İoanna Kuçuradi’nin İnsan Hakları Felsefesine Giriş
13 Kasım 2019 Felsefe

İoanna Kuçuradi’nin İnsan Hakları Felsefesine Giriş


Twitter'da Paylaş
0

“Tek tek insan hakları, insan onurunun pratikteki gerektirdikleridir. Bütün kişilerden insanın değerini –evrendeki yerini– koruyan bir muameleyi diğer bütün kişilere göstermelerini talep ederler."

Dünyayı saran şiddet ve kör savaş sarmalında, insanın bir kimlik olarak anlamını giderek yitirdiği, insana ait alt kimliklerin (din, dil, ırk, cinsiyete dayalı) ön planda olduğu günümüz dünyasında insana sadece ama sadece insan olarak bakmak mümkün müdür? İnsan özellikle içinde bulunduğumuz kapitalist sistemde öyle bir hale bürünmüş durumdadır ki, onun insanlığı ancak kendini tanımladığı bir başka kimliğe sıfat olmak durumundadır. Bu söylenilenlerden hareketle yeni bir soru sorarsak: Her koşulda insanın “insanlaşmasından” bahsedip insanı haklarıyla ön plana çıkarmak ve bunun üzerinden felsefi bir temel oluşturmanın gerçek hayatta bir karşılığı var mıdır?

İoanna Kuçuradi, günümüzün en önemli felsefecilerinden biri olarak insanı hakları ile birlikte felsefi bir zemine oturtmaya çalışarak bu soruya olumlu cevap veriyor. Yani, tam da insanın “insan” dışında her “şey” olduğu bu yüzyılda Kuçuradi’nin yapmaya çalıştığı şey, insanı gerçek kimliğine, özüne çevirmektir. Buna da insanlaşma süreci adını veriyor. Bunun ne derece mümkün olup olmadığı elbette ki bir tartışma konusu, ama çok kıymetli bir çaba olduğu gerçeği su götürmez. Kendisi bu çabayı “Don Kişot’ça” diye tanımlasa da savaşın, nefret dilinin, kötülüğün revaçta olduğu bu zamanlarda insanı bütün alt kimliklerinden bağımsız düşünüp sadece ama sadece insan olarak ele alıp ona haklarını teslim etme çabası içerisinde olmak tarihe çok önemli bir not düşmektir. İoanna Kuçuradi aynı zamanda, felsefesini bir yaşam biçimi haline getirmiş bir felsefecidir. Bu yazıda yapmaya çalışacağım şey, Kuçuradi’nin insanlaşma sürecine, ki bunun eğitimle mümkün olabileceğini söylüyor, ve insan hakları felsefesine bir giriş yapmaktır. 

Bir üst kimlik olarak insan           

Kimsiniz? Kendinizi ne olarak, kim olarak, hangi kimlikle tanımlıyorsunuz? Sanırım pek azımız kendimizi sadece ama sadece insan olarak tanımlıyoruz ve bunu en temel kimliğimiz olarak dillendiriyoruz. Oysa “dünya, insanın yapıp etmelerinin ürünüdür ve her insan şu ya da bu şekilde kurulmuş insan ve toplum ilişkileri ağı içinde yaşamaktadır” (İyi, 2002). İçinde bulunduğumuz devrin şartlarını göz önüne aldığımızda, kendimizi salt insan olarak adlandıramayışımızda hem haklıyız hem değiliz. Haklıyız çünkü dünya o kadar çok mikro kimliğe bölünmüş durumdadır ki biz kabullenmesek dahi içine doğduğumuz toplum ve coğrafya bize bir ya da birkaç etiket birden yapıştırıveriyor. O etiketleri reddetsek dahi o etiketlerden kaynaklanan birtakım yaptırımlara maruz kalmaktan kurtulamıyoruz ve bu yaptırımlar bizi zamanla sımsıkı bir kimliğe/kimliklere bağlanmaya götürüyor, bunun üzerinden kendi varlığımızı tanımlamaya başlıyoruz. Öte yandan, insan olmayı temel kimliğimiz olarak dillendirmeme konusunda aynı zamanda haklı değiliz çünkü dünyaya insan türüne ait sade bir insan bireyi olarak bakabilmeyi beceremiyoruz ya da hiç çabalamıyoruz. İçine doğduğumuz coğrafyanın, ekonomi-politik koşulların bize yapıştırdığı etiketlerle yaşamayı kabulleniyoruz.  Bu kabullenme hayata bakış açımızı da belirliyor. Bu durum ister istemez Albert Camus’nün “İnsan ne ise o olmaya yanaşmayan tek varlıktır” sözünü hatırlatıyor. 

“İnsanın, kendisinin haklarından, yani ‘insan hakları’ndan söz edilmesini mümkün kılan şey, kendisinin salt kendi dışından belirlenmiş, yani sadece nesneliğinden ibaret bir varlık değil, özne de olabilen, yani kendi dışından verilmiş determinizmlere ilave olarak kendisi de yeni determinizmlere kaynaklık edebilen bir varlık olmasıdır” (Cangızbay, 2003). Tam da bundan dolayı insanlaşma süreci bir bakıma kendi dışından verilmiş determinizmlere karşı bir özneleşme sürecidir. Yani insan tarihin sadece nesnesi olma durumuna boyun eğip de yaşadığı herhangi bir coğrafyanın, kültürün pasif bir varlığı olmaktan kurtulup o nesnel koşullara müdahale eden aktif bir özne haline gelebilmelidir. Böylelikle insan bütün alt kimliklerinden soyunup da sadece ama sadece insan olmaya çabalasa belki de şu yaşanılmaz kılınan dünya, yaşanılabilir bir dünya olabilirdi. Bizimle aynı olan, benzeşen veya bir şekilde kesişen kimlikler önceliğimiz oluyor. Durum böyle olunca bir insan haksızlığa uğradığında onun insan olmasından ziyade ona atfettiğimiz kimlik bizi ilgilendiriyor.  Oysa dünyaya sadece insan gözüyle, insan olarak bakabilmek herhangi bir insan hakkı ihlali karşısında durmayı, temel insan haklarını herkes için savunabilmeyi öğretir bize. Elbette ki bu, bir “insanlaşma” sürecini tamamlamakla elde edilebilecek bir şeydir. 

İoanna Kuçuradi’ye göre insan

Türkiye’de felsefe ya da filozof dendiğinde genellikle dünya sorunlarından elini eteğini çekmiş, fildişi kulesinde oturan ve varoluşun genel sorunlarını kendine dert edinmiş münzevi insanlar akla gelir. Kuşkusuz bu, tarihin en önemli filozoflarını çıkarmış bu coğrafya açısından son derece üzücü bir durumdur. “Felsefenin genellikle sanıldığı gibi ‘soyut’ ve yaşamdan kopuk olmadığı, tersine yaşamın içinde ve yaşam için vazgeçilmez olduğu” (İyi, 2002) su götürmez bir gerçektir. Bu önyargılı anlayışa en iyi cevap kanımca İoanna Kuçuradi’dir. O, felsefeyi bir insanlaşma etkinliği olarak ele alıp, insanın sorunlarına eğilmiştir. Başka bir deyişle, “İoanna Kuçuradi için, her şey felsefe yoluyla insan içindir” (Çotuksöken, 2014).  Bu anlamda bakıldığında, İoanna Kuçuradi’nin açtığı ve yönetiminde bulunduğu kurumlardaki çalışmalar (Türkiye Felsefe Kurumu, İnsan Hakları Uygulama Merkezi gibi) “insana, insanın felsefi temelli eğitim yoluyla, felsefe aracılığıyla insanlaşmasına yönelik bir dizi eylemi, etkinliği içerir” (Çotuksöken, 2014).

Goethe’nin “Benim alanım zamandır” sözünü, İoanna Kuçuradi’ye uyarlayıp “Benim alanım insandır” dedirtebiliriz ona. Zira onun felsefesinin temelinde bütün kimliklerden bağımsız olarak insan yatar. Ancak burada insan, salt soyut bir kavram olarak yer almaz, “İoanna Kuçuradi için eyleyen bir varlık olarak insan”dır (Çotuksöken, 2014). Böylece insana dair bütün soru(n)lar felsefenin konusuna dâhil olur. Kuçuradi açısından baktığımızda bu insanlaşma sorunu, insan hakları sorunu olarak karşımıza çıkar. 

İnsan hakları nedir? 

Peki, nedir insan hakları? İoanna Kuçuradi’ye göre insan hakları “bütün insanların eşit olduğu ve her kişinin sırf insan olduğu için sahip olduğu haklar” demektir (Kuçuradi, 2016). İnsan haklarını birtakım sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik haklardan ayırmak gerekiyor. Bu hakları, insan haklarının gerçekleşmesi için kullanabiliriz ya da bu haklar insan haklarının yani temel hakların olanaklı hale gelmesinde kolaylaştırıcı olabilir ama bunları insan hakkı olarak değerlendiremeyiz. İnsan haklarını belirlenmiş, kesin ve değişmez haklar olarak da adlandıramayız. Çünkü “insan, doğal varlığı/ olduğu şey (canlı bir nesne) temelinde değil, tam tersine kendi yaptıklarıyla/ yaptıkları temelinde, yani bir şeylerin öznesi olarak insan haline geldiğine göre, tür olarak yok olacağı güne kadar da tamamlanmış/nihai tanımına ulaşmış olamayacaktır. Böylesi bir varlığın hakları da daha bugünden tamamlanmış ve bu tamamlanmışlığı sayesinde de listesi/ kataloğu çıkartılabilir, paketlenebilir, bir paket halinde bir yerden/ günden diğerine nakledilebilir olsun” (Cangızbay, 2003).

Yine de her insan için geçerli olabilecek en genel anlamında kültürler arası değişkenlik göstermeyecek insan hakları kavramı üzerinde durmakta fayda var. Zira uygulanabilirlik açısından bu elzemdir. Felsefecinin bir görevi de “bir ülkede bütün yurttaşların eşit olduğu hakları –asgari ücret, emeklilik hakkı gibi sosyal ve ekonomik hakları– insan haklarından ya da temel haklardan –çalışma, eğitim, sağlık gibi haklardan– farkını göstererek” politikacılara kolaylık sağlamak olmalıdır (Kuçuradi, 2016). Her kişi hakkını bir insan hakkı olarak değerlendiremeyiz. İnsan hakları dediğimiz haklar, bunlara temel kişi hakları da diyebiliriz, bütün kimliklerden ve kültürlerden bağımsız olarak her bir insan için, “uygar” ya da değil, geçerli olan haklardır. Bir başka deyişle, dünyanın herhangi bir yerindeki bir insan için geçerli olan haklardır. “İnsan hakları, ancak toplum içinde yaşayan insanların sahip olduğu ve geliştirdiği hak ve özgürlüklerdir” (Çüçen, 2002). Kuçuradi’nin kendi deyişiyle, “insan haklarını Batı kültürüne dayanarak değil, insanın yapısal olanaklarının bilgisine dayanarak temellendirmek, yani antropolojik olarak temellendirmek” gerekir.

Buradan açıkça görüyoruz ki “insan” temel bir kimlik olarak karşımızda duruyor. En genel haliyle ve hiçbir alt kimliğe atıf yapılmadan ve hiçbir ayrım gözetilmeden direkt olarak insanın kendisinden ve haklarından bahsediliyor. Kadir Cangızbay’ın “Bir Kavram Olarak İnsan Hakkı” adlı makalesinde belirttiği gibi “başka bir ifadeyle insanın yapmak’ına değil de olmak’ına ilişkin hiçbir şey, hiçbir şekilde bir hak ölçütü olarak ele alınamaz. Ama bu aynı zamanda demektir ki bütün bu özellikler kendi aralarında eşdeğerli olan özelliklerdir: İster fizyo-anatomik olsun, isterse etno-kültürel, insanın olmak’ına ilişkin özelliklerden hiçbiri bir diğeri karşısında ne ayrıcalıklı kılınabilir ne de ast bir konuma indirilebilir. Çünkü bütün bunlar, insanın nesnesine tekabül ediyor olmalarından ötürü hiçbir hakka kaynaklık etmezler ya da başka bir ifadeyle, diyelim ela gözün yeşil gözden daha haklı ya da daha haksız olması düşünülemez.” 

Kuşkusuz, bu insan odaklı felsefenin temel argümanıdır. İoanna Kuçuradi bu konuyla ilgili şöyle diyor: “Bir kişide bir insan hakkının korunması söz konusu olunca, bu kişinin kim olduğu önemli değildir; başkasının bir insan hakkını çiğnemiş bir kişi olması bile önemli değil. İnsan olması, insan haklarının onun için de korunması hakkını sağlıyor ona. Bir hakkı insan hakkı yapan, yani onu hiçbir insanda çiğnenmemesi ya da herkes için sağlanması gerekliliği, insanın olanaklarının bilgisinde temelini buluyor” (Kuçuradi, 2016). Alıntıdan da çok açık bir şekilde anlaşıldığı gibi Kuçuradi, herhangi bir topluluğun, toplumun, sınıfın, zümrenin hakkının/haklarının korunmasından bahsetmiyor, herhangi bir kişinin, bu başkasının hakkını çiğneyen biri olsa dahi, insan olarak hakkının korunmasından bahsediyor. Bu felsefi bakış açısı ırksal, dinsel, ulusal, kültürel, sınıfsal bütün kimliklerin üzerinde tutar insanı. Yani sırf belirli bir kimliğe ait olduğunuz için değil, sadece ve sadece insan olduğunuz için haklarınız korunur.

 “Tek tek insan hakları, etkin ve edilgin anlamda etik ilkelerdir. İnsanların görmesi ve başka insanlara göstermesi gereken muameleyi dile getirirler. Aynı zamanda toplumsal düzenlemeye, hukuka ve siyasete etik talepler getirme girişimidirler” (Kuçuradi, 2016). İnsan haklarını sadece edilgin veya sadece etkin ilkeler olarak görmemek demek, insanın eyleyen bir varlık olmasıyla ilgilidir. Tarihin hem nesnesi hem de öznesi olan insan, insanlaşma süreci boyunca hem başkalarına muamele eder hem de muameleye maruz kalır. Hem özne hem de nesne olmanın verdiği yükümlülük insanın bilinçli bir varlık olarak yapıp ettiklerini tartıp sosyal bir ortamda yaşadığı anda insan hakları temel bilgisiyle hareket etmelidir ki hem kendini korusun hem de karşıdakini. Bu da insanın bir değer yaratmasıyla ilgili olsa gerek. Çünkü herhangi bir karşılıklılığa dayanan ilişki, etik değerler söz konusu olur. “İnsanın, baştan/peşinen bir defada ve bütün zamanlar için geçerli olmak üzere verilmiş ezelî-ebedî ve evrensel/mükemmel (tamamlanmış) bir tanımı ve modeli bulunmayıp, kendi insanlığını kendisinin inşa edip çizdiğini, tabiî bunun da özneleşme süreci olarak gerçekleştiğini dikkate alırsak, insan haklarının neler olduğu konusunda tamamlanmış bir katalog çıkartmanın olanaksızlığı”nı da görmüş oluruz (Cangızbay, 2001).

Bu olanaksızlığa rağmen insan-altı kimliklerden bağımsız olarak ortak evrensel ilkelerde karar kılınabilir. Elbette yaratılan bu evrensel değerler her çağın değişmez ilkeleri olarak kabul edilemez, insanlaşmak sürecinden bahsediyorsak insan haklarının gelişim sürecinden de rahatlıkla bahsedebiliriz. Günümüz açısından düşündüğümüzde insan haklarını Kuçuradi’nin sözleriyle şöyle tarif edebiliriz: “Tek tek insan hakları, insan onurunun pratikteki gerektirdikleridir. Bütün kişilerden insanın değerini –evrendeki yerini– koruyan bir muameleyi diğer bütün kişilere göstermelerini talep ederler. Bu nedenledir ki açık kavranılmış insan hakları ‘evrensel’ normlardır” (Kuçuradi, 2016). Bir başka deyişle “İnsan hakları denen haklar, grup haklarından ayrı olan kişi haklarının bir kısmını, temel kişi haklarını oluştururlar. Bu haklar, bütün insanların eşit olduğu, her kişinin –kim olursa olsun– sırf insan olduğu için sahip olduğu haklardır” (Kuçuradi, 2016).

İnsan haklarının “evrensel normlar” olduğu düşüncesi onların herhangi bir dine, kültüre, sınıfa, topluluğa, inanca göre değişmiyor olmasıdır. Kaldı ki insan hakları felsefesinin temelinde insan kavramı olduğundan dolayı o kavramı herhangi bir alt kimlik mertebesine indirecek olan girişim ve kavramsallaştırma bu felsefenin ölüm ilanı olur. Aslında insan hakları felsefesi temeline insan kavramını koyabilmek demek, bütün alt kimlikleri aynı düzeye çekip ast-üst ilişkisini bertaraf etmek demektir. 

İnsanların insanlaşması bir süreçtir ve insan hakları felsefesi bu sürecin amacına ulaşması için vardır. “İnsan haklarının amaçladığı, insanların insanlaşmasına yardımcı olan bir düzenin yaratılması, sürekli yaratılmasıdır” (Kuçuradi, 2016).

İnsan Hakları, Politika ve Eğitim 

İnsan haklarının geliştirilmesi, yurttaşların bu bilinçle donanması için siyasetçilere düşen önemli görevler var elbette. Kuçuradi, politikaya ve eğitim sistemine bu anlamda büyük önem verir. Ona göre, “Temel insan haklarının korunmasını sağlamayı temele almadan yapılan her anayasa ve bu haklarla ilgi kurulmadan çıkarılan her yasa, kurulan her kurum ve kuruluş, pozitiv hukuku kötüye kullanmak olur.” 

Bu durumda siyasetçiler yasa yaparken insan hakları odaklı bir anlayışı göz önünde bulundurmalıdırlar. Bu, istenen ve özlenen bir durumdur. Ne yazık ki günümüz siyasi iktidarları kendi siyasi çıkarlarını ve kendi dar çevrelerinin “iyiliğini” gözeterek yasalar yapıyorlar. İşte tam da bu yüzden insanlık teknolojik ve bilimsel gelişme anlamında tarihin zirvesindeyken insan hakları ihlali konusunda ne yazık ki barbarlık döneminden bir adım öteye gidememiştir. Bunun temel nedeni de devletlerin insan haklarına dayalı bir anlayışla varlık gösterememesidir. Kuçuradi’nin kendi sözleriyle ifade edecek olursak: “Yaygın ve örgün eğitimde insan hakları eğitimine yer vermek, kendi başına bir varlık olarak devlet anlayışıyla bağdaşabilen ‘insan haklarına saygılı devlet’ kavramı yerine ‘insan haklarına dayalı devlet’ kavramını yaygınlaştırmak, temel insan haklarının mevcut koşullarda korunmasını sağlamayı ulusal politikaların ana amacı haline getirmek.” 

Politika, eğitim ve insan hakları ilişkilerine dair Kuçuradi’den okumaya devam edelim: “İnsan haklarını şu anda dünya politikasının yönlendiricisi yapabilmek, oldukça düşük bir olasılık olarak görünüyor. Ama yapılabilecek bir şey vardır bugün: dünya ülkelerinde eğitimin ana amaçları olarak, insan olma bilincini kazandırmayı ve doğru değerlendirme yapabilmeyi öğretmeyi koymak. Bu, olanaklı görünüyor” (Kuçuradi, 2016:175).

“Bugün insanlık olarak sahip olduğumuz, değer korumaya yönelik en temel ilkeler, temel insan hakları dediğimiz ilkelerdir. Bu haklar bir ülkede yasal güvence altına alındıklarında, toplumsal özgürlük kavramının içeriğini oluşturan özgürlükler olurlar ya da özgürlüklere dönüşürler” (Kuçuradi, 2016:181).

Yukarıda da değindiğim gibi İoanna Kuçuradi’ye göre insan hakları sadece muamele görme değil, aynı zamanda muamele etme haklarıdırlar. Tam olarak aynı anda ikisidirler. Zira eyleyen bir varlık olarak insan sosyal ilişkisinde sadece aktif ya da pasif olarak yer almaz. Her insan hem başkalarınca kendisine muamele edilen ve başkalarına kendisi muamele eden bir varlıktır. Dolayısıyla Aristoteles’i anmak gerekirse, “insanın sosyal bir hayvan” olduğu savı burada da geçerliliğini koruyor. 

“Beşerî varlık alanında insan, ‘özne olarak insan’dır ve de ‘insan hakları’, insanın ‘özneleşme’sini engelleyen/engellemeye yönelik her türlü tasalluta karşı bir kalkan işlevine sahip olmalıdır” (Cangızbay, 2001).  Elbette ki günümüz dünyasında böyle bir bakış açısını elde etmek için bir insanlaşma sürecinden geçmek gerekiyor. Nasıl bütün alt kimliklerimizden bağımsız bir insan olabiliriz? İnsanlaşma sürecimizi nasıl tamamlayabiliriz? İnsanlaşma derken neyi kastediyor İoanna Kuçuradi? Bir internet sitesine verdiği röportajda şöyle diyor: “İnsanlaşmanın en önemli yollarından, dolayısıyla göstergelerinden biri, insana özgü etkinlikleri, insansal etkinlik olarak iç amaçlarına ulaştıracak biçimde gerçekleştirebilmektir. Örneğin eylemde bulunurken ve başka birisine bir şey yaparken, değer bilgisini göz ardı etmemek, bu bilgiyi belirleyici kılmaktır.” Aynı röportajdan başka bir alıntı daha yapmak istiyorum: “İnsanlaşmanın önkoşullarından biri –enformasyon eksikliğinden dolayı her zaman yapamıyorsak da– doğru değerlendirme yapabilmektir. Doğru değerlendirme yapmadan doğru ya da değerli bir eylemde bulunamazsınız; ne var ki insanca yaşayabilmek için doğru değerlendirmeler yapabilmek şartsa da yetmez. İşte bunların hepsi felsefe bilgisidir.” 

Görüldüğü gibi insanlaşmak bir enformasyon birikimiyle, bu enformasyon birikimi sonucunda doğru değerlendirmeler yapıp, insana özgü nitelikleri gerçekleştirebilmektir. İnsanlaşırken, insan olarak yaşarken yapmamız gereken nedir peki? Kendi eylemlerimizden ne derece sorumluyuz? Bir kişiye haksızlık yapıp yapmamak elimizde midir? İnsan değerlerini korumak ya da onları harcamak elimizde midir? İnsan olarak yarattığımız değerlerin bir karşılığı var mıdır? Sorularımızın cevabını İoanna Kuçuradi’den okuyalım: “Yaşarken, kendimizle ve başka insanlarla ilişkilerimizde yapılması gereken, değer harcamamaktır, olabildiğince değer korumaktır. Değer harcayan bir muameleye uğramamak, kişinin elinde değildir, ama bir eylemi yapmak ya da yapmamak elindedir. Örneğin haksızlığa uğramamak kişinin elinde değildir, ama haksızlık yapmamak elinde. Ben kimseye işkence yapmam, demek ve belirli bir durumda yapmamak kişinin elinde. Ama bazen bir şeyi yapmamak zor olabilir. Bu, Ben yapmam’ı söyleyip yaşarken gerçekleştirmek için kişinin her şeyden önce insan olduğunun farkında olması gerek.” 

İnsan haklarını temellendirip hayata geçirmekte filozofların, felsefecilerin payı da büyüktür. Türkiye’deki yaygın kanaatin aksine filozof/felsefeci fildişi kulesine çekilip de olanı biteni umursamaz bir şekilde izlemez. İnsana dair sorunların tespitinde, kavramlaşmasında, çözümünde ve hatta uygulanmasında önemli rol oynar.  Çünkü “tek tek insan hakları, etkin ve edilgin anlamda etik ilkelerdir: insanların görmesi ve başka insanlara göstermesi gereken muameleyi dile getirirler. Aynı zamanda toplumsal düzenlemeye, hukuka ve siyasete etik talepler getirme girişimidirler” (Kuçuradi, 2016:72). İşte filozoflar da bir bakıma bu taleplerin sözcüsüdürler. Ancak Marx’ın “filozofların dünyayı yorumlamaktan ziyade onu değiştirmeleri gerektiği” tezine Kuçuradi sıcak bakmaz. Ona göre “filozoflar dünyayı değiştirmeye katkıda bulunabilirler. Ne var ki dünyayı değiştirmek –ama daha insanca bir dünya olacak şekilde değiştirmek– aslında siyaset ve eğitim işidir.”

Sonuç yerine

İoanna Kuçuradi dünyaya bir filozof olarak bakar, bir filozof olarak onu yeniden kurmayı dert edinir ve şöyle der: “Dünya problemlerine felsefeyle baktığımızda, hangisine bakarsak bakalım, hepsi, insan haklarıyla ilgili görünüyor.” İnsan haklarından ne anlamamız gerektiğini Kadir Cangızbay’ın sözleriyle yeniden okumakta fayda var: “İnsan hakkı derken hakkından bahsedilen insan, özne olarak insandır ve de insan yaptığıyla/yaparken öznedir.” Bu da tam olarak Kuçuradi’nin “insanlaşma süreci” dediği şeye denk gelir. 

Yazımı İoanna Kuçuradi’nin çok önemli bir sorusuyla bitirmek istiyorum: “Açık kavranılmış insan haklarını bütün politikalarımızın ana amacı olarak koyabilir miyiz ve her durumda gerektirdiklerini adım adım yerine getirme cesaretini bulabilir miyiz?”  İşte herkesin kendine sorması gereken ve her yurttaşın gerçekleşmesi için çaba sarf etmesi gereken bir sorudur bu.

Kaynak

Cangızbay, K. (2003). "Bir kavram olarak insan hakkı," Arka Plan Uluslararası Politika, Sayı:3.

Cangızbay, K. (2001). "İnsan hakkı değil, insan olma hakkı," Birikim Dergisi, Sayı:150.

Çotuksöken, B. (2014). Çağın Olayları Arasında, Tarihçi Kitabevi Yayınları.

Çüçen, A. K. (2002). "İnsan hakları düşüncesinin gelişimi," Kaygı Dergisi, Sayı: 2.

İyi, S. (2002). "İnsan olma bilinci kişi olma sorumluluğu," Kaygı Dergisi, Sayı: 2.

Kuçuradi, İ. (2016). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Kuçuradi, İ. (2014). Çağın Olayları Arasında, Tarihçi Kitabevi Yayınları.

Kuçuradi, İ. (2004). Yirmibirinci Yüzyılın Başında İnsan Haklarına Yönelik Tehditler, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR