İlay Bilgili • Su Hatırına
21 Temmuz 2018 Öykü

İlay Bilgili • Su Hatırına


Twitter'da Paylaş
0

“Biz Mürselekli,

Mürselekli kadınlar.

Biz de yaşarık,

Yaşarık abovv!”

Ali Yüce

“İt oğlu itler sizi! Soysuzun dölleri,” diye bağırdı Meryem. Atılan taşlarla yaralanan eşek paniklemiş, sağa sola irkilip kendini kurtarmaya çalışırken tümsekten kayıp oracığa yığılmıştı. “Uyy!” dedi Meryem. Bir yandan bağırıp çağırıyor, bir yandan eline geçirdiği taşları çocukların arkasından atıyordu. Kaçışan çocukların gölgeleri çamların arasında küçülerek kayboldu. Meryem’in kırçıllı nefesi de kastalın sesine karıştı gitti. Bir sefer peşlerinden koşacak gibi oldu, gitmedi. Yaralı hayvanın yanına indi, acıyla nefesi ağırlaşan eşeğin sırtındaki kıl çuvallarını indirmeye başladı. “Kara kuzum, dur hele, dur hele ciğerim,” dedi, itti, çekti çuvalları. Sabahtan kendi elleriyle yüklediği çuvalları şimdi bir başına indiremiyordu. Nisan güneşi parıldadıkça, çuvalların içindeki ta Mürselek’ten beri getirdiği karlar, buzlar yavaştan eriyordu. “Vah,” dedi, “vah ki vah.” Tekrar eşeğe baktı, sonra çuvala. Gözlerinin üzerindeki yuvarlacık ter damlalarını yazmasıyla sildi, “Vah, heba oldu hepsi. Onca yolu gel sen... Tam varacakken...” Meryem’in gözü, yaşlı eşeğin sağ ön bacağına takıldı. “Ey, benim kara kuzum, it oğulları,” diye kükreyiverdi. Çaresizce kendine bakan eşeğin göz yuvalarının, uzun kirpiklerinin etrafında uçuşan aylak sinekleri görünce sakinledi. “Kele n’edicim ben? Ben n’edicim kele? Oy benim başım. Oy soysuz köpekler!” derken ölü gibi ağır çuvalları bir bir kenara koydu. Vakit öğleni az geçmişti. Buzlar iyice erimeye başladı. Eşeğin gözlerinin tam içine dikti gözlerini Meryem. Tam yedi yıldır birliktelerdi oysa ama ilk kez ikisi de işi, gücü, telaşı bırakmış öylece karşılıklı oturuyorlardı.

***

Mösyö Doryo, “Şerif Ali Bey, şimdi su işi konuşulacak vakit mi?” derken kaşlarını çatıp bıraktı. Şerif Ali Ağa sükûnetle bekledi, donuk bir suratla Mösyö Doryo’ya bakıyordu.

“Haklısınız Mösyö. Nicedir bekliyordum yolunuzu, delege olarak sizin geleceğinizi duyunca pek sevindim. Nahiyemizde su malumunuz...” derken sözünü kesti Mösyö Doryo Şerif Ali Ağanın.

“Efendim bu eşek acılar içinde. Tanımaz mısınız başındaki kadını?”

“Buluruz tanıyan birini sayın mösyö. Şu su işini de siz gelmişken...” demesine kalmadı.

“Bulun efendim o zaman,” diye gürledi Mösyö Doryo. Şerif Ağa içten içe kudursa da su için, suyun hatırına, “Haklısınız,” diye cılız bir sesle cevapladı. Meryem, sakinlemiş eşeğin yanında uyukluyor, yorgunluktan sayıklıyordu. Mutfağın camından bahçeye bakıyor, bakır tencerede kavurma pişiriyordu. Tuzlu tereyağının süt kuzusuna karışan kokusu sundurmadan avluya dağılıyordu. Avluda otlar temizlenmiş, ağaçlar budanmıştı. Döndü şöyle bir üzerindeki sarılı, mavili çiçeklerle bezenmiş şalvara baktı. Başındaki kar beyaz yazmadan çıkan bir tutam saçı da yazma gibi sabun kokuyordu. Sonra Meryem’in gözleri ellerine takıldı. Avucunun içine yeni yakılmış kınayı burnuna götürüp kokladı, taze kına kokusu içine dağıldı. Avludaki çiçeğe çalmış badem ağacının altında sütten yeni kestiği en ufağı toza beleniyordu. Bebe, annesini gördükçe fıkırdıyordu. Diğer dördü dağılmışlar, gülümseyip koşturuyorlardı. Beş yetim. Eşek dutun altında otluyordu. Ateşi harlayıp avluya çocukların yanına koştu. Sonra her bir evladına doya doya sarıldı, çocukların kaşlarını gözlerini sevdi. Eşek geldi, yanına sokuldu, Meryem, uykusunda “Oy, benim kara kuzum,” diye sayıklıyordu. Adamların seslerinden ürküp anıran eşeğin gürültüsüyle fırlayıverdi. Uyanır uyanmaz aklına düştü her şey. Meryem, çuvalların başında, kendisine şaşkaloz bakıp konuşan adamları görünce korkudan donakaldı, sonra bir cesaretle doğruldu yerinden, çuvallarını toparlamaya koyuldu.

“Dur hanım, dur,” dedi Mösyö Doryo.

“Ne duracam, sen kimsin,” diye diklendi Meryem.

“Sakin ol kızım,” dedi önce Şerif Ali Ağa, “Ne oldu anlat hele. Kimsin, kimlerdensin? Buranın ağasıyım ben, korkma.” Gerindi sonra, gözlerini Mösyö Doryo’ya dikti. “Şerif Ali Ağayım ben, duymuşsundur,” dedi.

“Yok, duymadım,” dedi Meryem.

Şerif Ağa, eskimiş, rengi iyice açılmış siyah şalvarına, ayağındaki mavi naylon ayakkabılarına bakıyordu Meryem’in. Ağanın gözleri kadının ellerindeki kar çatlaklarına, çatlakların etrafında kaybolmaya yüz tutmuş kınalara takıldı,

“Köylerdensin sen ellaam, heli mi,” diye sordu.

“Ey,” dedi. “Mürselekliyim.”

“Ne oldu, eşek yaralı mı,” diye sordu merakla Mösyö Doryo.

“Ey, it oğlu itler. Üç beş çocuk taş atıp korkuttular hayvanı,” dedi Meryem öfkeyle. Eşeğin yaralı ayağını gösterdi adamlara.

“Mürselek’ten kar taşırım,” dedi, “bulgur alırım, un alırım yerine.” Su içinde kalmış çuvallara baktı. Rüyasındaki kavurma geliverdi aklına, midesi ezildi. İçinden eşek açtır diye geçirdi. “Hayvanın ayağı kırılınca...”

***

“Su gelince işler daha kolay olacak Şerif Ali Bey,” dedi. Şerif Ağa cevap vermedi. Ağanın at arabasından çağırdığı Yusuf, eşeğin yaralı bacağına bir tahta parçası sardı. Şerif Ağanın da yardımıyla eşeği kaldırdılar, zar zor yukarı çıkardılar. Mösyö Doryo çoktan yukarı çıkmış, eve doğru yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. Yaralı eşeği at arabasına koymak kolay olmadı.

“Hadi, hadi yetiş şu adama,” diye söylendi Şerif Ağa. Sonra cebinden çıkardığı beyaz mendili katlayıp ensesine koydu.

“Durup dururken başımıza iş açtı bu adam! “ deyip homurdanıyordu Şerif Ağa arabada, Yusuf at arabasını gülümseyerek sürüyordu. Gıcırdayarak açılan büyük tahta kapıdan geçen araba evin önündeki gölgelikte durdu. Meryem ve eşek at arabasının arkasında sessiz sessiz etrafa bakıyordu.

 Kâhya, Şerif Ağanın eve getirdiği yabancı kadına merakla baktı. “Otuz yıldır bu kapıdayım, daha böyle şey ne gördüm ne duydum,” dedi şaşkın şaşkın. Meryem de hayatında ilk kez gördüğü kadını süzüyor, ara ara ilerideki konağa bakmaktan da kendini alamıyordu.

 Kâhya, son kalan heybeleri de at arabasına hızlıca koymaya çalışıyor, ayağı tahta parçasıyla sarılı, bir leğen arpayı az evvel mideye indirmiş eşeğin yanına sokulmuş yabancıya gülümseyerek bakmaktan da kendini alamıyordu.. Bahçe kapısının yanında dikilen Mösyö Doryo ve Şerif Ali Ağa, koşturmacayı hiç konuşmadan izliyorlardı. Her şey Şerif Ağanın buyurduğu gibi hazırlandı. Bir çuval bulgur, iki çuval un, bir küçük heybe şeker, az kuru incir, ceviz, menengiç, ağanın Yusuf’u alel acele çarşıya gönderip sardırdığı bir kilo, güzel yerinden kuzu eti, bir bakraç da yoğurt. Kâhya, “Tamamdır ağam,” diye seslendi. At arabasının tekerlekleri bir kırbaç sesiyle gıcırdadı. Eriyen karlarla gürüldeyen kastalın serinliği Meryem’in yüzüne vurdu. Eşeğine baktı, “Oy benim kara kuzum,” diye sarıldı. Eşeğin sırtında gidip geldiği Keldağ yolunu bu kez zahterlerin kokusunu içine çeke çeke seyre daldı Meryem.

Şerif Ağa, arabanın ardından şu suyun hatırı olmasa diye iç çekerek sıktı dişlerini.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR