İlayda Özcan • Kıvrıntılar
10 Haziran 2018 Öykü

İlayda Özcan • Kıvrıntılar


Twitter'da Paylaş
0

“Günaydın.” O sırada yüzümde bulunan bir ifadeyle selam veriyorum karşımdaki adama. Tebessüm etmiş miydim söylerken yoksa dudaklarımın arasından öylesine çıkıp gitmiş miydi bu sözcük emin olamıyorum. Yine de söylemiştim işte. Dediğimi anlamamış olacak ki cevap vermeden öylece bakıyor yüzüme. Ben en azından bir gülümsemeyle karşılık bekliyorum. Az önce esirgemiş olabileceğim gülümsemeyle. Basamakları çıkıp ilerlerken peşime takılmış cevap nihayet beni buluyor: “Günaydın.” Kafamı hafifçe sağa çevirip adama bakıyorum. Uykulu gözleri bakışlarıma değiyor. Usulca yapılan bir kabul töreni. Geçip yerime oturuyorum. İçerisi bomboş. Uyukluyormuş herhalde adamcağız. Böldük uykusunu tabii diyerek bir kere daha affediyorum geç gelen günaydını. Beş dakika kadar hareket etmeden bekliyoruz, birileri daha gelir ümidiyle. Kimse gelmiyor. “Haydi bismillah,” deyip çıkıyoruz yola. Ben okula, o da her gün, Bırakacağım be abi bu mesleği, naralarına rağmen yine başladığımız yere dönmek için şehrin bir ucuna. Ama ikimiz de ekmek parasına. İçeride kimse olmayınca bu defa gözlerim kumaşları çoktan sökülüp sadece iskeleti kalmış koltuklara kayıyor. Kaç yıl içinde bu hale geldiklerini hesaplamaya çalışırken sarsıntılardan ve biraz da uykudan olsa gerek bir türlü dik tutamadığım başım belli zamanlarda açılıp kapanan kapının sesini duydukça istemsiz bir şekilde o yöne çevriliyor. Her duraktan karga tulumba içeri doluşan insanları görüyorum. Bu halleriyle tek dertleri boş koltuk bulup oturmak sanki. Bugün şanslılar. Otobüs bomboş. İstedikleri yere oturabilirler. Benim yanım hariç. Lütfen kimse gelmesin diye dua ediyorum. Neyse ki hemen oracıkta dualarımın karşılığını alıyorum da yanım hariç her yer doluveriyor. Üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum. Bir dahaki durakta ilk dolacak yer benim yanım. O zamana kadar keyfini çıkarmalı desem de başım yine öne düşüyor. Ben dik tutmaya çalıştığım başımla uğraşırken bir kadın biniyor otobüse. Göz ucuyla bakmama rağmen diğerlerinden farklı olduğunu anlayabiliyorum. Farklı çünkü acelesi yok. Elindeki poşetlerle birlikte yavaş ve kendinden emin adımlarla bana doğru ilerliyor. Uyku sersemliğinden mi, uzağı göremediğimden mi yoksa her ikisinden ötürü mü bilmiyor, suratını bir türlü seçemiyorum. Sadece bir siluet ve bu haliyle havada asılıymış gibi gördüğüm poşetler duruyor karşımda ve yaklaştıkça bütün otobüsü saran, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu. En arkada oturduğumdan olsa gerek, yanımdaki koltuğun boş olduğunu görmesi biraz zaman alıyor. Onun da benim gibi uzağı iyi göremediğini düşünüyorum. Rahat oturması için hafifçe toparlanırken göz göze geliyoruz. Ufak tefek kırışıklıkları olsa da yaşlılığa dair hiçbir iz yok yüzünde. Bu haliyle en fazla ellili yaşlardadır. Yanıldığımı anlamam saniyeler sürüyor. Kıyafetleri, yüzü inkâr etse de elleri bütün itaatkârlığıyla kabul etmiş yaşlılığı. Parmaklarının ucundan kayıp gidecekmiş gibi duran poşetlere takılıyor yine gözlerim. Ekmekleri kime götürdüğünü düşünmeye başlıyorum. Kocasına, torunlarına? Sadece kendisine… Tam olarak sayamasam da bir kişi için çok fazla ekmek var poşette. Muhakkak kalabalık bir aile. Bense okuldan çıktıktan sonra tek başıma eve gidip yine tek başıma yemeğimi yiyeceğim. Hatta sade bir kahve ve meyveyle bile geçiştirebilirim yemek faslını. Tabii evden çıkmadan önce kahvaltı yapmış olsaydım… Yanımdaki kadından gözlerimi ayırıp dışarı baktığımda sıkışmış trafikte bir arpa boyu yol kat edemediğimizi görüyorum. Daha en az yarım saatimiz var. Bu yarım saatin beni bir dünya yol götüreceğini o esnada bilmiyorum. Bildiğim tek şey kornaların arasında yitip giden midemin gurultusundan anladığım kadarıyla acıkmış olduğum. Acıktıkça ekmeklerin kokusu daha çok çalınıyor burnuma. Birini kapıp ucundan kemire kemire yememek için zor tutuyorum kendimi. Halbuki yıllar var tadını bilmem. Zamanında yasak demişler çıkarmışım hayatımdan. Böyle bir dünyada, böyle insanların arasında, yasak demedikleri ama yasak olan onca şey arasında gücüm bir tek buna yetmiş işte. Ekmek kokusunu bastırmaya başlayan dumanla birlikte sıyrılıyorum düşüncelerimden. Kalkıp yakınımdaki pencereleri kapatıyorum. Yetişemediklerim için de birilerinden rica edip rahatça oturuyorum yerime. Birkaç kişi mırın kırın etse de egzoz dumanını bahane edince seslerini çıkarmıyorlar. Bu defa içeriyi cehennemi bir sıcak bürüyor. Kıyameti yaşıyoruz ama yine de dokundurtmuyorum pencerelere. Ön sıralardan bir ses çıkıyor: “Kaptan çalıştırsana şu klimayı.” Şoför ikiletmeden yapıyor adamın dediğini. Saatlerdir çalışmamış olan alet içindeki alevi büyük bir hengâmeyle yüzümüze kusunca rahatlıyor. Ardından da içerdeki insanlar. Benim içimde hâlâ bir huzursuzluk var. Rahatsız olduğum şey sıcaklık veya kalabalık değil, az önce yitirdiğim ekmeğin kokusu. Oysa otobüs sarsıldıkça poşetlerin içinden kaçıp gitmeye yeltenen ekmeklere dizlerimin engel olduğunu hissedebiliyorum. Teşekkür isteyen gözlerle bakıyorum yanımda oturan kadına, beni fark etmiyor. Peki deyip usulca dönüyorum kendime, yine en dibe. Ben zaten bu kokuyu nerde görsem tanırım diyorum bir şeyleri ispat etmek istercesine. Kime bilmiyorum. Ta çocukluğumun ilk günlerinden beri tanışırız. İki ekmek almak için gönderildiğim fırından eve dönerken birini yolda yarısına getirdiğim için azarlandığım günlerden beri. Ne olacak ki elbet unutmam diyorum. Öyle olmuyor. Büyüyorum, unutuyorum çocukluğumun en büyük zevkini. Büyüyorum hayat beni kemirmeye başlıyor yavaş yavaş. Kırıntılarımı döküyorum yaşadığım her köşeye. Korkudan büyüyen gözlerimle ayaklarımın altını kontrol ediyorum hemen. “Oh, çok şükür bir şeycikler yok.” Korkuyorum çünkü bu kırıntılar nasıl süpürülür, nasıl yok edilir bilmiyorum. Ekmek kırıntısı gibi kutsal mıdır onu da. Annem bu kadarını öğretmedi. Ya da ben öğrenemedim. Çünkü annemin bilmediği bir şey asla yoktur. Ellerim telefona gidiyor. Arayıp sorsam. Vazgeçiyorum. Cevapları istemiyorum ki. Bunu da bilir elbet annem. Sorduğumda bu yüzden susar. Ben o fırından çıkmış ekmekleri kemirmeyi ne zaman bıraktım desem, bağıra çağıra ya da ağlaya ağlaya, o yine susar. Kızmam ona. Kızamam. Kendimden bilirim çünkü en çok cevabı olanlar susar. Ama birileri bağırıyor. “Abla, abla… İnmeyecek misin?” Son durak. Yine en son ben kalmışım. Toparlanıp iniyorum, güzel olan ne varsa elimde tutmaya çalışırken bir kez daha çirkinleştirdiğimin farkına vararak.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR