İntizar
2 Ağustos 2019 Öykü

İntizar


Twitter'da Paylaş
0

Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmedi.

– Ernest Hemingway

Kenti ikiye ayıran Manzanares, gök renginin koyu tonlarında, binaların siluetini yansıtamayacak kadar bulanık, bir intizar halinde sessiz, ne yöne akacağı fark edilmeyecek kadar cansızdı. Nehrin doğusundaki yeşil alanda, çimenlere uzanmış insanlar, köpekleriyle koşturanlar, bebek arabalarıyla gezinen çiftler var. Kiremit rengi ahşap bankta genç bir kadın oturuyor. Karşı kıyıdaki otelde hâlâ uyuyor olduğunu düşündüğü erkek arkadaşıyla iki gün önce geldi bu şehre. Sabahın serinliğiyle kulakları kızarmıştı, şimdi güneş yavaş yavaş ısıtıyor ürperen bedenini.

Affedersiniz, dedi banka yaklaşan adam. Oturabilir miyim. Genç kadın çantasını aldı yana kaydı. Adam bebek arabasını bankın önüne çekti, bebeğin yüzünü kapatan ince battaniyeyi araladı, banka oturdu.

Güzel bir gün, Madrid sabahları harikadır, dedi adam.

İspanyolca bilmiyorum, dedi kadın Amerikan aksanıyla.             Adam İngilizce tekrarladı.

Bulutlu bir sabah, dedi kadın. Amerikalısınız!

Evet, New Jersey. İki yıldır buradayız.

Güneş bulutların ardından kendini göstermeye başladığında bebeğe baktı kadın. Tel tel sarı saçları var. Uyuyor. Yüzüne güneş ışıkları değdiğinde gülümsedi bebek, gamzelerine sevecen gözlerle baktı kadın.

Altı ay oldu, dedi adam. İki haftadır sabahları çıkarıyoruz.

Çok şirin. Sanırım annesine çekmiş.

Evet. Bana yalnızca kulakları benziyor, dedi adam hafif gülümseyerek. Gezginsiniz sanırım.

Evet, Zaragoza’daydık. Yeni geldik.

Iber nehri daha da güzeldir. Eşimle orada kalmıştık birkaç gün.

Iber mi diyorlar.

Ebro da derler. Eşimin hamile olduğunu da orada öğrenmiştik.

Uyandı sanırım, dedi kadın. Adam ayağa kalktı. Çocuğu sarmalayarak kucağına aldı.

Biz biraz yürüyelim, araba burada kalsa mahsuru olur mu.

Hayır tabii ki.

Adam nehre doğru yürümeye başladığında arkalarından baktı bir süre. Önce Manzanares’e kaydı gözleri, sonra kaldıkları otele. Çantasını karıştırdı. Buruşmuş bir kâğıt çıkardı. Düzelterek açtı. Yanaklarından süzülen damlalar kâğıdın üstüne düştü. Çantasına koydu. Gözyaşlarını sildi. Bacaklarına sürtünen küçük kıvır kıvır beyaz köpeği fark edince eğildi, yumuşak tüylerinde gezdirdi ellerini. Arkadan gelen sesle, köpek yanından ayrıldı. Elinde bir şişeyle parkın ortasındaki heykelin etrafında dans ederek dönen ihtiyarın yanına gitti. Dans etmeyi bıraktı ihityar, hafif yalpalayarak banka yaklaştı, bebek arabasını itip oturdu. İri yarı, sakalları yeni yeni beyazlamaya başlamış esmer, kahverengi gözlü sert bakışlı biriydi. Şişeyi kafasına dikti, iki koca yudum içtikten sonra elinin tersiyle ağzını sakallarını sildi. Kadına döndü, elindeki şişeyi uzattı.

Nedir bu, dedi kadın.

Maymun.

Maymun mu.

Darwin’in Maymunu. Al al, iç.

Kadın ihtiyarın uzattığı şişeyi aldı. Şişenin ağzını çantasından çıkardığı mendiliyle temizledi, küçük bir yudum aldı.

Biliyorum ben bunu, ama bu böyle içilmez ki. Suyla içmiştim.

Hayatı beklentilerle yaşayanlar suyla içer hanımefendi.

Anlamadım.

Kendine sunulanı olduğu gibi kabul edenlerse benim gibi.

Köpek tekrar geldi, önce ihtiyarın ayakları etrafında dolandı sonra kadının yanına gitti. Kadın şişeyi geri uzatmadan bir yudum daha içmek için şişeyi kaldırdı ama içmeden geri uzattı. İhtiyar ayağa kalktı. Haydi Snowball, dedi. Gidelim.

Güldü kadın. Köpeğinin adı bu mu.

Bilmem, bana Savier derler ama ona ne derler bilmiyorum. Hem benim değil, benim yanımda ama bana ait değil.

Garip birisiniz.

Reverans verir gibi eğildi ihtiyar. Hangimiz, Snowball mu yoksa ben mi.

Gülümsedi kadın, Adı tabii ki, daha çok kedilere verilen bir isim bu. Benim kedimin adı da aynı, siz neden garip olasınız.

Öyleyse yalnızca “Snow” diyelim ona, olur mu?

Bakın bu daha güzel oldu.

Biliyor musunuz hanımefendi. Bazen istenmeyen zamanda çıkıyor karşımıza-

Ne çıkıyor.

En nadir bulunan, en özel şeyler, dedi adam tekrar doğruldu. Karlı bir akşam üstü kız arkadaşımla bardaydık. Fena tipi vardı. İki bira, diye seslendim barmene, koştu geldi bu dışardan, taburemin yanına oturdu, kafasını kaldırdı, dili dışarda eblek eblek bakıyordu bize, dedi.

Sesli güldü kadın. Nehrin kenarında bebeğiyle yürüyen Amerikalıyla göz göze geldi, her şey yolunda der gibi elini kaldırdı. Amerikalı da bebeğin kolunu tutup kaldırdı karşılık verdi. Tekrar ihtiyara döndü, Demek adı öyle kondu, tipiden dolayı. Öyle, dedi. Şişeyi aldı, Esenlikler dilerim hanımefendi, diyerek tekrar eğildi. Bankın yakınındaki ağacın gölgesine gidip oturdu. Köpek de yanına uzandı.

Güneş tekrar ortaya çıkmıştı, hava ısınıyor, nehirdeki ördekler suya batıp çıkıyor birbirlerini kovalıyordu. Nehrin kenarında kucağındaki bebeğiyle yürüyen adamın yanına sarışın bir kadın yaklaştı. Adama bir şeyler söyledi, kucağındaki bebeği aldı havaya kaldırdı, kendi etrafında iki defa döndü. Sanırım benimle aynı yaşta. Beli ne kadar da ince. Çabuk toparlamış kendini. Kadın banka doğru yürümeye başladı, adam da birkaç adım arkasından geliyordu.

Kadın bebekle arabaya eğildi. Adam banktaki genç kadına döndü, Teşekkür ederim, dedi. Önemli değil, bir şey yapmadım ki, bir adamla köpeği dışında gelen de olmadı zaten, dedi genç kadın.

Dikkat etmemişim.

Şurada ağacın altında oturuyor, dedi kadın.

Gitmiş sanırım.

Kadın şaşırdı, Garip biriydi zaten.

Tanıştırayım, eşim, dedi adam.

Gülümsedi, Memnun oldum.  

Nerelisiniz, diye sordu sarışın, arabaya dikkatle bıraktığı bebeğin üstünü örterken.

Türkiye’den İstanbul. Adam şaşkın, Amerikalı olduğunuzu sanmıştım, dedi. Genç kadın gülümsedi.

Yalnız gezginlerdensiniz sanırım, dedi sarışın olan.

Cevapsız bıraktı.

Biliyor musun Zaragoza’daymış, dedi eşi.

Nasıl beğendiniz mi, diye sordu.

Evet.

Yılın bu mevsimi tepeleri karlıymış gibi görünür.

Yine mi tepeler, dedi adam.

Hiç dikkat etmemişim, kasabadan pek çıkmadık, dedi genç kadın.

Adam, sırt çantasını aldı. Elini uzattı. Memnun oldum, dedi. Umarım güzel geçer seyahatiniz, bebek arabasını çekti, Hoşça kalın dedi. İyi günler, dedi genç kadın elini kaldırıp.

Nehrin kenarından köprüye doğru giderlerken arkalarından baktı.

Bir süre parktaki köpekleri izledi. Gökyüzüne baktı, nehrin karşısındaki binaları inceledi. Çantasındaki kâğıdı tekrar çıkardı. Altı hafta, basit, basit bir şey, her şey aynı olacak, eskisi gibi. Kâğıdı katladı çantasına koydu, saatine baktı, kalktı.

Parktan çıkıp yolun karşısına geçerek nehre paralel bir süre yürüdükten sonra gri boyalı binanın önünde durdu. Parmakları yukardan aşağı zillerin üstünde geziniyor. En alttan üçüncü sıradakine gelince durdu. Zile basıp basmamakta kararsız, dudakları titriyor. Ayakları istemsizce bir iki adım geri gitti. Önünden arkasından koşarak çocuklar geçtiğinde dikkati dağıldı, onların gittiği yöne dönerek tekrar yürümeye başladı. Yorgun hissediyor. Adımları küçük. Gözleri yerde.

Sabah erken kalkar birlikte gideriz.

Hayır, senin gelmeni istemiyorum.

Senin yanında olmak istediğimi biliyorsun.

Gerçekten yanımda olmak mı istiyorsun.

Bu nasıl bir soru. Seni seviyorum. Oradan çıkınca da güzel bir kahvaltı yaparız.

Kahvaltı mı.

Evet.

Düşündüğün bu mu.

Tabii ki hayır. Çıkınca dedim.

Lütfen, gelmeni istemiyorum.

Ama gelmek istiyorum.

Ben istemiyorum.

Neden böyle yapıyorsun.

Lütfen kapatır mısın konuyu. Hem basit bir şey olduğunu söylemiştin. Ben gider gelirim.

Basit evet ama bu senin yanında olmamı gerektirmeyecek bir şey değil.

Susar mısın artık. Sabah kalkacak, yalnız gideceğim.

Düşünmemek en doğrusu. Kafasını kaldırdı. Adımlarını daha büyük atıyor, sağ tarafından akıp giden dükkanlara bakıyor. Sokağın tenhalaştığı yerde, yağlı boya tabloların olduğu galeriyi görünce durdu. Cama yaklaştı. Duvarda asılı, turuncu, kendine baktığını hissettiği tek bir göz gibi görünen tabloya dikkat kesildi. Eğildi, buğulu gözleriyle bakıyor. Tablonun üstünde Picasso yazıyor, ilk defa imza gibi değil de ressamın bariz büyük harflerle adının yazılı olduğu bir resim görüyordu. Tablonun ortasındaki şişenin üstünde yazan yazıyı okumaya çalıştı. Biraz daha yaklaştı. Anis Del Mono. Çenesi titriyor, doğruldu. İki adım attı galerinin sağındaki binanın girişindeki köşeye gitti. Tüm vücudu titriyor, kollarını birleştirdi, elleriyle sıkı sıkı sardı kendini.

En özel en nadir olan şeyler.

Ayaklarından başlayan, tüm vücudunu saran soğukluğu hissetti. Tekrar tekrar dökülüyor dudaklarından, titrek, kesintili.

Beklenmeyen zamanda gelir.

Bulunduğu köşeden çıktı. Hızlı adımlarla yürüyor. Tekrar gri binanın önüne geldiğinde durdu. Yolun öbür tarafında nehrin en büyük köprüsü var. İnsanlar köprüye yürüyor. Arkasındaki gri binaya baktı. Bir gün önce oradaydı. Vaktiniz var ama isterseniz yarın sabah gelebilirsiniz demişti. Çantasından mendilini çıkardı, burnunu sildi. Ellerini yüzüne götürdü göz yaşları parmaklarının arasından kaydı. Gözlerini ovuşturdu. Derin bir nefes aldı, köprüye baktı. Köprünün diğer ayaklarının hemen yanındaydı kaldıkları otel. Öylece duruyor, akıp giden insanların içinde sabitlenmiş, gözleri tek bir noktada…

Uyanık mısın.

Evet.

Bana kızgın mısın.

Hayır.

Yarın gelmeme izin verecek misin.

Hayır.

Lütfen.

Bana sarılır mısın.

Tabii.

Seviş benimle.

Bu durumda yapmamız doğru olur mu.

Doktor öyle bir şey demedi.

Dedi.

Sonrasında dedi. Benimle sevişecek misin.

Sana zarar vermekten korkuyorum.

Demek zarar vermekten.

Yani yapmazsak daha doğru. Hem yarından sonra her gün bizim.

Her gün mü.

Her gün, her hafta, her ay.

İyi geceler.

Köprüden gelen Sarışın kadınla eşini gördü. Bebek arabası yanlarında yoktu. Tartışıyorlardı. Kadın yolun ortasında adamı bırakıp koşarak uzaklaştı. Adam kadının arkasından yalnızca iki saniye baktı, yönünü değiştirmeden sert adımlarla, elini kolunu sallaya sallaya, söylene söylene yürümeye devam etti. Diğerleri gibi yanından geçip gitti. Araçlar tekrar durduğunda yolun karşısına köprüye yürümeye başladı.

Köprünün girişinde, üstünde Madrid Tren istasyonu yazan tabelayı görünce durdu, İlerdeki otele baktı. Ağaçların arasından Manzanares nehrini görebildi. Bulanık değildi, açık gök mavisi renginde kendine doğru akıyordu. Çantasındaki kâğıdı çıkardı, yırtıp attı. Tabelanın gösterdiği yöne döndü, az önce parkta karşılaştığı, İspanyol anisettesi ikram eden ihtiyarı geçti, birkaç adım sonra başını hafifçe döndürüp baktı, adamın kucağında kar gibi beyaz bir kedi vardı. Kalabalığın arasında gözden kayboldu.

 

Ernest Hemingway’e,

en sevdiğim öykülerinden biri olan

“Hills Like White Elephants” adlı öyküsüne, saygıyla.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR