İkinci Yeni’nin Huzursuz Çocuğu, Şiir Huysuzu Edip Cansever
20 Temmuz 2018 Şiir

İkinci Yeni’nin Huzursuz Çocuğu, Şiir Huysuzu Edip Cansever


Twitter'da Paylaş
0

Hırçınlık mı diyelim, geç kalmışlık mı, hak edilmiş hüzünlerinin olmaması mı? “Hepimiz tanrı kaldık / kimse mutluyum demesin.” diyecek kadar umutsuz mu? Ya da “durmadan suçlusunuz / durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi / gücünüz yok ödemeye.” söylemiyle kendi kendinize tahammül edemeyecek kadar suçlayıcı ve sorumsuz musunuz?

”Sararmış bir sürahide kirli bir su gibi bekletirim” dizelerinde erteledikleri midir onu huzursuz kılan?

Varlık yokluğu öyle güzel bir el yordamıyla yoğurup hamur haline getirir ki, duygularımız kabarıp piştikçe sınırlarımız artar, biz piştikçe yabancılaşırız, o hamur kabarır, kabarır, en sonunda bakarız ki sesimizi duyan kimsecikler yok etrafta.

“bağırıyorum, bağırıyorum

beyaz çimenler, beyaz çimenler

yok oluyor düş

yok oluyor sanrı”

Hep bir şeylere yetişme, evet ben de buradayım, görün beni, bakın, hacmimle, kapladığım alanla sizinleyim, sizden bir parçayım diyen insanoğlunun çırpınmaları yalnızlığa bir kalkan mıdır? Yok oluşa karşı verdiği itaatsizlik midir onu ayakta tutan?

 “kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum

yeniden doğmak için çıkardığım yangından.”

Ait olduğumuz dünyayı sevmediğimizden değil midir ki hep yeniyi, farklıyı, alışageldik olmayanı görür gözlerimiz? Çünkü katlanamayız, yakıp yıkıp, yeniden küllerimizden doğmaktır derdimiz. Dünyanın son günü oluncaya dek, tatmin sınırımız hiç doyurulmayan bir açlıkla bizden hep daha iyiyi, daha güzeli, aslında var olmayan o iyi ve güzeli isteyip duracaktır. Sonuç değil aslında varmak istediğimiz nokta, o yolda uğruna harcanacak bir gayenin soylu çığlığıdır. O çığlık diyaframımızdan çıkıp gökyüzünde yankılandıkça derdimizi duyurmanın verdiği hazla ayakta kalırız, aksi takdirde o hazzın nirvanaya çıkıp noktalanması çöküşümüz demektir, şiirimizin sözcüklerini yitirmesi demektir.

“bir gün ki tanrısız ve bavulsuz çıkagelmenin

gölgeli ama hiç alışılmadık bir istasyonunda”

İnsanın düşlediği dünyanın bütün zincirlerini kopararak, inanç ve itaati geri planda bırakması, herkes tarafından garipsenerek karşılanır. Hâlbuki hep özlenen ama hiç gelmeyecek kişiyi beklemek gibidir istasyonda hep onu beklemek. Olmayan onu beklerken, bütün kaotik tümcelerden arınarak, dogmatik öğretilerden sıyrılmış şekilde sadece beklemektir aslolan. Çünkü artık kendine bile tahammülü yoktur insanın. Bir vazgeçişe doğru sürükleniyor her şey. Bir kabulleniş, siyahtan durulup beyazı bulma çabasında hep olmayan bir olguya yöneliştir.

En güzel anlarda bile güneşli günlerin yanına kondurulan o iç sıkıntısı,

“güneşli günler de bile sıkılabilirmiş insan

bir rastlantı gibi gelen mutluluklarda”

dizelerinde bile kıskıvrak sarıyor şairi. Sanki o bilinmeyen ruh kıskacının içinde devleşip büyüyor duyguları. Gerçekte tahammül edemediği, görmezden geldiği, bakarken göremediği her ne var ise; iç dünyasının kendisiyle dövüştüğü çelişki yumağında gizlidir aslında.

“değil ki her gün bir giysi eskitiyorum

yaşama dadanmış da iğreti suratıyla

hayır, sığ sularda kaybolmuşum ben

gösterip kıskaçlarımı nasılsa

üstümde çakıp duran bir kent boğuntusu

yüreğimde hırpalanmış bir arma

kaygılı bir yüz gibi boynunu uzatmış da.”

Hayatın kaba realitesini çözümlemiş şair, spontane bir düzenin içinde boğulduğunu ifade ederken bile oldukça kaygılı, tedirgin bir ruh durumuna sahip. Peki, onu böyle hırpalayan yok oluşa sürükleyen ne? Yaşadıkları mı yaşayamadıkları mı? Yoksa bütün bunların toplamından oluşan belirsizlikler mi?

Görünenin ardında görünmeyene yolculuk yapan şair existentialism (varoluşçuluk) akımını şiirlerinin ana temlerinde sıkça işlemiştir. Sığ sularda kaybolarak, kimsenin göremediğini görmüş, ızdırabı ve bunaltıyı realitenin saçma bulgularına karşı içinde hep taşımıştır. Nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın, içini kemiren, anlamlandıramadığı duygular boynunu uzatarak kaygılı bir yüz gibi onu merceği altına almaya devam edecektir. Şairin tatminsizliği ve kendi kendine yetemeyişi şiirleriyle birlikte hayatını da kolaçan edecektir.

“örneğin bir bardak su içsem bir ölü kayar şuramdan

su içmeyen bir balık gibi kayar

ölülere takılmış bir uçurtma gibiyim

biraz öyleyim”

 Yaşamla ölümü iyice yakınlaştıran, ikisi arasındaki ince çizgiyi ortadan kaldıran, ölümü gündelikleştiren ve hatta ölümün ötesinde özgürleşen doyumsuz bir ruh almacıyla sesleniyor bize. Almaç; karşı tarafın sesini işitmiyor, sadece kendi yakınışını duyurmaya çalışan bir bencillik taşıyor. Vurdumduymaz ve asi…

“sözsüz zamansız bir şaka mıydı yaşam?

bizim yaşamımız?”

Yaşamın var ediliş ereği hiç yaşanmamış bir zamanı insanlara sunmak mıydı? Hiç olmamış gibi, olsa da kısacık ve manasız, tıpkı bir şaka gibi…

“ve dedim sanki bir tanrı mevsimiydi: hiçbir zamandı

ki her şey yepyeniydi, biraz şaşırdım”

Ve yeniden bir devinimin içinde olan ruh, bu durumdan gayet muzdarip… Konumlanamadığı, eksensiz bir zamanla Tanrı mevsimini özdeşleştirirken, kendini varlığın sirkülasyonu içinde bulmak az da olsa tuhafına gidiyor, şaşırtıyor şairi.

“var mıydık? Belki biraz…”

Bir türlü varlığını kanıksayamamanın verdiği şüpheyle ve her daim içinde var olan boşluk duygusuyla savaşıyor şair. Hassas ve aykırı yaklaşımları bir müddet sonra kendine katlanamama boyutuna ulaşıyor. Şiirlerindeki duyarlı ve eleştirel yaklaşım, onu huzursuzluğuyla beslenen bir şair olmaya sevk ediyor.

 Edip Cansever’i Edip Cansever yapan da, şiire çıplak ayaklarıyla basabilmesidir. O bunu cesurca sorgulayarak yapabiliyor. Düşünceyi lirizmle yapılandırarak; insan doğasında yalın ayak gezebiliyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR