İki Yolcu
18 Ağustos 2019 Öykü

İki Yolcu


Twitter'da Paylaş
0

“İki yolcunun hikâyesi yıllardır anlatılır durur. Carettaların nasıl yaşadığı, ne türlü zorluklara göğüs gerdikleri, birbirlerine olan derin sevgi ve aşkları uzun uzun hikâye edilir. Erkek ve dişi carettanın aşkları hep dillerdedir. Ve birbirlerini gönülden seven iki yolcunun isimlerinin ne önemi var? İsimden maksat mana değil midir? Manadan maksat da aşk... Her kimin gönlünde bir tutam sevgi yoksa o yürüyen cenazeden ibarettir, hakikatte ölüdür o, lakin dünya makamında canlıdan sayılır.”

 “Bu bir ibret hikâyesidir. Herkes kendi hikâyesinden bir parça bulur onda, kendine göre bir ders çıkarır. Her neyse biz gelelim hikâyemize.

Derler ki zamanın birinde...”

 

I

Deniz, o hoyrat, ferah kokusu altında engince dalgalanıyordu. Deniz kenarındaki kumlar güneşin pişirmesiyle ısınmış, ışıl ışıl parlıyordu. Gökyüzü alabildiğince maviydi, masmaviydi. Az sonra denizden, büyük bir kaplumbağa dev cüssesiyle, denizden karaya o sıcak kumlara doğru ağır ağır ilerlemeye başladı. Engin dalgalarla mücadele içindeydi. Kaplumbağa zaman zaman kuvvetli dalgaların etkisiyle sağa sola savruluyordu. Dalgalar durgunlaştıkça kanatlı kollarıyla, güçlü ayaklarıyla kıyıya doğru yüzmeye devam ediyordu. Çetin dalgaların gücünü ağır cüssesiyle aşarak karaya ilk adımı atmayı başardı.

Etraf ıpıssızdı, kimsecikler yoktu. Kaplumbağa, yorgun adımlarla kendini karaya attı. Yorulmuştu ve bitkin haldeydi. Kumların üstüne doğru kendini bıraktı. Tuzlu suyun o ferah dokunuşunu bütün vücudunda hissetti. Güneşin o tatlı ışınları yüzüne, kollarına, sırtındaki onu bütünüyle saran büyük kabuğuna vuruyordu. Derin derin nefes alıyor bu anın tadını çıkarıyordu. Dinlendikten sonra ayağa kalktı, sahile heyecanla yürümeye başladı. İlerledikçe sahildeki kumları kanatlı kollarıyla yokluyor, yumurtalarını bırakacak uygun bir yer arıyordu. Hayli ilerledikten sonra küçük bir kum tepesine rast geldi. Tepenin yanına yönelip kollarıyla kumu kazmaya başladı. Kanatlı ve geniş kollarını bir kepçe gibi kıvırıyor, aldığı toprağı kenara atıyordu. Dinlendikçe tekrar kazmaya devam ediyordu.

Kazdıkça derince bir çukur oluştu. Çukuru yumurtlayacağı yumurta miktarıyla dengelemek amacıyla daha derin kazmaya devam etti. İri cüssesini çukura doğru kapaklayıp, rahminde özenle yaratılmış yumurtaları yumurtlamaya başladı. Birer ikişer yumurtluyordu. Yumurtalar çukurun içine pıt pıt, üst üste düşmeye başladı. Yalnız bu onları kırmıyordu çünkü yumurtalar bu safhada yaratılışları gereği bombeli ve yumuşak bir yapıya sahipti. Ne üst üste düştüklerinde kırılıyor, ne de birbirlerini eziyorlardı. Her şey düşünülmüştü, her şey yerli yerindeydi. Kaplumbağaya düşen yalnızca bu düzene uygun hareket etmekti.

Cennet annelerin ayakları altındadır. Anne olmak bütün canlılar için fedakârlığın, sevginin ve şefkatin timsalidirler. Doğum sancıları her annenin yavrusu için katlandığı cefanın zirvesidir. Kaplumbağa yumurtalarını çıkarırken büyük acı çekiyordu, yaklaşık bir saat boyu dinlene dinlene çektiği acının tesirinden gözyaşlarını akıtarak yumurtluyordu. Bütün yumurtalarını zamanla dinlene dinlene çukurun içine boşaltmıştı. Çukurun içi onlarca beyaz yumurtayla tıka basa dolmuştu. Kapaklandığı yumurta dolu çukurdan ayrılmadan ve onları ezmemek için azami dikkat ederek geniş kanatlı kollarını kepçe gibi kıvırıp etrafındaki kumlarla çukuru iyice sarıyordu. Çok geçmeden çukuru kumlarla doldurdu. Yumurtalar kum taneciklerinden görünmez hale geldiler. Kaplumbağa çukurun üstüne daha sağlam olsun diye bir kaç kepçe daha kum attı. Kollarıyla kumları tepeliyordu, kumlar iyice çukuru ve yumurtaları sarmıştı, güzel bir caretta yuvasına dönüşmüştü artık.

Anne kaplumbağa yumurtladığı çukuruna derin derin son kez baktı. Ayrılık vakti gelmişti artık. Bir anne olarak görevini ve sorumluluklarını hakkıyla yerine getirebilmenin huzuruyla denize yöneldi. Sahilde ağır ağır yürümeye başladı. Onlarca yumurtayı karnından boşaltınca hafiflemiş ve rahatlamıştı. Artık daha hızlı ve daha çevik hareket ediyordu. Çok geçmeden denize vardı. Küçük bir yavrunun anasının kucağına sığınırcasına, engin denizin kollarına attı kendini. Hızlı ve mutlu bir şekilde yüzmeye başladı, sonra denizin derin karanlıklarına daldı, görünmez oldu.

Gündüz kendisini geceye bıraktı. Yumurtalar karanlıkta sıcak kumların derinliklerinde üst üste yığılmış beklemekteydiler. Her gecenin bir sabahı vardır. Yumurtalar derin uykular içinde kendi kendilerine gelecek baharın umuduyla sessizce bekliyorlardı. Bahardan ve kıştan, geceden ve gündüzden habersiz oldukları halde beklemekteydiler.

Gündüz ve gece birbiri ardını kovaladı. İki aya yakın pişmiş kumların altında kaldılar. Derken bir gece yarısı yumurtalar (“Şüphesiz ki taneleri ve çekirdekleri yaran Allah'tır” ayetinin sırrıyla) hafifçe çatlamaya başladılar. Birer ikişer çatlıyorlardı. Gecenin sessizliğinde sahilde küçük küçük çatırtı sesleri duyuluyordu. Çıkardıkları ses; kulağı ve ruhu okşayan bir şarkının eksik kalmış notaları gibiydi. Hoyrat deniz bu ezginin mırıltısından oldukça memnun halde durulmaya başlamıştı.

Vaktinden önce çiçek açmaz. Yumurtalar çatlamış halde bir gece daha beklediler. Ertesi gece gökyüzünde ay, dolunay halinde tahtına kurulmuştu, ışıl ışıl parlıyordu. Gökyüzüne gece vakti ne de güzel yakışıyordu. Gecenin zifiri karanlığında yusyuvarlak bembeyaz ışıl ışıl parlamaktaydı. Gece âşık olsa ona olurdu ancak. Ay da geceye âşık olurdu elbette. Aydınlığını ve güzelliğini gecenin sıcak bağrında gösterebildiği için...

(Gece ve gündüz, siyah ve beyaz, iyi ve kötü, elmas ve kömür, her şey zıddıyla bilinir. Elmas kalpliler ve kömür kalpliler birbirinden ayrılsın diye kurulmuş bir dünya düşün. Ölüden dirinin, diriden ölünün gözlerimizin önünde apaçık çıkarıldığı bir dünya. Dünyadaki bütün gizem ve mucizelerin ülfet perdesi altında normal ve basite indirgendiği, tabiat ana, içgüdü, gen, adaptasyon, doğal kanun ve bunun gibi ismi kılıflar ardında gözlerin mucizelerden ve hakikatten perdelendiği, en başta bir damla sudan insanın yaratılmasını bile kılıfların ardına sokulmaya çalışıldığı, mızrağın çuvala sığmadığı, çuvalında mızraktan sayıldığı, Müsebbibül Esbabı sebep perdesi altında gizlemeye çalışan nuftelerin doldurduğu bir dünya burası, dünyamıza hoş geldin.)

 

II

Yıldızlar gök kubbeyi süslemişti. Gökyüzüne kusur arayarak bakan gözleri, kusurdan ümidini kesmiş halde geri döndürecek letafette idiler. Ayın ve yıldızların gökyüzündeki güzelliğini yerde coşkun deniz, yorgun kumlar tamamlıyordu. Gecenin bu güzel anında caretta yuvasının derinliklerinde yumurtalar tamamen çatlamaya başladılar. Derken yumurtalar yarıldı, içlerinden küçücük bedenleri, minik ayakları ve kollarıyla muntazam gözleriyle azaları tastamam yavrular çıkıverdi. Yumurta kabuğundan, karanlık kutularından çıkıp hayat bulmanın heyecanıyla üst üste hareket ediyorlardı. Üzerlerinde bulunan, anne kaplumbağanın onların korunması için özenle hazırladığı kum barikatını artık yıkmaları gerekiyordu.

Yuvanın en üst katındaki yumurtalardan çıkan carettalar kum barikatını yarıp minik kafalarını dışarı çıkardılar. Gecenin karanlığında ayın ışığıyla aydınlanan sahile doğru gözlerini açtılar. Bu ilk bakış ilk görüştü. Gördükleri âlemin büyüleyici güzelliği ardında hayret makamındaydılar. Bir süre gökteki yıldızları ve ayı, o güzelim kumları, çeşit çeşit desenli çakıl taşlarını, etraftaki çalı çırpıları seyre daldılar. Nefes almanın hazzını ve ferahlığını genizlerinde hissettiler. Var olmanın dayanılmaz hafifliğini ve mutluluğunu ruhlarında duyumsadılar. Bilmedikleri, görmedikleri bu âlemi büyülü güzelliğinin meftunu oldular. Peşi sıra altta kalan carettalar sahile doğru kafalarını çıkarıyorlar aynı heyecanı paylaşıyorlardı. Sonunda bütün yavrular çil yavrusu gibi yuvalarından çıktılar, toprak tezekleri arasından çıkan çekirgeler misali etrafa dağıldılar. Yuvanın etrafında tümseğin yanı başında dönüp duruyorlardı.

Kahramanımız küçük erkek caretta yuvadan en son çıkanlardandı. Aynı zamanda annesinin çukura yumurtladığı ilk yavruydu. Diğer arkadaşlarına nazaran zayıf ve çelimsizdi. Sırtındaki kabuğunun desenleri diğerlerine nazaran daha muntazam, farklı motifli çizgileriyle daha belirgindi. Toprağın derinliklerinde yumurtadan ilk çıktığında diğer arkadaşları gibi heyecanla debelenip duruyordu. Cüssece arkadaşlarından biraz daha küçük olan kahramanımız o kadar tatlıydı ki ona bakan bakmaya doyamazdı. Toprağın karanlıklarında hayata yeni uyandığında, yukarı doğru tırmandığında gideceği âlemin halinden ve ahvalinden habersizdi. Hızlıca tırmanıp kum barikatından küçük kafasını gökyüzüne doğru uzatmıştı. Minik gözlerini ilk açtığında ayın ışığının da etkisiyle gözleri kamaşmıştı. Neden sonra gözleri ışığa adapte olduğunda ilk gördüğü şey göğü süsleyen yıldızlardı. Meraklı gözlerini gök kubbeye özenle yerleştirilen yıldızlara diktiğinde ilk verdiği tepki şaşkınlık ve hayretle “aaaaaaa ne kadar da güzeller öyle” olmuştu. Kendi çıkardığı ince sese de şaşırdı. Sesini, ağzında dilini oynatması ve dokunma duyusunu hissetmesi de onu şaşırtan diğer şeylerdendi. Dokunmak hissetmek, hissetmek var olmaktı. Yuvasından tamamen çıkarken yürümekte zorluk çekti, ters dönüp düşüverdi. Sırtındaki yuvarlak kabuğu sıcak kumlara değdiğinde ve gözlerini o halde yıldızlara diktiğinde heyecan ve korkuya benzer bir duyguyla (ki bu özel duyguyu ben de tanımlamakta güçlük çekiyorum) geri doğruldu.

Küçük caretta kumun üzerinde coşku içinde koşturmaya, kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Sonra duruldu, vücuduna baktı heyecanla; iki adet pullu küçük ancak kavisli kollara sahipti, onları baktıkça hareket ettirip şaşırıyordu. Ayaklarına baktı, güçlü minik ayaklar, muntazamdılar. Elleriyle bir aynaya bakarcasına yüzünü ovuşturdu; yüzünü, güçlü çenesini gözlerini, ağzını, kafasını hissetti. Sırtında yuvarlak sert bir kabuk vardı, bütün vücudunu kaplamıştı. Yalnız kafası, ayakları ve elleri açıktaydı. Kafasını istediği zaman kabuğuna doğru çekebiliyordu. Bütün vücudunu özenle ve dikkatle inceledi. Yürümesi için ayaklara ve kollara sahipti. Görmesi için gözlere, duyması için kulaklara, nefes alıp koklaması için güzel bir burna sahipti. Kendi kendini izler gibi bir hisse kapıldı. Yaşaması için ne çok şeye sahipti, ta yumurtasının karanlığında her şey düşünülmüştü. Yeryüzünden habersiz olandan ayak hâsıl olabilir miydi? Güneşten ve ışıktan gafil olan gözleri inşa edebilir miydi? Havadan bihaber olan burnu verebilir miydi? Bütün azaları kâinatın birer küçük çekirdeği özü gibi şimdi karşısındaydı. “Her şey hikmetle yaratılmış,” dedi küçük caretta.

Yüreği sevgi ve şefkat dolu bir gönül erinin dediği gibi, “Kâinata hikmet nazarı ile baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Sen nasıl nizamsız gayesiz kalabilirsin?”

Küçük caretta ellerini tekrar yokladı “ne kadar güzeller tam da vücuduma göre, iyi ki benimleler” dedi coşkuyla. Hayli zaman vücudunu hayretle tefekkür ederek inceledi. Kahramanımız hayli dikkatli, gözü keskin ve hikmet sahibi kimselerdendi.

(“Ufak bir karınca, kalemin kâğıt üstüne yazdıklarını gördü, bu sırrı başka bir karıncaya söyledi. O kalem, kâğıda fesleğen gibi susam çiçeği ve gül gibi acaib nakışlar yaptı,” dedi.

Öbür karınca dedi ki: “O sanatkâr parmaktır. İş görmede kalem parmağın fer’i ve eseridir.”

Üçüncü karınca da dedi ki: “Parmaklar onları yazdırsa bile bu iş kolun sayesindedir.” Bahis böylece uzayıp gitti. Karıncaların beyi daha zeki idi. Karıncaların beyi dedi ki: “Bu hüneri suretten yani maddeden görmeyin, zira o suret, uyku veya ölümle bihaber ve bi kudret oluverir. Suret, elbise ve asa gibidir. Akıl ve ruhtan başka bir şeyle bu güzel nakışlar yapılamaz.” (Mevlana)

Küçük caretta bedenindeki ıslaklığa dikkat etti. Bütün vücudu sırılsıklam bir sıvıyla kaplıydı. “Bu çıktığım yumurtadan olsa gerek,” dedi. Etrafına bakındı, kendi gibi etrafında onlarca caretta vardı. Sonra hepsi birden deniz tarafına doğru hızla koşmaya başladı. Küçük carettamız neden o yöne doğru koştuklarına kendi de anlam veremiyordu. Aydınlıklara doğru koşuyorlardı. Yolcu yolculuğunun farkına o vakit vardı. Heyecanla koşarken düşüp yeniden kalkıyor ve yoluna kaldığı yerden devam ediyordu.

“Tarif edemediğim bir şey beni bu yöne çağırıyor, koşturuyor” dedi. Diğer carettalar önünde o hayli geride aydınlıklara doğru koşuyorlardı. Kendisi hayli küçük olduğundan diğer carettalardan geride kalınca telaşlandı ve daha hızlı ilerlemek için çabaladıysa da çok çabuk yoruluyordu, dinlenerek yoluna devam ediyordu. Sahilde kumların üzerinde çakıl taşları, çalı çırpılar ve çeşitli atıkların üzerinden bin bir güçlükle ilerliyordu. Derken yol üzerinde başka bir carettaya rast geldi. Zamanlaması oldukça önemli bir tevafuktu doğrusu. Çünkü karşısındaki caretta yolculuğu sırasında bacaklarını bir taşın arasına sıkıştırmış, hareket edemiyor, bulunduğu yerde çaresiz çırpınıp duruyordu. Bu dişi caretta başka bir yuvadan çıkan kaplumbağalardan biriydi ve o da cüssece zayıf ve çelimsiz olduğundan diğer arkadaşlarından geride kalmıştı. Onlara yetişmek için telaşla koşup ilerlerken ayağı bu taşa sıkışıp kalmıştı. Erkek caretta onu bu halde çaresiz çırpınırken görünce çok üzüldü ve yüreği ona yardım için kabardı. Hemen yanına koşup onu sıkıştıran taşı vücudu ve sert kabuğuyla bütün gücüyle itmeye başladı. Taş sarsılmaya başladı ancak yeteri kadar ilerlemiyordu. Dişi caretta ona yardım için uzanan eli hissedince ümidini yeniden toplayıp son bir gayretle kabuğunu bütün gücüyle yukarı doğru itmeye başladı. Erkek caretta peşi sıra taşı güçlüce itiverdi ve taş yerinden oynadı, dişi caretta kurtuluverdi. Erkek caretta “nasılsın iyi misin, çok üzüldüm, dedi. Dişi caretta sevincinden duygulandı, erkek carettaya dönüp: “Ne iyi ettin de geldin, sen gelmeseydin şu taşın altında ölüp gidecektim,” dedi. Birbirlerine heyecanla karışık duygularla bakıyorlardı. Göz göze geldiklerinde minik kalplerinde bir ateşin yandığını hissettiler. Erkek caretta heyecanından ne diyeceğini bilemedi. “Ne iyi ettim de geldim,” diye tekrarladı. Birbirlerinin göz bebeklerinde suretlerini gördüler, gülüştüler, yıldızlara baktılar, birbirlerine yoldaş olduklarından mutluydular.

“Nereden geldin, seni kendi yuvamda görmemiştim dedi erkek caretta.”

“Bende seni görmedim, demek ki başka yuvalardan çıkıverdik.”

“Evet, hadi yola çıkmamız gerek birlikte gidebiliriz istersen.”

“Buna çok sevinirim, ne iyi yüreklisin,” dedi dişi caretta.

Erkek caretta neşeyle gülümsedi. Birlikte sevgiden gelen duygu yoğunluğuyla nedensiz aynı anda gülümsüyorlardı. Yollarına devam ediyorlardı. Birlikte ayın ışığına doğru koşuyorlar, birlikte dinlenip tekrar yollarına devam ediyorlardı. Yolda hayli gittikten sonra ilerlerken erkek caretta diğer carettaya dönüp gülümseyerek:

“Ne de güzel bir yüzün var, ellerinin avucu da çok güzel,” dedi. Dişi caretta gülümsedi ve bu sözler onu o kadar mutlu etti ki utandı, küçük yanakları al al oldu.

“Teşekkür ederim, sen de çok güzelsin,” dedi. “Kabuğunun deseni ne kadar da güzelmiş öyle”dedi. Erkek caretta hürmet hissiyle:

“Bizi yaratan rabbimiz ne de güzel yaratmış, her şeyimizi de düşünmüş,” dedi.

“Çok güzel söyledin, doğruyu ne tatlı söyledin,” dedi dişi caretta

“Bizi yaratan rabbimizin yarattığı böyleyse kendisi ne güzeldir düşünsene,”dedi erkek caretta.

Tekrar muhabbetlerinden gülüştüler ve yollarına devam ettiler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR