırmalarını kullanıyor. İç içe geçen öyküler, eski İstanbul, şehir düzeni, düzeni sağlayan tüm unsurlar, satırların arasından ağır ağır yükselirken Anaristan kuruluyor. Kitaplarında görülen maskülen atmosfer, bazen Anar’ın kadın kahramanlara yer vermediği ya da hakkıyla yer vermediği eleştirisine yol açabiliyor. Oysa romanlarının geçtiği dönemler, kadının cemaat içindeki yerini göstermesi açısından tam da olması gerektiği gibidir. Kadın sisli, puslu ve hep perde arkasındadır. Etten kemikten vücuduyla ortalıkta dolaşamaz. Sadece lirik bir özne, çoğu zaman soyut bir imge olarak yer alır zihinlerde. Şiirseldir, sadece yay gibi kaşlı, ahu bakışlı, kiraz dudaklıdır. Kısaca kadına sadece klişe durumları anlatmak ve üzerinden belli tanımlamaları yapmak için gereksinim duyulur. Kusuru sadaka olarak veren bir yazar. İhsan Oktay Anar‘ın da elbette sevenleri ve sevmeyenleri var. “Objektif eleştiriler” onu şaşırtmadığı gibi kışkırtmıyor da. Tüm eleştirilere sadece derin bir sessizlikle karşılık vermesi ise onu farklı bir yerde konumlandırıyor. Şiddetle eleştirirken kendi seslerinin yankısına, coşkusuna kapılıp daha da fazla eleştirenler, karşılarında yine “Hamuş'u” bulmaya devam ediyorlar. Yazılarıyla olduğu kadar, sessizliği, tepkisizliği ve gizemiyle –pek çok yazara nasip olmayacak şekilde– yaşarken efsaneye dönüşen bir romancımızdır o. Kendisine ait, “Susmak belki de gerçeği anlatmanın tek yoluydu” ifadesi, aslında onu çok iyi özetliyor. Eleştirilerin bir bölümü de Anar'ın sözcük seçiminde benimsediği eklektik tarz ile ilgilidir. Bazı sözcükleri eski dil, bazılarını da yenileriyle birlikte kullanır. Bazen “kent” der, bazen “şehir”. Bazen “isim” der, bazen “ad.” Okuyanın kısmen kendi algısına ve niyetine göre değişir anladığı. Kimileri bunu farklı bir tarz olarak değerlendirirken, kimileri de tutarsızlık olarak ifade eder. Bu durumu tarihsel zemini 17. yüzyıldan 19. ve 20. yüzyıllara,  hatta günümüze uzanan eserlerinde okurun geçmişe özlemini canlandırma ve “döneme yaklaştırma” çabasına bağlayanlar da vardır. Kim bilir, belki de düzensizliğin oluşturduğu bir düzen. Ancak bu kullanım tarzının aslında tesadüfen veya sehven olmadığını da yine kendi sözlerinden öğreniyoruz. Anar, bu kez yapılan tüm eleştirilere belki de ilk defa sessiz kalmıyor ve hepsine karşılık gelecek şekilde, Yedinci Gün kitabını şu ünlü cümlesiyle bitiriyor. "Bu kitabındaki kusurları, rastlayınca, sevinip tatmin olsunlar diye onlara sadaka olarak verdi!” Uzun aralıklarla yazdığı kitaplarının içinde, belki hakkında en çok kritik yazılan, dolayısıyla da en çok ses getirenlerden birisi de Suskunlar adlı romanı. 2007 yılında Oğuz Atay Ödülünü alan Suskunlar’da Anar, dergâhlarda çile çeken ermişlerin, dervişlerin Hakk’a yakarışlarından yükselen nağmeler, neyler, nefesler, zikirler ve dualar dinletip nerdeyse başka alemlere seyre çıkarıyor okurlarını. Öykülerde gezinirken, Tasavvufun türlü hallerinden geçiyoruz sanki. Hatta kimi zaman öylesine heveslendiriyor ki okuru, âdeta bir dergâhın kapısına varıp “soyunmak” istiyoruz dervişliğe. Eflatun’un ardından yürümek ve  “o ses”i aramak geliyor içimizden... Anar, Suskunlar’da zengin bir dini kültüre ve Tasavvuf altyapısına sahip oluşunu tescillemesine ilave, esprili diliyle aslında hemen tüm kutsal kitapların ortak öğretisi olan günahları ince ince işliyor ve bu günahların işlenmesi durumunda yol açacağı ironik ve tirajik sonuçları okura ta baştan işaret ediyor . Zaafları, günahları, kahramanları o kadar güzel tasvir ediyor ki, okuru kendini hiçbir kahramanla özdeşleştiremiyor, sadece onların düşecekleri durumlara ve sonuçlarına tanıklık ediyor. Örneğin, tüm kutsal kitaplarda geçen ve büyük günahlardan biri olan “cimrilik” Kalın Musa’nın hikâyesiyle can buluyor Suskunlar ‘da. Kalın Musa, kimseyle paylaşmaya kıyamadığı bahçesindeki armut ağacından toplanmış armutları –başkası yemesin diye– henüz hamken karnı ağrıması pahasına yer, bitirir. Çekirdeklerinden sadece birini, uzun bir iç hesaplaşmasından sonra ancak razı gelerek bir dilencinin tasına atar. Dilencinin çekirdeği ektiği takdirde, kaç yıl sonra ağaç yetişeceğini, senede kaç armut vereceğini ve sayesinde dilencinin ne kadar kazançlı çıkacağını hesaplayarak. Tabii burada armudun hamlığı dışında, ham insanlara yapılan çok ince göndermeyi de dikkate almak ihtiyacı doğuyor. Anar gibi bir yazarın, mecazi anlamı dikkate almadığını düşünmek kitabın ruhuna uygun düşmeyecektir. Ayrıca hemen bütün eserlerinde ortak bir kültürel unsur olarak kullandığı “Kutsal”, sadece asık suratlı bir disiplinden ibaret değildir. İnsana dair her şey, iyi ve kötü tüm zaaflar vardır içinde. Anar, her kitabında bir taraftan bize yeni bilgiler sunarken, diğer taraftan da onu daha iyi anlamak istiyorsak, simgelerin peşine düşmemizi ve araştırmamızı talep ediyor. Minicik bir örnek vermek gerekirse, Suskunlar’ın “bilgiyi nimet sayan”, “Kâhin” karakteri, İftar’da orucunu kitap okuyarak açmakta  ve sahurda okumayı bırakmaktadır. Tek başına bu detay bile, Anar’ın bilgiye verdiği değeri ve okurlarından beklentisini yansıtıyor, kanımca. Anar, eserlerinde zaman zaman postmodernliği ağır basan, ama aynı zamanda kimilerine göre oryantalizme de kayabilen bir eksen üzerinde geziniyor ve bizleri de gezdirmeyi başarıyor. Biraz Binbir Gece Masalları, biraz Tasavvuf, biraz polisiye, mitoloji, insan, ezeli ve ebedi çarpışma, düalizm ve nihayet birlik buluşuyor romanlarında ve hepsini zihninin kıvrımlarında, dehayla, muhteşem bir yeteneğin tehlikeli sınırlarında, iç içe ve bir arada barındırmayı başarıyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR