İnsan Kaçkını
12 Ekim 2019 Öykü

İnsan Kaçkını


Twitter'da Paylaş
0

Bir buçuk yıl olmuş ben insanları terk edeli. Terk etmek derken fiziksel varlığımla onlardan uzaklaşmaktan bahsetmiyorum. Görünmeyen kurallarla birbirimize bağlı olduğumuz o gizli ama herkesin bildiği oluşumdan ayrıldım sadece. Yoksa yine kırk beş yıldır yaşadığım bu kirli, kalabalık ve gürültülü şehirde yaşıyorum, yine her sabah ağzına kadar insan dolu otobüsle işe gidiyorum, hafta sonları mahalledeki berberle memleketi kurtarmanın çarelerini arıyoruz yine. Gerçi onun da son zamanlarda benden tedirgin olmaya başladığını hissediyorum. Nasıl olmasın ki? Yıllardır aynı sorulara aynı cevapları almaya alışmış kulakları farklı şeyler duyuyor artık benden. Bu da sohbetimizin beklenmedik sürprizlere kapalı, o yeknesak konforuna zarar veriyor. İnsanlar duymak istediklerini söylemenizi isterler sizden hep. Soru sorarken beklentileri sizden bir cevap almak değil onaylanmaktır sadece. Misal geçen hafta ben buna traş olurken, Sezgin Bey geçti dükkanın önünden. Bizimki ardından bakarken başladı hemen:

– İyice orospulara sardırmış diyorlar bunun için. Ee, tabii adam da haklı. Karısı ikinci çocuktan sonra iyice bıraktı kendini. İlgi de kalmıyor çocuktan sonra. Annelik ağır basıyor. Adam da ilgiyi başka yerlerde arıyor tabii. Öyle değil mi?

Tahmin edeceğiniz gibi bu bir soru değil. Berberim bana onay isteği gönderiyor sadece. Eski ben olsa bu soruya yüzyıllardır kullanılan aynı cevabı verirdi:

– Elbette öyle, sen ilgilenmezsen ilgilenecek birileri çıkar.

Ama hayır öyle demedim. Sezgin şerefsiz herifin biri, alçak namussuz adam dediğimi sandınız belki ama onu da demedim. Sadece şu sözler döküldü dudaklarımdan:

– Mesele o değil, mesele fahişelerin haddinden fazla güzel olması.

Bunu o kadar doğal bir şekilde söylemiştim ki kendim de şaştım. Süleyman elinde makas bir süre hiç hareket etmeden bana baktı. Sanırım sözlerimi kafasında önceden hazırlanmış şablonda bir yerlere oturtmaya çalışıyordu. Neden sonra toparladı kendini.

– İlgi olmayınca adam da ne yapsın yani mecbur diye yineledi sanki beni hiç duymamış gibi ve işine devam etti.

Bana bir şey oldu dostlar. Yıllarca tıpkı bir bilgisayar gibi, önceden yazılmış kodlara göre çalışan beynim şimdi sanki bağımsızlığını ilan etmiş gibi. Birileri durmadan bir şeyler fısıldıyor sanki kulağıma, aslında hiç duymak istemediğim şeyler. Duymak istemiyorum çünkü biliyorum ki bu şeylerin bana hiç bir faydası olmayacak, aksine rahatım kaçacak büsbütün. Ama işte engel olamıyorum kendime, haykırmak istiyorum bazen. Aslında herkesin bildiği ama kendinden bile saklamaya çalıştığı şeyleri. Akşam eşimle televizyonda haberlerde hırsızın biri kendini acındırıyor. İşsizim param yok o yüzden çalıyorum ağabey diyor. Hayır güzel kardeşim o yüzden değil, çünkü güzel yaşamak istiyorsun, güzel arabalara binmek, güzel kadınlarla beraber olmak istiyorsun. Ve haklısın Allah kahretsin diye haykırıyorum. Tabi içimden, yoksa sevgili karım delirdiğimi düşünüp beni bir psikiyatra götürmek isteyebilir. Hani şu karşınıza oturup her söylediğinize kafa sallayıp not alan tiplere. Bu kadar rağbet görmelerinin sebebi siz ne söylerseniz söyleyin hiç tepki vermeden kabullenmeleri. Yaptığın yanlışların nedeni sen değilsindir. Şu çocuklukta yaşadığın travmalar yüzünden hep. Oysaki bazen sebep yoktur sadece bir orospu çocuğusundur. Çünkü öyle olmak istersin.

Askerde bir laf vardır: Bahane göt gibidir herkeste bulunur derler. Doğrudur, bir şeylerin ardına sığınmazsak çırılçıplak açıkta kalırız. Siyaset, din, spor, boşalmak için yapılan seks... Hayvanlar bu konuda bizden daha dürüst. Bir köpek her zaman köpeklik yapar. Kendisinden beklendiği gibi. Maymun maymun gibi davranır. Yılan sadece yılandır. Ama insan yerine göre bazen maymun, bazen köpek bazen de yılan olabilir. Doğasını reddeden tek canlıdır insan. İşte ben bunu bıraktım dostlar. Tüm bu laf kalabalığının arasında anlatmaya çalıştığım bu. Nasıl desem sanki, beynimin içinde

İşyerimde yan masada çalışan kadın sıkıntıdan sürekli kilo aldığını söylüyor. Oysa mesele bu değil. Mesele yemeklerin haddinden fazla güzel olması. Çikolata bu dünyadaki belki de en lezzetli şey ama aynı zamanda seni insülin bağımlısı yapabilir. Tanrının çok değişik bir çalışma şekli var. Tavşana tut tazıya kaç der gibi.

Kuzenimin oğlu üniversiteyi kazandı ben hiç sevinmedim. Çünkü bizim oğlan kazanamadı. Çok ayıp değil mi, kendimiz çukurun en dibine yuvarlansak bile başkaları oradan çıkabildiği için sevinmemiz gerekir. Hayır efendim ben o kadar ulvi bir insan değilim. Kendim iyi durumdaysam ancak başkalarının iyi olmasını yine de istemiyorsam ayıp olan budur işte. Ya da değildir. Her neyse, son zamanlarda bu düşüncelerim o kadar yoğunlaştı ki, artık beynimin içindeki fısıltılar olmakla kalmayıp dışarı taşmaya başlamışlar ama haberim olmamış. Birkaç tanıdık beni sokaklarda kendime kendime söylenirken görmüş. Ne yapayım kendimi tutamıyorum artık, adamın biri yanında köpeğiyle kasap dükkânına giriyor. Ben hemen atılıyorum, Çin'de de köpek kasapları varmış diyorum, adamlar ağzının tadını biliyor değil mi? Bir meczuba bakarmış gibi yüzünü buruşturarak bakıyor bana. Belki de bir meczuba bakıyor. Az ileride bizim mahallenin sevimli kedisi Pofuduk'a rastlıyorum, Pofuduk’un ağzında bir şey var en az onun kadar sevimli bir güvencin son nefesini veriyor kediciğin dişleri arasında.

Bu manzara içimdeki yabancıyı daha da azdırıyor sanki. Hoş, artık çok da yabancı gelmiyor bana.

Böyle söylene söylene bizim apartmanın önüne kadar geliyorum. Apartman görevlisi Abdullah kapının önünde üstü başı perişan yaşlı bir kadıncağızla sohbet ediyor, kadının eline bir kaç kuruş sıkıştırırken gülümsüyor, kadın da ona gülümsüyor ve uzaklaşıyor.

– Allah kimseyi darda koymasın ağabey diyor bana . Fakirlik kötü şey.

– O da lazım Abdullah diyorum bir taraftan kendime lanet ederek. Ama tutamıyorum ki, kelimeler mermi gibi namluya sürülmüş bir kere. Susturamıyorum kendimi.

– Fakirler olmasa nasıl "iyilik" yapacağız söylesene. Kime sadaka vereceğiz. Artarak devam etsin inşallah.

Abdullah yüzüme hüzünle bakıyor, gerçekten de benim için üzüldüğünü hissediyorum.

– Sen insanlıktan çıkmışsın ağabey diyor, dökülen sonbahar yapraklarını merdivenlerden süpürmeye devam ederken.

"İnsanlıktan Çıkmak", ha ha ha evet, kırk yıl düşünsem daha güzel anlatamazdım vaziyeti.

Bundan sonrası biraz puslu..

Eşimin dediğine göre apartmanda bir aşağı bir yukarı koşmaya başlamışım. Kapıları filan yumruklamışım.

“Atın ulan maskelerinizi, fena tufaya getirmişler hepimizi. Bir kere içinizden geleni söyleyin. Bir kere, bir kerecik olsun aklınızdakileri değil hissettiklerinizi söyleyin, gerçekleri haykırın. Bitsin bu tiyatro artık! Yeter! Yeter! Oyuna getirmişler ulan bizi. Kime diyorum ki sizde oyunun içindesiniz zaten” filan gibi ipe sapa gelmez saçma şeyler haykırmışım.

İşte böyle. Maskeleri sıyırdıkça, sıyırdım.

Şimdi onlardan birinin karşısında oturuyorum. Güzel ve kendinden emin görünüyor. Çocukluğunuzu anlatın bana, diyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR