İlay Bilgili • Un Kurabiyesi
7 Nisan 2018 Öykü

İlay Bilgili • Un Kurabiyesi


Twitter'da Paylaş
0

Dayım, başımı bezgin ilerleyen minibüsün camına dayamış ağaçları izlerken bir kez daha arıyor, “Az kaldı,” diyor, kapatıyorum. Köye doğru kıvrılan asfalt yolda içim bulanıyor. Parmak ve yağ izleri dolu cama yasladığım başımı ara ara kaldırıp annesinin kucağındaki bebeğin hareketlerine istemsizce gülümsüyorum. Bebek de bana gülüyor, ara ara saçımla oynuyor. Ağaçların bittiği yerde evlerin eğreti çatıları başlıyor ve onlar da camdaki sabit izlerin ardından akıp gitmeye başlıyorlar. Anneanneme gidiyorum ama camda akan bu ağaçlar bana Hüseyin’i anımsatıyor. Ben çocukken fısıltılarda ona Kız Hüseyin derlerdi. Babası öldüğünden beri gün ağarmadan annesi Hatice teyzeyle fırını açar, akşam da annesinin arkasından kimsenin gözünün içine bakmadan yürüyüp evine giderdi. Annesi aniden ölünce fırın Hüseyin’in başına kaldı. Uzunca bir zaman Hüseyin evden çıkmadı, fırın da kapalı durdu. Anneannem duvar oldu, Hüseyin’e bir tek o yardım etti. Anneannemin tek derdi, serin avlulardaki kahve sohbetlerinden yamalı sofra bezlerine, oradan kahvehane masalarına, masalardan Hüseyin’in gözleriyle bir bir konuştuğu kaldırım otlarına kadar yayılmış, sinmiş fısıltılardı. Kız Hüseyin'le anneannem hepsi birbirinin aynı görünen ama her biri birbirinden farklı şekildeki un kurabiyelerinden, ılık, dokunsan dağılıverecek, belki tuhaf ama bir o kadar da güzel bir hikâye yazmışlardı ve bu hikâye dün gece son buldu. Hüseyin bulmuş anneannemin cansız bedenini banyonun önünde. Annesi göçüp gittikten sonra hemen her gün birlikte açtıkları fırının önünde o sabah da anneannemi beklemiş, sonra da anahtarıyla içeri girmiş. Ardından gelen telefonla kendimi ilk otobüse atmam bir oldu. Kafamın içinden geçen düşüncelere teslim olmuşken otobüsün durmasıyla irkiliyor, bebekle vedalaşıyorum. Eve yürüyorum, bahçe boş. Cenaze çoktan camiye gitmiş. Toprak saksılara ekilmiş renk renk karanfilleri, zambakları, ortancaları, boş saksılarda miskin miskin güneşin sıcağını içen sokak kedilerini izleyerek camiye doğru kıvrılıyorum. Hüseyin’in fırınının köşesinde duruyorum. Taş fırının üzeri islenmiş kapağı, yarı açık. Kapağın hemen yanında Hüseyin’in boynuna taktığı kenarı oyalı, kırmızı bir yazma asılı duruyor. Gri fırının içindeki kırmızı yazmaya uzunca bakıyorum. Fırın olduğu gibi bırakılmış yağlı, siyah, döküm tepsideki un kurabiyelerinin yarısı tükenmiş, kalan yarısının üzerinde ise aylak bir sinek dönüp duruyor. Sineğin bazen bir kurabiyeye konup sonra aniden yükselişini gözbebeklerimle takip ediyorum. Kız Hüseyin’i görmeyeli uzun zaman oldu. O da camiye gitmiş olmalı. Hüseyin insanların arasında sessiz, ürkek, soğuk olur, genelde hiç konuşmazdı. İri elleri, kenarları yanık izleriyle dolu parmakları, kalın kaşlarının altında bir çocuk gibi bakan gözleri, dar omuzlarından aşağı dümdüz inen korkak gövdesi, narin bacakları ve eğreti bıyıklarıyla bir gölgeye benzerdi. Hüseyin, terini alsın diye boynuna yazma sarmaya babası öldükten sonra başladı. Düz çaputlardan günbegün rengârenk, allı morlu yazmalara geçti. Annesi de ne renklenen yazmalarına ne de çay bardağını tutarken narince kırdığı el bileklerine elledi. O ellemedikçe söylentiler çatılara, ağaçlara, fırının içine kadar girdi, Hatice teyze zaten çok da yaşamadı. Hatice teyze göçüp gittiğinde bir kardeşini, dostunu kaybeden anneannem ne Kız Hüseyin’i ne de Hatice teyzeyle beraber Hüseyin’e göz göz işledikleri oyalı yazmaları öksüz bıraktı. İstemeye istemeye ayrılıyorum fırının önünden. Taş otelin yanından sahile doğru kıvrılıyorum. Sahildeki kahvehanede üç beş yaşlı adam çay içiyor. Yabancı gözlerle süzüyorlar beni. Hızlıca camiye yürüyorum. Avlu çok kalabalık değil, Hüseyin’i ilk orada görüyorum. Gür ama yanları kırlaşmış saçları ve kız demesinler diye bıraktığı ama hiç sevmediği bıyıklarıyla dalgın dalgın izliyor ağaçları. Sigaradan sararmış bıyıklarının burun deliklerine doğru kıvrılmış sert kıllarına uzun uzun bakıyorum. Sonra musalla taşındaki anneannemin yanına gidip tek kelime etmeden vedalaşıyorum. Erkekler tabutu sırtlayıp cami avlusundan ağır ağır yürüyerek uzaklaşıyor. Hüseyin kayboluveriyor. Akşam otobüsünü yakalayıp dönmeye karar veriyorum. Kahvenin önünden geçerken iğrenerek bakıyorum boş sandalyelere. Anneannemin evini uzaktan da olsa görmek için otelin olduğu yoldan gitmeyip arkadan dolanıyor, ölü evinin bahçesini gören kiraz ağacının gövdesine yaslanıyorum. Gitmeden önce kimselere görünmeden biraz soluklanıp çocukluğumda yaz tatillerini geçirdiğim bu evi izlemek istiyorum. Bahçeyi çevreleyen nar ağaçlarının altına dizilmiş tahta masalarda komşular, uzaktan gelen eş, dost yemek yiyor. Hırsla yedikleri yemekler alınlarında boncuk boncuk ter damlaları oluşturmuş köylü kadınlar, yağlı yazmalarını boyun altından serbest bırakıp enselerine atıyor, ferahlamaya çalışıyorlar. Demir bahçe kapısının önünde anneannemin bir çift ayakkabısını görünce donakalıyorum. Meltem ılık vuruyor, hava ölgün. Cenaze evinin önüne konan bu ayakkabılardan hep nefret ettim. Birisi gelecek, o ayakkabıları alacak ve… Hızlıca toparlanıp otobüs durağına gitmek için kalkıyorum. Kalkar kalkmaz Hüseyin’i evin yanındaki sokakta görüyorum. Elleri cebinde, bedeni duvarın arkasında köşeden ürkekçe aşırdığı başıyla izliyor avluyu, ayakkabıları. Hemen çöküyorum ağacın dibine, beni fark etmesin diye kıpırdamıyorum. Hüseyin, arada bir sağı solu kolaçan ediyor, onu izleyen biri var mı diye bakınıyor. Kimsenin görmediğinden emin olunca yürümeye başlıyor. Gözlerini kısışında, adımlarının seriliğinde bir kararlılık var. Biri izliyorsa, ayakkabıları Hüseyin’in aldığını görecek. Sonra ayakkabıları aldığı gibi koşmaya başlıyor. Ben de fırlıyorum arkasından. Fırına doğru hızlanıyor. Yetişmekte zorlanıyorum. Sokağı dönüp evine yöneliyor. Kendimi saklamaya çalışarak takip ediyorum onu. Sımsıkı tuttuğu ayakkabıları ceketinin içine saklamış. Evin kapısını, kendini içeri attığında her şey bitecekmiş gibi hızla açıyor. Hemen koşup kapının ötesine saklanıyorum, onu, perdesi yarılanmış camdan görebiliyorum. Ayakkabıları sobanın yanındaki divana özenle koyuyor. Uzaklaşıyor. İzliyor. Gidip bir kez daha düzeltiyor. İki elini çenesinin altında birleştiriyor, sevinçle seyrediyor onları. Loş odada utangaç, körpe bir genç kızı andırıyor silueti.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR