İlker Karakaş: "Bu yalınlığa ulaşabilmek için uzun yıllar çok sıkı çalışmam gerekti."
29 Eylül 2018 Söyleşi Edebiyat

İlker Karakaş: "Bu yalınlığa ulaşabilmek için uzun yıllar çok sıkı çalışmam gerekti."


Twitter'da Paylaş
0

İlker Karakaş'ın dördüncü kitabı Çıkmaz Sokak, aynı zamanda bir yazarın ilk kitabında yakaladığı olgunluğun yıllar içinde nasıl sürdüğünü de gösteriyor. İlker Karakaş ile, yeni kitabından çıkıp edebiyatımıza ilişkin bazı sorular çevresinde konuştuk.

Yazar neyi yazacağına karar vermeli ve işe koyulmalı. Çok yıllar evvel verdiğim kararları uyguluyor ve istediğimi istediğim gibi yazıyorum.

Semih Gümüş: Çıkmaz Sokak dördüncü kitabın. Bu dört kitabın serüveni nasıl yaşandı? Senin öykülerin, edebiyat anlayışın nereden nereye geldi bu arada?

İlker Karakaş: Elli yaşındayım. Yarım asır. Yaklaşık otuz yıldır ara vermeden yazıyorum. Yirmili yaşlarımın hemen başında hastalandım. Korkular, ataklar, anksiyete dedikleri şey. Uzun uzun anlatmayayım, kitaplarımda hep bahsediyorum zaten. Hukuk fakültesinde öğrenciydim. Bu berbat hastalık yüzünden eve kapandım. Öyle üç beş günlüğüne ya da birkaç haftalığına değil. Neredeyse altı yıl. Korkunç bir durumdu. İşte yazmaya o zaman başladım. Aklımda olan bir şey de değildi yazmak. Lisede, orta okulda ya da üniversitenin ilk yıllarında düşünmemiştim yazmayı. Korkularla beraber kaleme sarıldım. Zaten yazmaktan başka yapabileceğim bir şey de yoktu. Bir de resim yapıyordum. Sonra anksiyetenin yanına bir de alkol belası eklendi. Bir şekilde anksiyete ile başa çıkmayı becerdim. Okulu bitirdim, avukat oldum, evlendim, bir kızım oldu. Sıkıştırdım hayatıma her şeyi. Çok ama çok kötü bir gençlikten sonra çok iyi bir evliliğim oldu. Mutlu ve başarılı bir çocuk büyüttüm. Gençliğimdeki gibi çuvallamadım yani. Şans işte. Ama hep yazmaya devam ettim. Dergilerde yayınlanan öykülerden sonra kitaplar geldi. Öyküler ve kitaplar birbirinin devamı oldu. Hepsi birbirine bağlandı. Seri oldu. Bu noktaya geldim.

ilker karakaş

SG: İlk kitabın Hennoz’da kurduğun bir dil ve dünya var. İkisi de değişmeden sürüyor sanki. Bu bir kararlılığı mı gösteriyor yoksa aynı yerde durduğunu mu?

İK: Neyi yazacağıma ya da nasıl yazacağıma yıllar önce karar verdim. Zor bir karardı. Karardan sonra uygulamak da uzun bir uğraş gerektirdi. Yazar neyi yazacağına karar vermeli ve işe koyulmalı. Çok yıllar evvel verdiğim kararları uyguluyor ve istediğimi istediğim gibi yazıyorum. Değişemem artık. Değişmek de istemiyorum. Hayatım bu. Kararlılıksa kararlılık. Yok “aynı yerde duruyorsun” diyorsanız öyle deyin. Bir şey ekleyeyim, bazen farklı bir dil ya da dünya da deniyorum ama onları hiç yayımlatmayı düşünmüyorum. Ya yok ediyorum ya da kıyamayıp bir çekmeceye tıkıştırıyorum. Ama dediğim gibi benim asıl dünyam ve yazarlığım yayımlanan dört kitabım.

SG: Bir erkek karakter, içkiyle iç içe yaşayan, kadınrlarla ilişkileri sorunlu, hayattan hoşnutsuz bir erkek. Kitaptan kitaba asıl erkek karakterin bu özellikleri sürüyor. Bu seçimin nedenleri neler?

İK: “Sen misin bu?” diyorlar. Cevap bile vermiyorum bu anlamsız soruya. Bütün öykülerin kahramanı aynı, içiyor, dağıtıyor, akşamdan kalıyor, kadınlarla bir türlü halledemediği meseleleri var. İşte kitaplarımı anlatmayayım, okurlar biliyor. Bazen tanımadığım okurlardan telefon alıyorum. El yazısıyla mektup yazan bile var bu devirde. Neyse geçenlerde birisi şey dedi. “Senin bayağı iyi bir ailen var. Kızın, eşin. İyi görünüyorsun. Bu öykülerdeki mutsuz insana pek benzemiyorsun falan.”  Konuyu tam geçiştirmek üzereydim ki bu sefer de, “Hadi gidip birkaç bira içelim” diye yüklendi. Ben de, “Ben içkiyi bıraktım” diye cevap verdim. Bu sefer iyice şaşırdı, çekti gitti. İnsanları şaşırtmak değil niyetim ama öykülerimin erkek karakteri hakkında çok fazla da şey söylemek istemiyorum. Uslanmaz alkolik, piç herifin birisi işte.     

Benim yazarken tercihim yalınlıktan yana ve söylediğim gibi bunu kolayca elde etmedim.

SG: Düzanlatımlı, yani imgelere, metaforlara pek başvurmayan, dolaylı anlamları aramayan bir dilin var. Türkçeyi iyi kullanmaya çalışan bir dil tutumu. Bunu nasıl açıklarsın?

İK: Düzanlatım diyorsun da bu noktaya gelebilmek için binlerce sayfa yırttım son otuz yılda. Yazdıklarımın çoğunu talaş sobasında yaktım. Onlarda metafor da vardı, imge de vardı, dolaylı anlamlar da vardı ve hiç de düzanlatımlı değildi. Karışıktı, anlaşılması zordu. Bu yalınlığa ulaşabilmek için uzun yıllar çok sıkı çalışmam gerekti. Fakat yanlış anlaşılmasın, çelişki de değil, metafora da imgeye de karşı değilim. Çok sevdiğim bazı yazarlar böyle yazıyor ve ben de çok beğeniyorum. Ama benim yazarken tercihim yalınlıktan yana ve söylediğim gibi bunu kolayca elde etmedim.

Memduh Şevket Esendal romancı mı öykücü mü? Bir buçuk romanı var ama bence bizim dilimizin en önemli birkaç romancısından birisi.

SG: Peki öykü mü, roman mı ağır basıyor sende?

İK: Çok iyi romanlar ve öykü kitapları var. Berbat kitaplar da var. Roman ve öykü diye ayırmamak gerek bence. Cemil Kavukçu çok iyi bir yazar. Başucumda hep var. Gece saat üçte tuvalete kalkıp daha sonra da hadi bir tane Cemil Kavukçu’dan öykü okuyup öyle uyuyayım dediğim çok zaman oluyor. Ama Cemil Kavukçu roman yazamıyor işte. Eee ne olacak? Bence Türkçenin en önemli yazarlarından birisi. İsveç Akademisi haberdar mı Cemil Kavukçu’dan? Sait Faik için de aynı duyguları besliyorum. Hadi şimdi boyumdan büyük laflar etmek istemiyorum ama Memduh Şevket Esendal romancı mı öykücü mü? Bir buçuk romanı var ama bence bizim dilimizin en önemli birkaç romancısından birisi. İyi kitap olunca roman öykü fark etmez. Ben okurları biliyorum “roman” der onlar. Ama öyle değil bence. İyi olunca ayırmazsın roman veya öykü diye.

SG: Öykü yazmakla roman yazmak arasında fark var mı?

İK: Ben hem roman yazıyorum hem öykü. Çok iyi bir yayınevim var benim. Başka yazarlar yayınevimden ötürü beni kıskanıyor. Yayınevim daha romanlarımı yayımlamaya başlamadı. 2020’de ilk romanımı yayımlayacak. Aslında elbette roman ve öykü arasında fark var ama benim romanım ilk dört öykü kitabımın devamı olacak. Evet kahraman yine aynı.

ilker karakaş

SG: Hangi yazarları izini sürerek yayımlandı bu dört kitap?  En çok sevdiğin yazar ve kitap?

İK: Etkilendiğim ve sevdiğim pek çok yazar var. Yıllar içinde bazılarını eledim kendimce. Mutlaka keşfedemediklerim de vardır. Zaman az, hayat kısa.  William Saroyan önemli. Sadık Hidayet de öyle. Dönüp dolaşır okurum Herman Hesse’yi. Sidharta’yı, Bozkırkurdu’nu. Gabrial García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabı gibi eşsiz bir kitap var mıdır bu dünyada. Esendal’ı severim. Tanpınar’ın hastasıyım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü etkisinden kurtulamadığım kitaplardan biridir.  Sait Faik derim. Başka… Şimdi burada aklıma gelmeyen daha bir sürü yazar. Haaa şey Hakan Günday var yenilerden. Müthiş adam. İçkiyi bırakmamış olsaydım birkaç kadeh içmek isterdim o adamla. Başkaları da vardır şimdi aklıma gelmeyen.

Çok iyi genç yazarlar var. Ama devamlılık önemli işte. Kaç tanesi kırılmadan, küsmeden yollarına devam edebilecek acaba…

SG: Bodrum ne olursa olsun İstanbul’a uzak. Bu senin yazarlığını nasıl etkiliyor?

İK: Başlarda çok etkiledi. Merkez İstanbul çünkü. Yayımlatmanız ve daha pek çok şey için İstanbul’da olmak gerekiyor. Eğer İstanbul’da yaşasaydım dört değil on dört kitabım yayımlanırdı. İyi ki İstanbul’da değilmişim. İlk anda cazip gibi ama değil. Bir de bu ilişkiler, diğer yazarlar, dergiler, yayınevleri. Hep aynı yerdeysen boku çıkar işin, maraz doğar. O yüzden iyiyim ben böyle. İyi ki çok fazla kitabım yayımlanmadı.

SG: Bugün bizim edebiyatımızda yazılanları izliyorsan, nasıl buluyorsun?

İK: Bir kısmını takip ediyorum. Dergilerden, internetten. Çok iyi genç yazarlar var. Gerçekten çok iyi laf olsun diye söylemiyorum. Ama devamlılık önemli işte. Kaç tanesi kırılmadan, küsmeden yollarına devam edebilecek acaba…

SG: Yazmak hayatında ne değiştirdi?

İK: Yazmak bir hayat tarzı. Benim için yemek içmek gibi bir şey. Alkolik de öyledir. Her şeyini içmek üzerine kurar. Tatilini, işini ve saire. Ben de neredeyse yirmi dokuz, otuz yılımı yazmak üzerine kurdum. Buna karar verdim ve böyle yaşadım. İyi bir hayat mıydı? Evet öyleydi. Kimisi cerrahtır, kimisi işçi, kimisi öğretmen. İlk başladığımda tanınmış olmayı ya da çok okunmayı arzu ettim. Şimdi artık öyle bir şey kalmadı. Okusunlar, okumasınlar, tanısınlar, tanımasınlar umurumda değil. Elli yıllık geçmişime bakıyorum. Yazdığım kitaplar, aldığım davalar, içtiğim tankerler dolusu içki, yağlanmış karaciğerim, boşver işte…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR