İlker Karakaş • Uzak
31 Temmuz 2018 Öykü

İlker Karakaş • Uzak


Twitter'da Paylaş
0

Bunalınca ne yaparsınız?

Ben uzaklara gitmeyi severim. Kaçmak denemez. Bodrum’dan kaçsam ne olur. Yine buraya dönmeyecek miyim? 

Bu sefer gidilebilecek en uzak noktaya gitmeliyim. 

Kars, Ardahan. Daha da. Ardahan’ın en uzak köyü. Bin sekiz yüz, bin dokuz yüz, belki de iki bin kilometre. 

İstanbul aktarmalı Kars uçağı büyük bir yay çizerek Harakani Havaalanı’na iniyor. Her taraf bembeyaz. Kar her tarafı kaplamış. Yer yer siyaha çalan gri tonlar. Karın arasında çamur içinde küçük küçük köyler. Kar fakirliği örtmeye yetmiyor. Aceleci ve asık yüzlü insanlar. 

Uzaktan köye yaklaşıyorum. Karlar içinde koyu tonlar. Öylece hareketsiz duruyor köy. Yaklaştıkça sis dağılıyor. Yine meydana çıkıyor köy. Kim oturuyor orada. Ne yer ne içerler? Kurnazlar mı? Misafirperverler mi? 

Köy orada.

İnce ve düz bir yol kıvrımlar yaparak köye ulaşıyor. İki üç kilometre var önümde. Belki daha çok. Tepemde kargalar uçuyor. O kadar çok karga var ki. Kim yaşıyor bu köyde. Yaşadığım yere iki bin kilometreden daha uzak burası. 

Soğuk. Kargalar kayboldu. Birazdan gelirler. Köye yaklaştım. Durgun, yalnız, sisli, sessiz ve yaşlı. Belki yoksul, mutsuz. Belki de tersi. Ama yaşıyor. 

Börk’ü geçiyorum. İşte yüce Mağlise orada. Bu ülkede Mağlise’yi kaç kişi görmüştür. Köyün yanı başında yükselen Mağlise Dağı. 

Kar başladı. Eldivenlerimi giyiyorum. Küçücük taş eve giriyoruz. Pencerenin önünden iki at geçiyor. 

Çok uzaktan geldim. Yemek hazırlamışlar. Kaz etli hengel yapmışlar. Yanında kor kete... Ben gagala da istiyorum. Bir de et. Çemenin kokusu şimdiden burnuma geliyor. Kilo alıp döneceğim Bodrum’a. 

Yemekten sonra evin önüne çıkıyoruz. Kar havayı yumuşatmış. Mağlise tarafından bir adam geliyor. Hiç acelesi yok. Yavaş yavaş geliyor. Yaklaştıkça fark ediyoruz. Elinde bir torba var. Zorlanıyor torbayı taşımakta. Sonra yanımıza gelip yükünü bırakıyor. Merhabalaşıyoruz, el sıkışıyoruz. Zayıf, kısa boylu. Çok uzun yıllardır ilk kez köye geliyor. O da benim gibi misafir. 

Çay koyuyorlar önüne. Kaçmak için mi gelmiş. Her şey yavaş burada. Çayı yavaş içiyor, konuşurken yavaş konuşuyor, torbayı yavaş açıyor. İçinden küçük bir mezar taşı çıkıyor. Şaşırıyorum. Yanımda oturanlar şaşırmıyor. Soruyorlar.

“Mezar taşını nerede yaptırdın?”

“Hanak’ta.”

Minibüs Börk’e kadar gelmiş. Börk’ten bu yana yürüyor. Yorulmuş. 

Hanak’ta bir mezarcıyla pazarlık yapmış. Parayı ödemiş. 

“Ben mezar taşını aldım geldim. Mezarcı da biraz sonra gelecek, mezarı yapacağız.”

Bu sefer ben soruyorum. 

“Mezarcıyı tanıyor muydun?”

“Hayır, tanımıyorum.”

“Hanak’ta mı tanıştınız?”

“Evet.”

“Nasıl tanıştınız?”

“Mezar taşını yaptırdığım yerde tanıştık.”

“Mezar taşını yapan adam mı tanıştırdı?”

“Hayır, o da tanımıyor. Ben mezar taşını yaptırırken geldi. Konuştuk, Ben mezarı yaparım, dedi. Kaça yaparsın, dedim. Malzemesiyle beş yüz, dedi.”

“Sen de parayı ödedin mi?”

“Peşin istedi, ben de ödedim.”

“Adamın adı ne?”

“Bilmiyorum.”

“Yeri belli mi?”

“Belli değil.”

“Telefonu var mı?”

“Yok.”

Öğlen olmak üzere. Oturuyoruz. Yaşadığım yere iki bin kilometre uzaktayım. Çay içiyoruz. Beş kişiyiz. Uzaktan gelen ben varım. Bir de mezar taşıyla gelen Soybeg. 

Soybeg babasının mezarını yaptırmaya gelmiş. Babası geçen yıl ölmüş.

“Ya gelmezse mezarcı,” diyorum.

Kimse yanıt vermiyor. Kılı kıpırdamıyor kimsenin. 

“Parayı da peşin vermişsin. Adamı da tanımıyorsun. Ya parayı cebine attıysa?”

Herkes tepkisiz. Çay dolduruyorlar. Ermeni bir ustanın belki de yüz yıl önce yapmış olduğu taş ocağın köşesine mezar taşı dayanmış bekliyor. 

Mezarcı gelecek, mezarı yapacak, mezar taşı dikilecek.

Soybeg bunun için gelmiş. Babasının mezarını yaptırmaya.

Ben niye geldim?

Yeniden kar başlıyor. Bu havada mezar yapılmaz. 

“Karlı havada mezar yapılmaz,” diyor birisi.

“Belki de mezarcı hiç gelmez,” diyorum.

Soybeg sakin.

“Gelir,” demiyor. Cevap vermiyor. Duymamış gibi.

Kar diniyor. 

“Dindi kar,” diyor.

Sonra Mağlise’nin eteklerinden kıvrılarak gelen yoldaki eski kamyoneti görüyoruz. Kamyonet evin önünde duruyor. 

Soybeg, “Mezarcı geldi,” diyor. “Karanlık olmadan yapalım mezarı.”

“Kar yağmaz mı?” diyorum.

“Yağmaz,” diyor.

Mezarı yapıyorlar. Kar yağmıyor. Mezar taşını mezarın üstüne dikiyorlar. Soybeg babasının mezarını yaptırmaya gelmiş. Görevini tamamladı. Geri dönecek. Benim de dönmem gerekiyor.

Kars-İstanbul uçağı. Sonra İstanbul-Bodrum uçağı...

Konuşmuyorum hiç kimseyle. 

Uzaktaki köy aklıma geliyor.

Kaç kişi yaşıyor o köyde?

Umutları var mı, arzuları. Mutluluğu ve huzuru engelleyen doyumsuz istekleri var mı. 

Bilmiyorum. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR