İki Pencere
26 Nisan 2019 Öykü

İki Pencere


Twitter'da Paylaş
0

Sabah olmasına az kalmıştı. Gökyüzü hâlâ koyu maviyken pencereyi açtı ve derin bir nefes alıp çevresine baktı; uyuyordu insanlar, bir iki dairenin ışıkları yanıyor, sokak köpekleri birbirlerini kovalıyordu, devriye gezen polis arabalarının çevresinde. Yakındaki fabrikanın ışıkları yanıyordu. Bacasından süzülen büyük ve gri dumanı onlarca kilometre uzaktan görmek mümkündü. Çevresini kaplayan diğer on beş katlı binalara baktı, az sonra ışıkları yanmaya başlayacaktı, dairelerin teker teker ve insanlar çil yavrusu gibi yollara dökülecekti. En yakın binanın en üst katındaki dairenin ışıkları yine yanıyordu; son bir yıldır sürekli gözünün önündeydi o daire ve orada yaşayan kişinin kendisi gibi sabahı etmeden uyumadığını biliyordu. Penceresinin önünden geçerken gölgesini, cama yansıyan bilgisayar ekranını görebiliyordu. Onun da farkında olduğuna emindi kendisinden ve belki, birkaç kez düşünmüş bile olabilirdi bunu. Penceresini kapayıp masasından bir kitap alıp koltuğuna oturdu. Birkaç nisan önce, yaklaşık yirmi beş gün odadan çıkmadan baktığı bu duvarlardan ve onu kaplayan sarı renginden nefret ediyordu. Koltuğundan kalkmadan eliyle hafifçe perdeyi çekti, karşı dairenin ışığı ay gibi parlıyordu. Kitabını açmadan önce uzun uzun baktı… Ne yapıyordu acaba?

Hiçbir şey yapmıyordu! Bütün dünyanın mutsuzluğu sanki onun omuzlarındaydı. Yüzü, duvarları kadar beyaz, sanki hiç geçmeyen, geçtiği gibi tekrar başlayan bir hastalığa yakalanmış gibi yorgundu. Uzun zamandır şiir de yazmamıştı. Kolay değildi şiir yazmak; kelimeler bir anda gelse bile onları bir sebebe bağlamak gerekiyordu. Sebep yoktu hayatında; acı, aşk, şehvet hiçbiri uğramıyordu evine ve yalnızlıktan içi dışına çıkacak gibiydi. Sürekli açık olan televizyondan gelen seslere dönüp bakıyordu ara ara; sanki biri ona sesleniyormuş, sanki yanı başına toplanmış bir grup insan aralarında kendisiyle ilgili espri yapıyormuş gibi. Yalnızlıkla ilgili o kadar çok şey yazmıştı ki, artık yalnızlığı ve onun getirdiği kelimeler tat vermiyordu. Sigarasını yakıp pencereyi açtı ve dışarıya baktı; hâlâ korkuyordu yüksekten ve buna rağmen 15. katta oturuyordu. Penceresindeki sineklik onu koruyormuş gibi hissediyor, ara ara, hafifçe burnunu ve alnını dayıyordu o delikli plastiğe. Hemen sol çaprazında kalan dairenin ışıklarının yine yandığını fark etti. Tuhaf ve anlamsız bir şekilde o dairenin ışıklarını sabaha kadar açık görmek onu mutlu ediyordu. Bu yüksek binalar arasında, sürekli tüten ve gürültü çıkartan fabrikanın ve susmak bilmeyen sokak köpeklerinin arasında yalnız olmadığını, kendisinin yaşadıklarını bir başkasının da yaşadığını düşünmek, bilmek hoşuna gidiyordu. Acaba demişti birkaç kez, o evde bir başına mı?

Gözlerini dairden ayırmadan bakarken içeriden gelen tıkırtıya kulak kabarttı, mutfaktan sesler geliyordu. Sevgilisi uyanırdı böyle belli belirsiz saatlerde. Ya su içmeye kalkar ya tuvalete gider, ama genellikle sebepsiz uyanırdı. Huzursuz bir hali vardı, huzursuz ve ürkek bir uykusu vardı. Kendi uyurken onun uyanık olması rahatsız edici bir durumdu. Korkmaması için hafifçe öksürüp mutfağa doğru yürüdü; terlemiş, kana kana su içiyordu. Birbirlerini görünce yüzlerinde tatlı bir tebessüm oldu. “Sabah olacak neredeyse, yatsana artık.” Bu saatlerdeki her karşılaşmalarında istisnasız olarak bu cümleyi duyuyordu. Yine aynı cevabı verdi sıkılmadan, “Kitap okuyorum, daha gelmedi uykum.” Elinde bardağı mutfaktan çıkarken hafifçe öptü yanağından.

“Daha bir buçuk saatim var, gel sevişelim.”

“Kitap okuyorum canım.”

“Uyuyalım o zaman beraber?”

“Hadi yatağa! Uykunu al, yarın beraber uyuruz. Söz.”

Asık bir yüzle odasına doğru yürüdü, yatağına girdi. Hemen uyurdu, zaman kaybetmeden. Onun yastığına sarılıp ânında uykuya dalışını izlerken yine aynı şeyi, bunun inanılmaz bir beceri olduğunu düşündü; oysa kendi ne kadar yorulursa yorulsun, uykusuz kalsın veya içki içerse içsin hemen uyuyamazdı. Uyumak gerçekten yorucu bir işti. Tekrar koltuğuna, kitabına ve perdenin arasından gözüken ışığına geri döndü. Ayracını koltuğun kenarına koyup kaldığı paragrafın ilk cümlesine gözünü dikti.

Bilgisayarındaki eski fotoğrafları açtı; neredeyse yirmi yıllık anılar, arkadaşlar, acılar, kahkahalar vardı. Aşk vardı, hüzün vardı, şimdiki yüzüne yabancı mutluluklar vardı. Şimdiyse o fotoğraflardan geriye kalan hiçbir şey yoktu; o insanlar, o sevgililer, dostlar, arkadaşlar… Hepsi sanki yaşanmamış gibi, kurmaca bir öykünün satırlarını dolduran hayali kahramanlar gibiydi. O kadar uzun zaman geçmişti ki yalnız, o fotoğraflardaki anıların gerçek olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Birkaç fotoğraf arasında uzun süre gitti geldi; eski mutluluklarından bir parça kopartıp, o an için mutlu olmaya çalıştı. Olmadı. Daha da acı verdi. Televizyonun sesini biraz daha açtı. İçi dışına çıkacak gibiydi. Bir ses, bir nefes aradı. Yoktu.

Yaklaşık beş dakika o ilk cümleye bakıp durdu, devam etmek gelmiyordu içinden, kitap okumak istemiyordu, uyumak, uyanık kalmak istemiyordu. Evde tıkırtı duymak istemiyordu. Yatağının bir yanını paylaşmak, sorulara cevap vermek istemiyordu. Zoraki sevişmeler, yapmacık mutluluklar canını sıkıyordu. Yalnız kalmak istediği ve kaldığı anlarda bile yalnız olmadığını düşünüyor, bunu sadece bir aldatmaca olduğu gerçeğinden kaçamıyordu. Yan odada yatıyordu, ne kadar yalnız olabilirdi ki! Geceleri kitap okumaktan ve yazmaktan başka bir şey yapıyor olması, sanki onu aldatıyormuş gibi hissettiriyordu. İkisi için de… Sanki her şey beraber yapılmalıydı. Kendi evinde bir yabancı olmuştu artık.

Kitabı olduğu gibi bırakıp bilgisayarındaki iç içe geçmiş, şifrelenmiş klasörleri açıp fotoğraflarına bakmaya başladı. Ne çok kadın tanımıştı, ne çok sevmiş, sevilmişti. Her birinin kokusunu, sesini, ayaklarını hatırlıyordu. Onları ilk tanıdığı anları, ilk sevişmelerini, ilk seni seviyorum deyişlerini hiç unutmamıştı. İçinde her zaman bir kedi merakı olduğunu ve bu yüzden asla durulmadığını biliyor, o hayatını özlüyordu. Her şeyin sınırsızca elinin altında olduğu bir hayat elinden çalınmış, avuçlarının arasından kayıp gitmişti. Bilgisayarını kapatıp perdenin açık tarafından dışarıya baktı; ışık hâlâ yanıyordu karşıda ve gün perdelerini açmak üzereydi. Odasının ışığını kapatıp, yabancı bir yatak gibi kıvrıldı kendi yatağına…

Tuvaletteki aynasının karşısında yorgun yüzüne baktı. Gözleri ağlamaktan değil de sıkıntıdan şişmiş gibiydi. Islak elleriyle uzun sarı saçlarını arkaya doğru attı; hâlâ güzeldi yüzü, burnu, yanakları. Güzel bir kadın olmanın fazla bir önemi yoktu, onlar da yalnız kalıyordu, çirkinler de. Günübirlik aşklar, kaçamaklarla da zaman öldürmek istemiyordu; bağlanıyordu, acı çekiyordu sonra. Yalnızlığına benzin döküyordu hepsi. Üç gün üst üste banyosunu, mutfağını, yatağını paylaşacak birini istiyordu, üç gün sadece, ne de olsa gerisi gelirdi o üç günden sonra… Ama hayat hızlıydı; hepsi kendinden bir şeyler bırakıp gidiyor, yangından mal kaçırır gibi oradan oraya koşturuyorlardı. Geride bırakılan kırıntılarla kimse ilgilenmiyordu. Üstüne basılıp geçiliyordu.

Salona dönüp karşı daireye baktı, ışık yanmıyordu. Uyudu herhalde diye geçirdi içinden. Aşağı yukarı hep aynı saatlerde uyurdu. Yavaş yavaş kendini göstermeye başlayan güneşe bakıp ışığını söndürdü. Koltuğuna uzanıp nasıl biri acaba diye geçirdi içinden. Birçok gece onun yüzünü hayal ediyor, ama her defasında bambaşka yüzler geliyordu gözünün önüne. Uzun, ince parmaklarını hafif tombul bacaklarında gezdirirken gözünün önüne bambaşka bir yüz daha getirdi…

Uyandıklarında öğlen olmak üzereydi. Ayrı ayrı evlerde, ayrı odalarda giyindiler. Işıkları yanmayan, birbirlerini gördükleri odalarının camlarını açıp temiz havayı, güneşi içeri aldılar. Kadın saçlarını şapkasının içine toplayıp eşofmanlarını giyindi, parfümünü sıktı. Adam yataktan kalktığı gibi, yüzünü bile yıkamadan ne bulduysa giyindi. Mutsuzlardı. Ne alacaklarını bile bilmiyorlardı evlerine en yakın markete yürürken; eksik o kadar çok şey vardı ki! Birkaç kişilik kalabalığın arasında, klimanın ürkütücü soğuğu altında karşılaştılar. Sadece bir saniye göz göze geldiler. Gülümsemediler. Cesaretten yoksunlardı. Mutsuzlardı.

Olağandışı hiçbir şey olmamış gibi rafların arasında yürümeye devam ettiler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR