İpler
28 Mayıs 2019 Öykü

İpler


Twitter'da Paylaş
1

Ezan vakti. Minare parlıyorken, zemin kararıyor.

Ailem gelip dört kere çiçek bıraktı. Üzerinde kurtların delik açtığı kavak yapraklarının, ağaç dallarının ve salyangozların arasına düşeli dört zaman oldu. Bu alemde zaman saate, güne, aya, yıla göre ölçülemiyor çünkü öyle bir kavram yok. Her şey bir ve aynı yere varıyor.

Dört sene önce…

Ana rahmine düştüğüm o saniyeyi bilemesem de hormonlar ve salgılar dünyasındaki zamanı da anlamaya çalıştım çünkü iki yakamın bir araya gelmeyişini kendime anlatmak istedim. Tanımlayamadım. Tıpkı ölümden sonraki zaman biriminin tanımlanamaması gibi.

İnsanın aklını kurcalayan bu bilinmezleri düşünmeme sebep olan şey ben henüz bir hücreden ibaretken musallat olmuş. Annemin hamileyken kanında zehirli bir maddenin çıkması ve hayatımızın riske girmesiyle aramıza almışız mahluku.

Dünya ölçülerine göre parlak bir ortama doğmuşum. Yaşamın giriş katında pahalı oyuncaklar, kırmızı rugan ayakkabılar, Aydede Masalları, aileyle yapılan seyahatler varken zamanla Polonya’dan bana alınan geleneksel gömleğin anne ve babamın Auschwitz’i ziyaretinde sinirlerinin bozulmasıyla hediyeyi orada unutmaları, İsviçre’den getirilen geyik motifli çikolata dolusu kupanın bir kavga sırasında kırılması ile etrafa saçılan bir benlik algısı yerini aldı. Fazlası azıyla aynı etkiyi yapan sevgi ve ilgi vardı üstümde. Sevgi dediğime bakmayın. Avlandıktan sonra kıymete binen av hayvanı gibiydim. İçgüdülerimi yok edebildikleri için avlanabiliyor  ve daha çok seviliyordum.

Artarak devam eden kurban etme ritüeli benim canlılar dünyasında herhangi bir kategoriye sokamadığım o mahlukla karşılaşmama sebep oldu. Kendisiyle elele verip kaçınılmazı zamana yaydık.

Sürece sondan bakınca bir şeyin yaklaşmakta olduğunu ve kimsenin göremediği anlaşılıyor. Fas’tan annemin aldığı, dünyanın ayağımın altında serili olduğu hissini veren halının dokumasından filiz veriyor ilk çıkışında.

“Her şeyin mükemmel olduğu evde ne işin var?”

“Mükemmelmiş gibi görünen demek istedin değil mi? Bu evde kötülük mayalanıyor,” diyor elindeki renkli iplerle. Eli yok aslında bu mahlukun. Bütün ipleri, dumansı grilikteki tütsülenmiş kanatlarıyla tutuyor..Halıdan doğru  sinsice hareketlenip paçama tutunuyor. Silkelemeye çalışıyorum  ama yumuşak dokulu, kıvrak haliyle sırnaşıyor.

“Ne uğraşıyorsun pantolonunla? Titizliğin mi tuttu?” diye soran anneme ifadesiz gözlerle bakıp sümüksü sıvının bulaştığı paçama tekrar uzanıyorum. Kaybolmuş.

Ete kemiğe bürünmeme sebep olanların farklı yönlerin rüzgarları olması, mahlukun her zemine sirayet etmesini kolaylaştırıyor. Paçamdaki bu tuhaf şeyle başarılar giyinip kalabalık doğum günü partilerinde gülücükler saçabiliyorum bir süre. Mahluğumla bir arada yaşayabiliyoruz. Bir örümcekten daha hızlı örüyor ayaklarımın altındaki zemini. Beyaz, mavi, sarı ve turuncu kullanıyor başlangıçta.. Ani hareketlerle  yaşamın ikinci , üçüncü  katlarını çıkıyoruz. Beşinci katta  işini daha hızlı yapıyor ve en olmayacak anda görünmeye başlıyor artık. Duşta şarkı söylemem kesiliyor ilk önce. Zamanla, sokakta kalabalık içinde yürürken boğazımı sarıp kan ter içinde eve kaçmama sebep oluyor.. Çevremde konuşulanlara katılamaz oluyorum. Öyle de tekinsiniz ki bazen en huzurlu anda bile kendi duvarlarıma çarptıracak kadar da sinsi.

“Her işin yarım. Şu kadına zoraki gülümsedin. O adama ümit verdin. Anladım diyorsun o da yarım. Aklın hep renkli ipliklerde. Gerçeklerle en ufak bağın yok.”

Onu dinliyorum. Benim ayakları yere basan yanım zannediyorum.  Sürekli geziyor, yer değiştiriyorum. Tamam diyorum kurtuldum bu tekinsiz varlıktan. Mutluyken, bir başarı emaresi göstermişken, bak bu iyi hamleydi derken nemli toprakta beklemiş küflü bez kokusuyla tüylerimin arasından altı  parmaklı başını uzatıyor. Bu sefer daha iştahlı ve asabi. Aceleci olmaya başlıyor, Başım önümde yürürken iplerin sırasını sayıyorum. İki mavi, bir mor, üç gri; iki mavi, bir mor, üç gri….Zeminde yürünemez oluyor, nefes almak zorlaşıyor.

“Pes etmemen gerek, iraden yüksektir senin…”

“Zayıf halkayım sen de biliyorsun. kandırma çaban boşa……”

Kulağıma, “Gel zirveye. Az kaldı ezan vaktine,” diyor. Yaşamın sekizinci katındayız. Tam seyirlik kat aslında ama küf kokusu yayılıyor. Bastığım zeminle kalmayıp, duvarlara kadar geldi bu ipliklerle dokuma işi. Mahluk işini iyi yapıyor. Yamuk şekiller, birbirinin içine girmiş fırtınanın alt üst ettiği denizin rengini andıran  koyu renkler, düğümler etrafımda  dolanıyor. Çözerim, ucunu doğru yerden çeksem hallederim diye düşünüyorum. Taze ipliklerle yeni zeminler  dokuma arzusuyla onunla dost oluyorum.

“Sana zaman veriyorum bir kat çıkımı kadar. Yorucu olabilir ama bulursun ipin ucunu.”

“Yeniyi yapamayacak kadar yorgunum. Bana yardımcı olur musun? Giriş katından yeniden başlayalım…  

“Tabii olurum. Sen sadece ipin rengini seç.” Bu omurgasıza da güvenilmez ki diye geçiriyorum içimden.

İpin ucunu bulma umudu aklımda kalan bütün fizik kurallarını yerle bir ediyor. Ne insansı ne hayvansı silüetiyle etrafımda dönüyor mahluk. Kuşbakışı kum tanesi gibi görünen hayat aşağıda devam ediyor. İnsanlar işe, çocuklar okula yetişiyor. Hayata dair bütün sesler suyun içinden duyulan dış dünyanın boğuk seslerine dönüşüyor. Ambulansın, itfaiyenin siren sesi ezan sesine karışıyor.

Minareden

       at beni,

       in aşağı

       tut beni.  

Bu omurgasıza güvenilmez ki.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Munevver Antczak
Cok begendim, cok etkileyici bir oyku... Tebrikler👏👏🔥🔥
11:03 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR