İhsan Oktay Anar romanının özellikleri

İhsan Oktay Anar romanının özellikleri


Twitter'da Paylaş
0

[button]Semih Gümüş[/button] İhsan Oktay Anar’ın romanlarını okumaya başladıktan sonra, okuma biçimlerimizin sınırlarını gördüm. Yepyeni bir yazınsal durum –evet, durum– çıkınca karşımıza, onu açıklamakta zorlanabiliyoruz. Bunun çözümü önce bütün önyargılardan sıyrılmak, sonra da araştırmak. Yeniyse, yeni olduğunu düşünüp eskilerin yaptığı gibi önce tukaka etmeden anlamaya çalışmak. İhsan Oktay Anar’ın yazdıkları nedir, nasıl anlaşılmalı, nereye konmalı? Buna geçerli ve tamamlayıcı karşılıklar verilebildiğini sanmıyorum. Notos’un İhsan Oktay Anar sayısı (S: 30, Ekim-Kasım 2011), belki bugüne dek yapılmış en kapsamlı değerlendirme toplamıydı ama yeterli değildi. İhsan Oktay Anar’ın romanları önce dili, sonra anlatım biçimi, sonra dünyası ile değerlendirilmeli (bu üçü birbirinden ayrılmasa da, bu sırayla ele alınmalı bence). Başlangıçta dili anlaşılamamıştı. Nedir bu dil, diye sorulmuş, uzun zamandan beri eski sözcüklerin böylesine boca edildiği metinler, üstelik de bir roman biçiminde, okunmamıştı. Edebiyatımızın yeni dil anlayışının baskın olduğu yıllarda böyle bir geriye dönüş belirtisi yadırgatıcı da oldu.

Her zaman önce dili

Oysa öyle değildi elbette. İhsan Oktay Anar eski ya da yeni bir dille yazmak arasında bir seçim yapmamış, kendine özel bir dil oluşturmaya çalışmıştı. Puslu Kıtalar Atlası, bildiğimiz, yazılagelen edebiyat dilinin dışında, müthiş bir dil tutkusunun yarattığı, özel bir dille yazılmıştı. Evet, İhsan Oktay Anar’da alışmadığımız bir dil tutkusunu ve o tutkunun sonucunu görüyoruz. Tam anlamıyla bilemiyoruz ama ardında sıkı bir çalışma ve ön hazırlık olmadan da oluşamazdı Puslu Kıtalar Atlası’nın dili. Bir yaratıcının, verilmiş roman biçimlerinin dışında oluşturmaya çalıştığı romanları yazabilmek ve yaratmaya çalıştığı bütün bütüne tuhaf ve hayali dünyayı anlatmak için aradığı dilin kaynaklarını geçmişin içinden çıkarması anlaşılırdır elbette. Üstelik orada  tarihin ve felsefenin birbiriyle çarpılmasından çıkan bir dil de bu. Bu tür dillere yapay dil de diyoruz – ama hangi dil yapay değil ki. Leylâ Erbil’in bütünüyle kendisinin bulduğu, uydurduğu ve içselleştirdiği noktalama işaretlerine yüklemeye çalıştığı anlamlar da bütünüyle özel ve yapaydı. Yoksa dibine nokta yerine virgül almış ünlem işareti nedir? Yaratıcısı için vardır bir anlamı işte. Yeter ki o anlam nitelikli bir tasarımın ürünü olsun ve tutarlılıkla uygulansın. İhsan Oktay Anar’ın kendi özel dilindeki tutarlılığından kuşku duymamız için sonra gelen kitaplarında da bir neden olmadı. Gürsel Korat, “Minyatür ve Roman Estetiği” yazısında, İhsan Oktay Anar’ın edebiyatını şöyle tanımlıyor: “İhsan Oktay Anar’ın özgünlüğü, okuru devlerin, cinlerin ve padişahların sınırını çizdiği masal dünyasından çıkarıp birtakım metinler, buluşlar, sözler, rivayetler ve aletler aracılığıyla yeni bir söz dünyasına sokmasıdır.” Evet, bu söz dünyasının oluşturduğu dil eski metinlerde ya da kutsal kitaplarda da var ama çağdaş bir yazarın yarattığı dil tutarlığı içinde değil.  Bu metinlerde dilin kökeni –kendisi– bulunur. Oysa İhsan Oktay Anar, kendi edebiyatı için bilinçli biçimde dili doğal halinden çıkararak –zor kullanarak– bir özel dil yaratmıştır. Onun romanlarının bazıları on yedinci yüzyılda geçer, bazıları on dokuzuncu yüzyıldan günümüze uzanır. Dilleri çok değişmez. Son romanı Galîz Kahraman’da bugüne yaklaşınca ister istemez değişmek zorunda kalan, yüzünü yeniye dönen dili –böyle olması da gerekir–, önceki kitaplarında masalsı dünyaların kurucusu olarak tarihin karanlık köşelerinde yaşamayı sürdürüyordu. Bu dilin sözcük seçiminin duruma göre tutarlılığı bozduğu da söylenebilir. Oğuz Demiralp bu noktaya değinmişti. İhsan Oktay Anar bir yerde isim derken öbür yerde ad, bir yerde şehir derken öbür yerde kent diyebiliyor örnekse. Sözcüklerin bulundukları yere göre sesine ve soluğuna bakıyor aslında –yeni sözcüklere daha az rağbet gösterse de. Bu tutumu tutarlılığı bozuyor mu, bozuyor ama yazarın bilgisi ve denetimi içinde. Eski sözcüklere rağbetse, daha çok okurdan geliyor. “Okur, bilmediği, anlamadığı Arapça, Farsça dillerinden alınmış sözcükleri okuyunca sanki büyüleniyor, antikacı dükkânına girmiş gibi oluyor,” diyor Oğuz Demiralp. Nedense –benim için anlaşılır değil– okur çoğunluğunun eski sözcüklere ilgisi tam da böyle. Geçmişe –ya da eskiye– ilgi, geçmişin bilgisinden çıkmıyor, yalnızca özlemden geliyor. Bu da bir nostalji. Ne ki nostalji, geçmiş bilgisi olmadan, dolayısıyla geçmişi bugünü anlamak için kullanmadan, ilerletici değil, geriletici olur. Tarih gibi. Bugünü dolayımına almayan tarih, kurmaca bir hikâye gibi durur; bugüne ışık tutmayan nostalji de yosunlu düşünce iğretiliğinde kalır.

Ne anlatır bu romanlar

Böyleyse, bir çelişki var gibi ve bu çelişkiyi çözmek için İhsan Oktay Anar’ın romanlarıyla okurun ilişkisini nasıl kurmak gerekir? İyi ve doğru anlayarak elbette. İhsan Oktay Anar’ın romanlarını dilinin büyüleyici havasına ve hikâyelerinin ilgi çekiciliğine bakarak okumanın yanı sıra, anlatılanların felsefi içeriğini ve bu roman biçiminin niçin özel olduğunu çözmeye çalışarak okumak, okuma biçimiyle onlar arasındaki çelişkinin doğru çözümüne götürür. İhsan Oktay Anar’ın romanlarında gerçeğin ötesine geçişin adı nedir: gerçeküstü mü, fantastik mi, düşsel mi? Bana kalırsa, hem hiçbiri hem de bunların bütünü. Onu postmodern bir romancı –yazdıklarını da postmodern romanlar– olarak görmek ne kadar yanlışsa, anlattıklarını da tek bir yazınsal biçime sığdırmak o kadar yanlış. Öyle ya, İhsan Oktay Anar’ın romanlarında anlatılanlar tarihselmiş gibi görünürken, bize sürekli olarak gerçek olmadıkları duygusunu da verir. Tarihe ait olmayan bir tarih içinden çıkarılmış ya da yalnızca yapılmış düşsel tarihin hikâyeleri. Dolayısıyla onun romanları gündüz rüyası da değildir, demişim. Bir gerçek yok ki, onun romanlarına kaynaklık etsin. Öyleyse neyin rüyasını görmektedir İhsan Oktay Anar? Hayal üstüne hayal. Böyle tanımlayabiliriz onun romanlarını. Uykuyla uyanıklık arasındaki karanlık bölge. Bir de böyle görmek yerinde olur. Bir anlamda, tarihin rüyası. Sonunda bu alışılmamış, düşüncelerimizi dalgalandırıp savuran roman anlayışı, eleştiri için de bulunmaz olanaktır. Ne çok şey düşünüyoruz hakkında, düşüneceklerimizden başka. Değerini bilelim.

Demek ki...

Yeni bir biçim denemesi, şaşırtıcı bir teknik görülen her yere postmodern etiketini iliştirmek okuma ya da eleştiri değil. İhsan Oktay Anar’ın dili için yaptığım özel dil saptaması, onun romanlarının bütüncül niteliğini anlamaya ışık tutar. Şu demek ki, burada özel bir roman biçimiyle de karşı karşıya bulunuyoruz. Hikâyesi var ama bildik hikâyelerden değil. Bir anlatı ama bütüncül değil. Tanımlanabilecek bir bütün yapısı var ama parçalı da. Gerçekçi değil ama tarihin içinden çıkmış gibi. Gerçekmiş gibi ama uydurma. Bunları alt alta sıralayınca, özel ve özgün bir romanla karşı karşıya bulunduğumuzu hemen belirtebiliriz. Bütün bunlar niçin? Yalnızca yazma tutkusuna bağlı ve bundan ötesinin nereye varacağını önemsemeyen yazarlık tutumunu çok arayıp da sık bulamadığımızı yazmışım. Onu nerede görürsek sıkıca tutmalıyız ki, elimizdekinden olmayalım. İhsan Oktay Anar’ı böyle karşılıyor ve böyle okuyorum. Her zaman değil ama bazen, yazınsal tat almak da bir başına bir okuma amacı olabilir. Bir de şöyle okuyabilir miyiz: Kendi ütopyasının parçalarını bir araya getiriyor İhsan Oktay Anar. Nedir bu ütopya? İçinde yaşanması olanaksız ama yaratıcısının hayallerini dolduran, ona rüyalar gördüren, onları gerçekmiş gibi yaşatan. Böyle bir roman, yaratıcısı için de, okuru için de büyük fırsatlar yaratır. Çünkü az bulunur.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR