İnzivada Yinelenen Nefret

İnzivada Yinelenen Nefret


Twitter'da Paylaş
0

[button]Melike Uzun[/button] Nefret’i bir kavram olarak düşünmüş müydüm o zaman, bilmiyorum. Ama o vardı, bu olayda gelip beni bulmuştu. Bu olayda ve burda anlatamayacağım pek çok anda… Son günlerde Thomas Bernhard okurken düşündüm bunları.

Nefret

Yaşamımız akıp gider, sancılar içinde doğar, doğurur; yine sancıyla, kıvranarak büyürüz. Bunlar olup dururken kavramlar boşlukta uçuşur, kimimiz onlara hiç bakmadan yola devam eder, kimimiz de seçtiğimiz yola uygun olanları içselleştirir, o kavramlar üzerinden konuşup eyleriz. Her ne olursa olsun kavramlar uçuşmaktadır, hepsi bir şekilde doğup büyüme sürecinde, ölüme kadar aldığımız yolda herhangi bir an’ımıza herhangi bir dönemimize tanıklık eder, her biri gelip uygun bir yaşantımızı adlandırır, tarif eder. Aşk, sevgi, küslük, güceniklik, kıskançlık, şiddet, eşitlik, hoşgörü, milliyet, kolektivizm ve binlercesi. Kimini alır baştacı yaparız kimileri de hayatımıza hükmetse bile hiç yokmuş gibi davranırız. Siyah önlük, beyaz yaka, kafada kurdeleli günlerde müzik öğretmeni Uğur Faruk Ede’nin yüzüme attığı tokattan sonra ölmesi için aylarca dua edişimi unutmam. Nefret’i bir kavram olarak düşünmüş müydüm o zaman, bilmiyorum. Ama o vardı, bu olayda gelip beni bulmuştu. Bu olayda ve burda anlatamayacağım pek çok anda… Son günlerde Thomas Bernhard okurken düşündüm bunları. Nefret orda bir yerde duruyordu, gelip beni bulmuştu ve ben hayatımı nefret eleştirisi üzerine kurmuştum.  Nefreti kabullenip onunla yaşamak aklımın ucundan bile geçmemişti. Nefretin ağırlığını kaldıramayacağımdan besbelli… Oysaki Thomas Bernhard onu, nefreti, yazdıklarının başköşesine oturtuyor. Üzerine düşünülmüş, onaydan geçirilmiş, roman kahramanlarının eylemlerinde somutlaştırılmış bir duygu bu. İnkâr etmek, üstünü örtmek, tersine çevirmek ya da isyan etmek yerine olduğu gibi kabullenilmiş, olduğu gibi anlatılmış bir kavram olarak “nefret”. Bernhard, toplumdan, aileden, şehirlerden duyduğu nefreti anlatırken yeraltı edebiyatı yazarları ve taklitçilerinden bambaşka bir dil kuruyor. Yeraltı edebiyatı yazarları için  var olan kurumları “reddetme” bir konumlanma çeşididir.  Thomas Bernhard okurken onun hiçbir konumlanışının olmadığını sezersiniz. Bir yerde değildir ve bu haliyle var olanı eleştirir.  Bernhard’ın nefreti, üstüne düşünülmüş, alternatifleri aranmış ama bir türlü altından kalkılamamış olmasından bu derece su yüzündedir sanki. Kiler’de anlattıkları bunun kanıtı olabilir. Thomas Bernhard, kuralların kişiliği silikleştirdiği, teneke bir kutu gibi ezip büzdüğü, kurumlara boğulmuş burjuva yaşamından kaçıp yoksul bir mahallenin kilerinde çıraklık işine başlar. Kendi söyleyişiyle “ters yöne” gider. Ancak orda da insanlar “birbirlerini de karşılıklı olarak aralıksızca parçalayıp mahvediyorlardı.” Bernhard’ın roman kahramanları nefretten münzevi bir yaşama kaçmaya çalışırlar, inzivada bir konu üzerine çalışmayı amaçlarlar ama bir türlü o çalışmaya başlayamaz ya da sonuçlandıramazlar, bu öfkelerini yakınlarındaki insanlara yöneltmelerine neden olur. Kahramanlar yapacakları ve büyük bir anlam yükledikleri zihinsel çalışmalarıyla “nefret”lerinden uzaklaşmak için çabalarlar. Ancak bir paradoks olarak bu kez çalışmalarını yapamamaktan dolayı nefrete tekrar yakalanırlar. Duygu, böylece kendini yeniden doğurur. Duygunun tekrarı romanlara sözcük ve cümle tekrarı olarak yansır. Böylece tema ve üslup bütünlüğü kurulmuş olur. Bernhard’ın pek çok yapıtında aile, anne-baba, okula duyulan nefret açıkça ifade edilir. Montaigne öyküsü, “Ailemden yani işkencecilerimden kaçıp kulenin bir köşesine gizlendim” cümlesiyle başlar. Kireç Ocağı romanında kahramanın insan nefreti belirtilirken aynı zamanda, alttan alta, bu duyguda haklılığı da vurgulanır. İnsan denen varlık sahtekâr, kurnaz ve çıkarcıdır: “Normalde açıkça belli ettiği insan nefretini o ilk günlerde öyle güzel bastırmıştı ki tuttuğu adamlar … Konrad’ın baştan savma işe çok para gibi amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri bir adam olduğunu düşünmüş…” Beton’da nefret kurumlara yönelir : “dini ve politik kurumlarda bütün dünyada her gün kendi şöhret hırsları içinde tepinip duran insanlardan iğreniyorum.” Yine Beton’da yazarın şehirlere duyduğu nefretin izdüşümü de vardır. Rudolf, “Viyana’dan nefret ediyorum,” der

İnziva

Kireç Ocağı’nın kahramanı Konrad karısının karşı çıkışına rağmen “iki yüz hatta üç yüz daha yüksek bir fiyata” Kireç Ocağı’nı satın alır. Karısı ailesinin de bulunduğu Toblach’a meyillidir.  Konrad ise fazlalık olarak gördüğü eşyaları da satarak yerleşim bölgelerine, dolayısıyla insanlara uzak Kireç Ocağında yaşamayı tercih eder. Yapacağı araştırma, çalışma için burası idealdir. Fakat diğer romanlarda olduğu gibi Kireç Ocağı’ndaki yalnızlık kahramana yetmemeye başlayacaktır. Höller’in odun kesişinin Konrad’ın çalışmasını engellediği gibi karısının varlığı, herhangi bir eylem yüzünden değil, yalnızca varlığı fazlalık, engel olarak görünmeye başlar. Nefret edilen insanlardan kaçmak, çalışmak için gelinen bu inziva mekânı nefret ve şiddeti üreten bir yere dönüşür. Beton’un kahramanı Rudolf,  “Zihinsel bir çalışmaya başlayacaksak herkes tarafından terk edilmiş ve yalnız olmalıyız,” der. Kahraman,  Mendelssohn üzerine bir inceleme yapacaktır. İncelemesi için araştırmalar yapsa da bir türlü çalışmaya başlayamaz. Bunun sorumlusu olarak da sık sık ziyaretine gelen ablasını görür. Kalabalıktan ve insanlardan uzak olmak için Viyana’ya yerleşmemiştir. Ancak ziyarete gelen abla “inziva”yı böler. Yapılamayan inceleme, eyleme geçirilemeyen zihinsel çalışma ablaya nefreti perçinler.

Yinelemeler

İnsanlardan, nefretten kaçış olan “zihinsel çalışma” amacına ulaşmadıkça nefret kendini yeniler, tekrar eder. Bu tekrar, romanlarda –mış ekinin sıkça kullanımı, dedi, demiş sözcüklerinin ve kimi cümlelerin tekrarı olarak ortaya çıkar. Bu şekilde tema-üslup bütünlüğü kurulmuş olur. Kireç Ocağı’ndaki şu yinelemede olduğu gibi: “insan yalnız başına ilerlermiş, yalnız başına ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru ilerlermiş. Ve gittikçe büyüyen bir karanlığa doğru yalnız ilerlermiş, çünkü düşünen insan daima gittikçe büyüyen karanlığa doğru yalnız başına ilerlermiş.” Eski Ustalar’da nefret yinelemelerle anlatılır: “bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler.”

Sonuç

Yazarın romanlarını anlatılarının ve bu anlatılarda karşımıza çıkan “nefret” kavramının ışığında okumak gerekli. Bu şekilde romanlarda takıntılı kişilikler, yaşadıkları mekânlar ve ilişkileri daha iyi çözümlenebilir. Cümlelerin, sözcüklerin tekrarıyla kurulan ritmin bir türlü içinden çıkılamayan duygu dünyasıyla bağı daha iyi anlaşılabilir. Bernhard, romanlarında inzivada yinelenen nefreti anlatmıştır. İnziva nefret edilen insanlardan bir kaçış yolu olmuş ama nihai kaçış hiçbir zaman gerçekleşememiştir. Bu bir anlamda dünyaya gelmiş olmanın kıstırılmışlığı, çaresizliğinin sembolize edilmesidir. Kaçış yoktur ve Bernhard’ın söyleşisinde söylediği gibi, “Her şey acınası ve hiçbir yere çıkmıyor”dur. Thomas Bernhard, Kireç Ocağı, YKY, Eylül 2015, Çev. Esen Tezel Thomas Bernhard, Kiler, Sel, Temmuz 2015, Çev. Sezer Duru Thomas Bernhard, Eski Ustalar, YKY, Şubat 2015, Çev. Sezer Duru Thomas Bernhard, Beton, YKY, Haziran 2015,Çev. Sezer Duru Thomas Bernhard, Goethe Öleyazıyor, Eylül 2013, Çev. Fatih Özgüven

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR