Imre Kertész: “Her yer Auschwitz!”

Imre Kertész: “Her yer Auschwitz!”


Twitter'da Paylaş
0

Toplama kamplarından bugüne büyük tanıklık.

Nazi dönemindeki Soykırım ve sonrasıyla ilgili yarı özyaşamöyküsel yapıtlarıyla tanıdığımız, 2002 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, Macar yazar Imre Kertész, bugün seksen dört yaşında ve Parkinson hastalığına karşı verdiği savaşımın son evrelerinde. Kadersizlik, Doğmayacak Çocuk İçin Dua, Fiyasko, Tasfiye, Polisiye Bir Öykü ve Dosya K. gibi belli başlı kitapları Can Yayınları’nca Türkçede de yayımlanan Kertész’le yapılan belki de son söyleşi Paris Review dergisinin Yaz 2013 sayısında yayımlandı. Söyleşiyi yapan Luisa Zielinski, görüşmeyi Kertész’in rahatsızlığından ötürü iki oturumda tamamlayabildiklerini, uzun süredir Berlin’de yaşayan ünlü yazarın söyleşi sırasında zaman zaman zorlandığını söylüyor. Kertész, çok iyi Almanca konuşmasına karşın, soruların Almancadan Macarcaya, yanıtların Macarcadan Almancaya çevrilmesi için yakın dostu, oyuncu, yönetmen ve şair Can Togay’dan yardım almış. Can Togay ise hiç de yabancımız değil. 1950’li yıllarda siyasal baskılar yüzünden Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Necil Togay ile Gün Benderli’nin oğlu. Macar edebiyatından dilimize çeviriler yapan Gün Benderli de, aynı zamanda Kertész’in Dosya K. adlı yapıtının çevirmeni. Kertész’in, İkinci Dünya Savaşı sırasında henüz on dört yaşındayken başka Macar Yahudileriyle birlikte, Nazi işgali altındaki Polonya’da bulunan Auschwitz toplama kampına, oradan da Almanya’daki Buchenwald kampına gönderilmesi, oralarda yaşadıkları ve tanıklıkları, 1945 Mayısı’nda Macaristan’a döndükten sonra sosyalist yönetim altındaki toplumda tanık olduğu baskılar, giderek kendi deyişiyle “iki totalitarizm” döneminde yaşananlar, onu yazmaya yönelten temel etkenler olmuş ve yapıtlarının harcını oluşturmuştur. Kertész, Zielinski’nin sorularını yanıtlarken, hem yazarlığa nasıl başladığı, hem de başta Kadersizlik adlı ilk romanı olmak üzere yapıtları konusunda okurlarını yakından ilgilendirecek ipuçları veriyor. Zielinski, Kertész’in, günümüz dünyasının büyük bir bölümünü yorumlarcasına, “Auschwitz her yerde!” demekten kendini alamadığını söylüyor.

Celâl Üster

imre kertesz

Edebiyatla nasıl tanıştınız? Ailenizde yazar var mıydı?

Ailemde yazar yoktu. Gerçek anlamda bir tanışma da olmadı. Sanırım, her nasılsa, altı yedi yaşlarındayken düştüm edebiyatın içine. Bir gün bana ne hediye istediğimi sormuşlardı; ben de, nedendir bilinmez, bir günce defteri isterim demiştim. Çok güzel bir defterdi, o kadar güzeldi ki pisletmek istememiştim. Zamanla, bir şeyler yazmaya başladım, ama sonunda kâğıda döktüklerimden hoşlanmaz oldum. Böylece, yazmış olduklarımı geliştirmeye koyuldum. Galiba insan kendi metinlerini düzelterek, kendi metinlerinin üstünde kalem gezdirerek yazar oluyor. Sonra birden, bir de baktım, gerçekten yazar olmuşum.

Ne zamandı bu?

Yirmi dört yaşındaydım. Bunu pek çok kez yazmışımdır – sokakta yürürken birden farkına vardığım o ânı.

Az angol lobogó (İngiliz Bayrağı) adlı öykü kitabınızda geçen o an mı?

Evet, gerçi Fiyasko’da da geçer. Aslına bakarsanız, yazmaya başlamak benim için fazla bir anlam taşımıyordu. Yazar olmayı karşılayacak kadar param yoktu. Açıkçası bir kalemim bile yoktu.

Peki, koşullar bu kadar elverişsizken, sizi edebiyat yaşamına çeken ne oldu?

Bu konuda bir ömür boyu konuşabilirim, bu konu üstüne sayısız kitap yazabilirim. Ama bu hikâyelere bir dalarsak bir daha içinden çıkamayız. Aslında biz yazarlar bunu kimseye anlatmamalıyız. İşimizin mahremiyetini korumalıyız, uğraşımızı gizliden gizliye yürütmeliyiz. Çünkü biz yazarlar belirli bir biçimde düşünüp duyumsarız… Yazmak hayatımı değiştirdi benim. Varoluşsal bir boyutu var yazmanın ve bu her yazar için geçerlidir. İster ressam olsun, ister yazar, her sanatçının bir uyanış ânı, onu sımsıkı saran bir düşünceyi yakalayıverdiği bir an vardır. Benim yaşadığım değişim profesyonel anlamda bir değişim değildi – derin bir uyanış ânıydı. Auschwitz’te bir yıl alıkonuldum. Oradan, birkaç alaycı hikâye dışında, hiçbir şey getirmedim; bu da utanç verdi bana. Kaldı ki, bu yeni deneyimle ne yapacağımı bilmiyordum. Çünkü bu deneyim edebi bir uyanış değildi, profesyonel ya da sanatsal bir içebakış sağlamıyordu. Tam olarak ne istediğim konusunda en küçük bir fikrim yoktu ve bunu bulup çıkarmak bir mücadeleyi gerektiriyordu. Ama o zaman bile yazmak benim mesleğim değildi. Yazmanın temel ilkelerini öğrenmek bile uzun zamanımı aldı.

İlk romanınız Kadersizlik üstünde on üç yıl çalışmışsınız.

Evet, doğru. Ama bu, ille de her gün sabahtan akşama kadar romanımla uğraştığım anlamına gelmez… Yine de, uğraştım elbette! O sıralar çok zor günler yaşıyordum. Komünist yılların baskıcı ortamı, yapmak istediğim şeyi gizlememi gerektiriyordu. O yüzden, ilk cümlelerin biçimlenmesi, ne istediğimi anlamam uzun zaman aldı. Ama bir roman yazmak istediğimi baştan beri biliyordum. Cümleler döktürmek istediğimi biliyordum. Ve beni her şeyden çok ilgilendiren, gerçekliğini sözcüklere dökmenin çok zor olduğu, içinde yaşadığım totaliter sistemlerdi.

imre kertesz

Kadersizlik’i 60’lar ve 70’lerde yazdınız, ama Soykırım’ı ele alıyor. Romanın hayat bulmasında hangi tarihsel epizot daha çok etkili oldu?

Evet, romanın tümünü komünist dönemde yazdım. Neler söyleyeceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu, ama ilk önce bir dil, bir biçim, son olarak da bir konu yaratırken zorlandım. Belirli bir varoluşu, totaliter bir sistemde yaşama deneyimini incelemek istiyordum. Ama bunun üstesinden biçemsel olarak nasıl gelinebileceği açık değildi kafamda. Çiziktirdiklerimden bir dil, yeterince güçlü ve belirgin bir dil oluşturmam gerekiyordu. Romanın adının çağrıştırdığı bir sürü şeye bir şey daha eklemekle yetinmek istemiyordum. Kaldı ki, o totalitarizm döneminde yaşayan herkesin, başarılı, iyi kazanan bir yazar olmakta zorlanacağını seziyordum zaten.

O yıllarda geçinmek için ne yaptınız?

Bir dostum operetler yazmamı önerdi, ben de öyle yaptım. Çok başarılı bir Broadway yazarıydı; gel gör ki, asla onu örnek almak gibi bir niyetim yoktu! Dostum bir gün bana geldi, bunu anlamalısınız – karımla birlikte yirmi sekiz metrekarelik bir dairede yaşıyordum. Arkadaşım nasıl bir hayat yaşadığımızı gördü ve gerçekten açlıktan ölmek isteyip istemediğimi sordu. Doğrusu, hiç de öyle bir isteğim yoktu. Bunun üzerine, benim de operetler yazmamı önerdi. Operet yazma konusunda hiçbir şey bilmiyordum, ama diyalog nasıl yazılır biliyordum. Böylece olay örgüsünü birlikte kurma konusunda anlaştık, sonra da ben onun yönlendirmesiyle diyalogları yazdım, çünkü yaptığım işi gerçekten kavramış değildim. Neyse ki, esnek biçemler kullanabilecek kadar şanslıydım, o yüzden isteneni aynen yerine getirebiliyordum. Oysa o tutkusunun kölesiydi.

Semprún yanlış bir teknik seçmişti, yalnızca en çarpıcı olayları anlatıyor ve olayların seyri içinde zamansallığı bozuyordu.

Bu işi Kadersizlik üstüne çalışmanızla birlikte nasıl yürüttünüz?

Akşamları o dostumun evinde oluyordum, operetlerden ve bir sürü şeyden konuşuyorduk, ama birden aklıma romanım düşüyordu. Bir cümle geliyordu aklıma. Ondan hiç söz etmiyor, öylece oturuyordum… “Turbu havuçtan daha çok severim” gibisinden bir cümle, bildirimsel ve sıradan – şimdi cümleyi tam olarak yeniden kuramam, ama bir an geldi, romanımın yönteminin bu olacağı kafama dank etti. Ne kadar önemsiz ve sıradan olursa olsun, romanın temel ilkesini, yeni bir dil oluşturmam gerektiğini açıklığa kavuşturuyor. Tek bir cümlenin yapılacak tüm bir işe hayat vermesi çok komik. Göz önüne almam gereken üç ana etken vardı: dil, biçim ve olay örgüsü. Özellikle, kahramanı bir oğlan çocuğu olduğu için kolaylıkla acıklı ve dokunaklı bir kitaba dönüşebilecek bir roman yazmaya başlamak üzere olduğumun ayırdındaydım. Ama tam da, diktatörlüklerde yaşayan herkes çocuksu bir bilisizlik ve umarsızlık durumunda kaldığı için kahramanımı oğlan çocuğu olarak seçmiştim. O yüzden, yalnızca belirli bir biçem ve biçim yaratmak zorunda değildim, aynı zamanda zamansallığa da çok dikkat etmem gerekiyordu. Kadersizlik üstünde çalışırken, Semprún’un Büyük Yolculuk’u Budapeşte’de yayımlandı. Gerçi kitap büyük övgü aldı, ama yine de Semprún yanlış bir teknik seçmişti, yalnızca en çarpıcı olayları anlatıyor ve olayların seyri içinde zamansallığı bozuyordu. Gösterişli bir yöntemdir bu, ne var ki sahici değildir. Bir çocuğun öyküsünü anlatıyorsanız, ona uygun düşen bir zamansallık kurmanız gerekir, çünkü kendi yaşamında hiçbir aracısı olmayan çocuk her şeye katlanmak zorundadır. O yüzden, Semprún’un kitabı övgüleri toplayadursun, anlatmam gereken öyküye bağlı kalacaksam, yalnızca çarpıcı ve olağanüstü anları yeğlemek yerine, baştan sona, kahramanımın kendini içinde bulduğu bir durumu –herhangi bir durumu– dile getirmem gerektiğini anladım. Örneğin, Auschwitz’deki trenlerin boşaltıldığı o ünlü yirmi dakika. Tam o kadar sürmüştü ve o yirmi dakikada pek çok şey olmuştu.

Nazi rejimi o denli amansız bir hızla işleyen bir mekanizmaydı ki “devam etmek” salt hayatta kalmak anlamına geliyordu.

Nobel konuşmanızda, “Her sabah içine uyandığım tiksinti ve bunaltı, o saat, anlatmayı düşündüğüm dünyaya yönlendiriyordu beni,” demiştiniz. Yazmak bu durumu yatıştırdı mı?

Bana tümden yabancı, hiçbir kurtuluş umudu olmadan her gün yeniden yaşamak zorunda olduğum bir dünyada boşluktaydım. Bu Stalinci Macaristan için geçerliydi, ama Nasyonal Sosyalist yönetim altındaki Macaristan için daha da geçerliydi. Bu ikincisi o duyguyu daha da şiddetli bir biçimde uyandırıyordu. Stalincilikte, eğer becerebiliyorsanız, yalnızca devam etmek zorundaydınız. Buna karşılık, Nazi rejimi o denli amansız bir hızla işleyen bir mekanizmaydı ki “devam etmek” salt hayatta kalmak anlamına geliyordu. Nazi sistemi her şeyi yutuyordu. O kadar etkili işleyen bir aygıttı ki, çoğu insan yaşadığı olayları anlama şansını bile bulamıyordu. Benim için, edebi açıdan, üç evre vardı. Birinci evre, Soykırım’ın hemen öncesidir. Zor zamanlardı ama bir biçimde baş edebiliyordunuz. Primo Levi gibi yazarlar tarafından anlatılan ikinci evre, böylesi olaylara tanık olanların tüm şaşkınlığı ve dehşetiyle içeriden seslendiriliyormuşçasına, in medias res1 anlatılır. Bu yazarlar, olup biteni, herhangi bir insanı –en azından eski değerlere bağlı kalmayı sürdüren bir insanı– çıldırtacak bir şey olarak anlatıyordu. Ve olup bitenler, tanıkların üstesinden gelme gücünü aşıyordu. Karşı koymak için ellerinden geleni yapıyorlar, ama yaşananlar geri kalan yaşamlarına damgasını vuruyordu. Üçüncü evre, Nasyonal Sosyalizmden sonra ortaya çıkan ve eski değerlerin yitip gidişini inceleyen edebiyat yapıtlarıyla ilgilidir. Jean Améry ve Tadeusz Borowski gibi yazarlar, yapıtlarını, geçmişi zaten bilen ve eski değerlerin anlamını yitirdiğinin ayırdında olan insanlar için tasarlıyordu. Aslolan, bu denli büyük acıların arasından yeni değerlerin yaratılmasıydı, ama bu yazarların çoğu bu çaba içinde kaybolup gitti. Yine de, edebiyatta kökten bir gelenek armağan ettiler bize.

imre kertesz

Kendi yapıtlarınızı da bu kökten geleneğin bir parçası olarak görüyor musunuz?

Evet, görüyorum, ama şimdi beni yapıtlarım mı, yoksa hastalığım mı öldürecek, bilmiyorum. Eh, hiç değilse, elimden geldiğince uzun süre devam etmeye çalıştım. Eh, geçmişle hesaplaşma çabası beni bugüne kadar öldürmediğine göre, anlaşılan şu burjuva hastalığından öleceğim – şu alabildiğine burjuva Parkinson yüzünden ölmek üzereyim.

Bütün o dehşet verici olayları yaşamakla kalmadım, aynı zamanda onları dayanılır anlatmayı başardım.

Yazmak, hayatta kalmanın, varlığını sürdürmenin bir yolu mu?

İnsanın o acımasız totaliter sistemde varlığını nasıl sürdürebileceğini anlamak için kendi hayatımı kullandığımı söyleyebilirim. İntihar etmek istemedim, ama doğrusu yazar olmak da istemedim, en azından başlangıçta. Yazar olma düşüncesini uzun süre dışladım, ama zamanla yazmam gerektiğini, tanığın yaşadığı şaşkınlık ve dehşeti yazmam gerektiğini fark ettim – Bize yapacağınız bu mu? Böyle bir şeye karşın nasıl hayatta kalabilir ve de onu nasıl anlayabiliriz? Bakın, Auschwitz’de tutuklu kaldığımı ve bugün bir Nobel Ödülüm olduğunu yadsımak istemiyorum. Bundan ne anlamalıyım? Hayatta kalmış ve hayatta kalmayı sürdürüyor olmamdan ne anlam çıkarmalıyım? En azından olağandışı bir şey yaşadığımı düşünüyorum, çünkü bütün o dehşet verici olayları yaşamakla kalmadım, aynı zamanda onları dayanılır, kabul edilebilir bir biçimde, ama yine de bu kökten geleneğin bir parçası olarak anlatmayı başardım. Bu cehennemin üstesinden gelebilecek kadar cesur olanlarımız –Borowski, Shalamov, Améry– çok fazla değildi. Yazmak, bu yazarların gözünde, her zaman intihara bir giriş olmuştur. Jean Améry’nin silahı her zaman yanındaydı, hem yazılarında hem de hayatında, her zaman yanındaydı. Ben bütün bunları atlatmış, Gorgo’nun başını2 görmeme karşın insanlara insancıl bir dilde ulaşan bir yapıtı tamamlama gücünü bulmuş bir adamım. Edebiyatın amacı insanları eğitmek ve eğlendirmektir, o yüzden onlardan ürkünç görüntülerle cebelleşmelerini isteyemeyiz. Gerçi ben Soykırım’ı böyle gösteren bir yapıt yazdım, ama korkunçlukların çirkin edebiyatını yapmadan.

Belki yazmanın kendisinde bir kurtarıcılık vardır…

Herkes için değil.

Ya sizin için?

1954’te, korkunç bir dünyada yaşamış olduğumu fark ettiğimde çok şaşırmıştım. Ne ki, o dünyadan geriye hiçbir şey kalmamıştı – birkaç anekdot, birkaç ilginç hikâye, işi alaya vurmalar falan, hepsi o kadar. Elimde işleyebileceğim müthiş bir malzeme olduğunun ayırdına vardığımda mahvoldum. Karar vermem gerekiyordu: kendimi totalitarizm ve toplama kamplarında bu ahlaksal eğitimi almış biri olarak kabul etmek istiyor muydum, yoksa hayatımdaki bu hikâyelerin önünü mü kesecektim? O çekinmeden açıkça söyleme ânını yakalamamış olsaydım, o öyküleri unutacaktım. Küçük burjuva bir ailede büyüdüm, demekle yetinen biri olup çıkacaktım. Talihsizliğe uğramış ve Auschwitz’e gönderilmiştim. Orada bana yardım edenler de olmuştu, yardım etmeyenler de. Hepsi de çöp sepetine atılmaya hazır bütün o kâğıt parçacıklarıyla baş başa kalabilirdim. Ama onlar çöp değildi, o yüzden o öyküleri yazmak için hayatımı tehlikeye atmam gerekiyordu. Bununla paçayı kurtaracağımı da ummuyordum. Yaşadıklarım edebiyata girmek için ödediğim bedeldi. Hakikati tırnaklarımla kazıyarak söküp almaya, anlatılamayacak bir öyküyü anlatmaya çalıştım.

O günlerde çok okuyor muydunuz?

Tüm dünya edebiyatını yutarcasına okuyordum. Aslında klasikleri okulda okumuş olmam gerekirdi, ama o günlerde o kitapları edinmek kuş kusuz zordu. Ama daha sonraları Macar hükümeti, bütün o yapıtları yayımlayarak ve yüksek tirajlarla ucuz basımlarını yaparak meşruluk kazanmaya çalıştı. Ne yazık ki, bunlar arasında modernist edebiyatın yapıtları yoktu, o yüzden kendi dünya görüşümü, edebiyatta nereden yola çıkacağımı oluşturmak bana kaldı. İlk romanımın her bir bölümü üstünde çalışmak yıllarımı aldı.

Bugünlerde nasıl yazıyorsunuz?

Alengirli bir soru, çünkü artık bilgisayar kullanamıyorum. Aslında elle de yazamıyorum. Ama hayatım boyunca yazdıklarım var – güncelerim, denemelerim, Tasfiye. Bütün bunlardan sonra yeni bir şey yazmam gerekmiyor artık. Yapıtlarımı tamamladım.

O zaman son romanınız Tasfiye üstüne konuşalım. İlk esin kıvılcımı neydi?

İlk başta bir oyun yazmaya niyetlenmiştim. Roman yazmayı bitirdiğim kanısındaydım. Ama 1990’daki rejim değişikliği sırasındaki o ânı, dramatik bir değer taşıdığına inandığım o ânı betimlemek istiyordum. Sonra birden yanıldığımı anladım; ben oyun yazarı değildim, sahneye özel bir ilgi de duymuyordum. Sahne, önümde bir engeldi sanki. O nedenle oyunun taslaklarını yırtıp attım; bunun, küçük çaplı bir büyük romanın konusu olduğunu anlamıştım. Farklı insanların rejim değişikliğinin üstesinden nasıl geldiklerini incelemek istiyordum. Pek çok insanla tanışmış, yaşam öykülerini okumuş, çoğu yalanlarla dolu olan öykülerini dinlemiştim. Bir muhbirler toplumuydu. Ama bana çekici gelen, bunu Auschwitz’in mirasıyla birleştirmek oldu. Bir anahtar figür bulmaya çalıştım. Bir toplama kampında yaşamamış, ama hayatına toplama kampının karaltısı düşmüş biri. İşte o zaman, Judit ve B. karakterlerini buldum; meslek yaşamı bir fiyasko olan editör ve intihar eden yazar. … Tamam, bu kadar yeter. Bu benim son söyleşimdi.

Şimdilik mi?

Sonsuza kadar. Artık bitti.

Türkçesi: Celâl Üster


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR