İki Holokost Anlatısı: Gece ve Kadersizlik
17 Temmuz 2017 Edebiyat Kültür Sanat Kitap

İki Holokost Anlatısı: Gece ve Kadersizlik


Twitter'da Paylaş
0

Daha yaşanırken derin bir karşı bilincin silahına çevrilen Gece’nin anlattığıyla, Kadersizlik’in neredeyse eylemsizliğe dönüşen sözü arasında yine de bir kader birliği bulunur.
Erhan Sunar
“Unutmak tehlike ve hakaret demektir. Ölenleri unutmak, onları bir kez daha öldürmek olur. Öldürenleri ve yardımcılarını saymazsak, ilk ölümlerinden başka hiçbir şey sorumlu olamaz, biz ancak ikincisinden sorumlu oluruz.” Bir otobiyografik tanıklık anlatısı olan Gece’nin önsözünde böyle söylüyor Elie Wiesel: Nazi ölüm kamplarında annesi ve kız kardeşini kaybettikten sonra, babasıyla uzun, geceler boyu süren bir yaşam mücadelesinin, kendi deyimiyle, “delirmemek için” kaleme alınmış içli, derin bir ağıdıdır bu. Çocukluğunu geçirdiği Transilvanya’nın küçük şehri Sighet’in dinibütün Yahudi cemaati içinde, ileride kendisi de bir Talmud bilgini olmayı düşleyerek yaşayan on beş yaşında bir gencin, insanın insana edeceği kötülüğün boyutlarını gördüğü ve bunlar olurken Tanrı’nın suskunluğunu derinden derine sorgulayacağı bir yaşam ve onur mücadelesi. [caption id="attachment_32985" align="aligncenter" width="800"] Elie Wiesel: Nazi ölüm kamplarında annesi ve kız kardeşini kaybettikten sonra...[/caption] “İnsan Tanrı’ya doğru, ona sorduğu sorular aracılığıyla yükselir. İnsan sorar ve Tanrı cevaplar. Fakat cevaplarını anlamayız. Anlayamayız. Çünkü onlar ruhun derinliklerinden gelir ve ölüme kadar orada kalırlar. Gerçek cevapları, Eliezer, onları yalnızca kendinde bulacaksın.” Beraber Kabala’nın gizemlerinden konuştukları, kendi sınırlı dindar yaşamına başka kapılar açan Şamaş Moşe bunları söyler ona. O zamana kadar ettiği duaların anlamını, dua ederken neden gözyaşları içinde kaldığını çocuk aklıyla algılayamayan Eliezer, kasabalarının bu kendi halinde mistik kişiliğinin yardımıyla “soru ve cevabın bir olduğu” bir çeşit sonsuzluğa yaklaşır. Böyle bir sonsuz gerçekliğe her insanın ancak bir başına, kendi yanılgıları ve doğruları içinden geçerek varabileceğini öğütleyen Şamaş Moşe, yabancı bir Yahudi olduğu için Gestapo tarafından ilk alınanlar arasında şehirden sürülünce, belli belirsizce de olsa yaklaştığı Tanrı fikri, onun hayatlarına değen yönleri, belki de ilk kez olarak somut bir olayla sınanmaya başlar Eliezer’in gözünde: Herkesin savaşın olağanlığı içinde kanıksamaya başladığı o uzaklardaki toplama kamplarında, aklın hayalin almayacağı yollarla insanlar öldürülüyor ve bütün bunlara gerekçe olarak başka hiçbir şey değil, yalnızca dinleri ve ırkları gösteriliyordur. Büyük bir özveriyle bağlandıkları ve kendisinin, Şamaş Moşe’nin, önemli bir cemaat büyüğü olan babasının, tanıdığı herkesin iyi kalpli bir Tanrı’nın bakışları altında yaşadığı kadim dinleri. Almanların yenilip yenilmeyeceği, Rus cephesinden parlak haberlerin beklendiği yarı iyimser bir zaman boyunca Sighet’te cemaat tarafından durmadan konuşulsa ve bu arada şehre iyice yaklaşmış da olsalar, hâlâ köklü bir umutsuzluk yaratmamaktadır. Sinagoglarını kapatan, ayinlerini evlerine çekilerek yapan halk, Almanları daha fazla tahrik etmeme çabası ve her şeye karşın belirgin bir güven duygusuyla hâlâ gülümseyebilmekte, Hamursuz Bayramı’nın ritüellerine kendilerini verebilmekte ve Tevrat’ın öğütleri doğrultusunda dinlerini yaşayabilmektedir. Ta ki Almanlar ilkin cemaatin önde gelenlerini tutuklayıp hemen ardından bütün Yahudilerin üzerlerinde sarı yıldız taşımalarını emredene kadar. Sonra tren yollarını kullanmaları, kafe ve restoranlara girmeleri, sinagoglarda ibadet etmeleri, akşam altıdan sonra dışarı çıkmaları yasaklanır, şehirde hızlı bir biçimde gettolar kurulur ve çok geçmeden de büyük bir çoğunluğu kadim topraklarından zorla sürülür. “Öğleden sonra saat birde nihayet hareket işareti verildi. Bu durum neşeye, evet, neşeye yol açtı. Kuşkusuz Tanrı’nın cehenneminde burada kaldırımda, bohçalar arasında, sokağın orta yerinde, yakıcı güneşin altında beklemekten daha büyük bir acı olmadığını ve diğer her şeyin bundan daha iyi olacağını düşünüyorlardı. Terk edilmiş sokaklara, boşaltılmış ve sönmüş evlere, bahçelere, mezar taşlarına bakmadan yürümeye koyuldular.” Neredeyse nefes alamayacakları yoğunlukla tıkıştırıldıkları tren vagonlarında başlayan ölüm yolculukları bir noktada, kadınlarla erkeklerin soğuk bir emirle ayrı yönlere gönderileceği Birkenau’da bu aileleri bir kez daha dağıtmış olur. Annesi ve kız kardeşi kendilerinden ayrılınca babasıyla bir başına kalan Eliezer, bundan böyle iki hayatın birden sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaktır. [caption id="attachment_32987" align="aligncenter" width="800"] Imre Kertész romanın sınırlarına daha çok yaklaşıyor.[/caption] Gece’nin belirgin otobiyografik yönüne kıyasla romanın sınırlarına daha çok yaklaşan, Imre Kertész’in Kadersizlik kitabından da bu noktada bahsedebiliriz: Eliezer gibi on beş yaşını süren bir Macar gencinin, Gyuri’nin, önce babasından, ardından kendi küçük dünyasından ayrılarak “yüzyıllardır süren kesintisiz bir takibat altındaki” Yahudi kaderine uygun biçimde toplama kamplarına gönderilişinin hikâyesidir bu. Tanrı onları eski günahlarından dolayı cezalandırmaktadır ve bunun farkında olarak kendilerinin yapabileceği tek şey, onun merhametini beklemektir: Macar gencine, tıpkı Eliezer’e büyük bir felaket öncesi nasihatte bulunan Şamaş Moşe gibi, kendisini ve dindaşlarını bekleyen sıkıntılara karşı hazırlıklı olmasını telkin eden amcasının sözleridir bunlar. Babasından daha “yolun başında” ayrılan Gyuri, Eliezer’in aksine bir tek kendi kaderinden sorumlu olmakla kalmaz; bu kaderi yine onun aksine büyük bir karamsarlığa çevirmeden de hayatta kalınabileceğini gösterir aynı zamanda. Bir zamanlar Yahudi cemaati arasında sözü çok itibar gören babasının şimdi kendi gözleri önünde olmayacak aşağılanmalara maruz kalmasını Tanrı’ya yöneltilecek ölümcül bir sorgulamaya çevirme yanlısı Eliezer’e kıyasla, Gyuri tanık olduğu bütün yaşanmışlıkları, gittikçe derinleşen bakış açısı altında neredeyse olduğu gibi de bırakma eğilimindedir üstelik: Tanrı onları “bırakmıştır”, evet, ama bu umutsuz şartlar altında her ne kadar bunun aksini düşünmek, hâlâ onun yüce merhametine sığınmak gerekse ve neredeyse herkes bunu birbirine kısık sesle telkin etse de, görünen o ki böyle bir inancın hiç kimseye “somut olarak” ne yapmaları gerektiğini gösterebilecek bir gücü yoktur. Bir çeşit kadersizliktir bu ve öyle yaşanmalıdır. İkisi de birinden diğerine yollandıkları toplama kamplarının haysiyet kırıcı olgularından düşünce üretmektedirler; ama biri (Eliezer) bunu intikam hissine varacak çok derin bir öfke olarak duyumsarken, diğeri olsa olsa nihai bir can sıkıntısı olarak görüyordur. Yoklama, yürüyüş, yemek dağıtımı gibi gündelik kamp içi uygulamalarda, “mahkûmiyetleri içinde var olmanın” gerektireceği ölçüde ikisi de yeterince sinik ve hesapçı olabilen bu gençler için bütün o dehşet verici zamanın bir ortaklığı varsa, bu ancak kendilerini tam anlamıyla “bırakmama” konusunda taşıdıkları derin, neredeyse içgüdüsel dirençtir. Gözlerinin önünde açlıktan ve yaşlılıktan ötürü her gün biraz daha eriyen babasıyla bütün onurunu ve zekâsını ortaya koyarak Eliezer’in paylaştığı bu direnç, Kadersizlik’in genç adamının gözlediği kadarıyla birçok kişide mevcuttur; ama bunun korunabilmesi ve bir sonuç vermesi için hepsinin bir anlamda “iyi” birer mahkûm olmaları gerekir: Gurur hep içlerindedir ve nasıl olsa hiçbir şekilde silinemeyecektir. “Bazıları Tanrı’dan, onun gizemli yollarından, Yahudi halkının günahlarından ve gelecekteki kurtuluştan bahsediyordu. Ben artık dua etmeyi bırakmıştım. Sanki Eyüp’leydim. O’nun varlığını reddetmemiştim ama ilahi adaletinden şüphe duyuyordum.” Babalarından kendi rahatlıkları adına kurtulmanın yollarını arayan başka çocuklara, yaptıklarına dikkat eder Eliezer; onların tersine hareket edebilme gücünü hâlâ kendinde buluyor olması gururunu, öfkesini ve günün birinde oradan kurtulacakları inancını kuvvetle besler. Tayınını onunla paylaşır, aşağılandığında derin bir utanç duyar, hastalıklı halinin kendileri için bir yük olduğunu düşünen diğer mahkûmlar tarafından dövüldüğünde ne yapacağını bilemez: En sonunda ölür babası; biraz su dilendiği bir SS subayının kafasına indirdiği bir cop darbesiyle ölür; ve Tanrı’ya olan inancın iyice sarsıldığı bu anda korkudan yerinden kıpırdayamamasını, o subaya ses çıkaramamasını hayatı boyunca taşıyacağı bir utanç olarak hisseder Eliezer. Sonunda özgür olduğunu kabullenmenin derin bilinciyle birleşecek olan bir utançtır bu. Biri kaderin ağırlığına büyük bir öfkeyle, diğeri kadersizliğin sakin dünyasında soluk alıp vererek özgürleşir sonunda: Daha yaşanırken derin bir karşı bilincin silahına çevrilen Gece’nin anlattığıyla, Kadersizlik’in neredeyse eylemsizliğe dönüşen sözü arasında yine de bir kader birliği bulunur: Yaşanacaklar yaşanmış, milyonlarca insan öldürülmüştür; ve bu iki anlatıyı koyu bir propagandanın aracı ya da açık bir hafifseme edebiyatı olarak da görsek, geriye kalan anlam açıktır: Ölümleri izleyen bir mahkûmun diğerine söylediği gibi; bütün bunlar olurken “İyi kalpli Tanrı nerededir?”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR