Irmak Zileli: "Yazma sürecini ucu açık, nereye varacağını kestiremediğim bir yolculuk gibi görüyorum."
5 Kasım 2019 Söyleşi Edebiyat

Irmak Zileli: "Yazma sürecini ucu açık, nereye varacağını kestiremediğim bir yolculuk gibi görüyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Yazar kendi içindeki seslerin çokluğunda, karakterinin içindeki çokluğu da keşfeder. Didaktik bir anlatım ise çokluğu kabul etmez, hep tekliği dayatır. 

Irmak Zileli'nin Bozuk Saat romanı yeni yayımlandı. Öykülerden oluşan bir roman. Irmak Zileli ile Bozuk Saat'in serüvenini ve sonrasını konuştuk.

Ayşe Yazar: Bozuk Saat'in yolculuğu 2017’de ON8 Blog’da başlamıştı. Oradaki öykülerin romana dönüşmesi, blogdan kitaba evrilmesi nasıl oldu?

Irmak Zileli: Blogdaki öykülere, hayatın kimi dayatmaları yüzünden ara verdiğim dönemde ON8’in yayın yönetmeni Müren Beykan ile Halil Türkden, bu öykülere yenilerini ekleyip bir kitap yapma önerisi getirdiler. Fakat o aşamada hâlâ roman fikri yoktu, daha çok bir öykü kitabı gibi düşünmüştük. Fakat fikir fikri açtı. Müren Hanım, bunu bir roman gibi düşünmeye ne dersin, diye sordu. Merkezinde bir roman karakteri olarak Bozuk Saat olacaktı. Bozuk Saat’i karşılaştığı insanlar ve onların hikâyeleri sonucu dönüşen ve kimlik kazanan bir roman karakteri olarak hayal etmek hoşuma gitti. Denemeye değerdi. Denedim ve roman çıktı ortaya. Kabul etmek gerekir ki bu klasik anlamda roman kalıplarına pek uymayan bir metin. Öykülerden oluşan bir roman demeli belki de.

AY: Romanda bir saat, bir meydan ve farklı yaşamlara sahip insanlar var. Zaman aksa da, insanlar farklı deneyimler içinde koştursa da hepsini birleştiren bir güç var, nedir o?

IZ: Bir güç mü bilmiyorum, ama belki de bahsettiğiniz şey, romanda hikâyelerini okuduğumuz insanların içsesini duyabilen ve seslerine ses olan hikâye anlatıcısıdır, Bozuk Saat’tir. Bunu şu an düşünüyorum ama belki de Bozuk Saat, hepimizin içinde kendi duygusunu, yaşantıladıklarını işitmeye muktedir olan benliğinden bir parçadır. Şunu demeye çalışıyorum, yaşayıp gidiyoruz ya hani, pek çoğumuz bundan şikâyetçi, hayat hızla akıp gidiyor ve biz yaşantımızda olup bitenleri kaçırmaktan, bazen kendi duygularımızı bile çok fark edemeden, durup dinleyemeden yaşayıp gitmekten şikâyetçiyiz. Yıllar nasıl geçti anlamıyoruz. Bir olay esnasında ne hissettik hatırlayamıyoruz mesela. Hayatın akışı içinde kendine kör ve sağır hale gelmiş robotlar gibi hissettiğimiz oluyor. Bozuk Saat, iç dünyamızdaki iniş çıkışlara, nabzımızın atışına duyarlı bir anlatıcı olarak bize şunu hatırlıyor galiba; hepimizin benliğinde bu yeteneğe sahip bir parça var, hepimiz aslında kendi hikâyelerimizin anlatıcısı olabiliriz, tabii önce içsesimizi duymak koşuluyla. Bu da gerektiğinde zamanı durdurup tam o an ne hissettiğimize kulak kesilmekten, kendi olumsuz addettiğimiz hal ve duygularımıza da bakma cesareti göstermekten geçiyor. Tabii bu bakışı başkalarına yöneltmek de işin başka bir tarafı.

ırmak zileli

AY: Romanda, döngüsünü tamamlayıp toprağa kavuşmak isteyen suyun nabzını duyduğumuz bir bölüm var. Yazma serüveninizde döngüyü tamamlamak hususunu nasıl ilişkilendirirsiniz.

IZ: Yazıda döngüyü tamamlamak gibi bir düşüncem yok, yazma sürecini daha çok ucu açık, nereye varacağını kestiremediğim bir yolculuk gibi görüyorum. Dahası sadece bana ait bir yolculuk değil bu. Yazar olarak ürettiğim metnin, okurda yaşamaya devam etmesi, sözcüklerimin, hikâyelerin okurda yeniden hayat bulması, okurun zihninde karşılaştığı başka imgeler, hikâyeler ve hayallerle çoğalıp gelişmesi döngünün tamamlanamaz olduğunu gösteriyor. Yazı, okurla (ki bu tek bir okur değil, o yüzden farklı farklı okumalarla demeli belki) buluşarak dallanıp budaklanan bir şey. Bir metin doğuyor, sonra okur onu alıp yeniden yeniden doğuruyor, şanslıysam okurda yeniden doğan, imgeleminde oluşan resimlerin bir kısmını onlarla paylaşma imkanı bulduğumda, yazdıklarım bana geri dönüyor. Bir döngü varsa eğer, belki bu ilişkide yaratıcı bir şekilde var. Bir çemberi kapamak anlamında değil de, daha çok yeni açılmalara meydan vermesi anlamında.

AY: Elias Canetti bir deneme kitabında, “Kim ki hayvanlardan çok bahsediyorsa insanlar adına utanıyordur,” der. Siz, kitabınızda hayvanlara yer vermeniz ve hikâyeye dâhil etmeniz hakkında neler söylersiniz?

IZ: Tahakküm içeren ilişkilerle, her alanda iktidar kurmakla ilgili derdi olan biriyim. Cinsiyetçiliğe, ırkçılığa, sınıfsal ayrımcılığa, merkeziyetçiliğe karşı olup da, türcülüğü bunun dışında tutmak mümkün olamaz. Hayvanların maruz kaldığı zorbalıkların da bizi ilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bozuk Saat eğer bir göçmene, bir kadına ya da bir eşcinsele yönelik zorbalığı duyup, bir hayvanın uğradığı zulmü duymasaydı Bozuk Saat’in hikâyeciliğini sorgulamak gerekirdi. Çünkü herkesin nabzına atlayabilen bir varlık bunu yapmazsa, gözünü kulağını kapatıyor demektir. Zira yaşadığımız dünya bu zorbalıklarla dolu.

ırmak zileli

AY: Kurgusuyla, iç içe geçmiş boyutlarıyla; ukde, ıskarta, dingildek, yekinmek, teşrikimesai gibi günlük dilde çok karşılaşılmayan kelimeleriyle bu kitapta genç okurlara zaman kavramı üzerinden alışılmadık bir evren yaratmışsınız. Dijital çağın sabırsızlığına tutulan gençlerin, romanın boyutları arasındaki oyuklarda kaybolmadan ilerlemelerine fırsat veriyorsunuz. Gençler için yazarken daha iyi anlaşılmak adına, soluklandığınız duraklar oldu mu?

IZ: Hayır, böyle bir kaygıya düşecek olduğum zamanlarda bile kendime bu izni vermedim. “Gençler için yazmak” gibi bir yönergeye tabi olsaydım özgürce yazamazdım ve bu da metnin kendi yolculuğuna zarar verirdi. Yazarken sadece ve sadece, anlatıcım olan Bozuk Saat’in işleyişine tabi olmaya, onun sesini duymaya, dolayısıyla hikâyeleri onun diliyle anlatmaya bıraktım kendimi. Bozuk Saat 200 yıllık bir saat olduğu için sözcük dağarcığı ister istemez pek çoğumuza göre daha geniş. Bu 200 yıl boyunca tanık olduğu dünyaların dilini içinde taşıyor. Ona kulak verdiğimde belki benim de kulağımda kalmış, hiç kullanmadığım kelimeleri çağırdı zihnim. Çünkü aslında hepimiz, ailemizin birkaç kuşak geriye doğru tarihini, kültürünü, dilini, duygusunu bünyemizde taşıyoruz. Bu tarihe kulak verdiğimizde onların seslerini işitmemiz mümkün. Böyle düşününce gençlerin de kendilerini “eski” ya da “ölü” addettikleri kelimelere kapatmamaları gerektiğini fark etmelerini, bunları duyabileceklerine, üstelik duyup da anlayabileceklerine güvenmelerini dilerim.

Belki kelimelerin anlamını bir sözlük gibi dillendiremeyebilirler, ama cümlenin gelişi, onlara bir sezgi halinde o kelimelerin anlamlarını verecektir zaten. Okumak, böyle böyle dil dağarcığımızı genişletir zaten. Aksi halde yeni kelimeler öğrenmek için sözlük okumamız gerekirdi. Sorunuzun ikinci kısmına dönecek olursam, gençler için yazmaya çalışmanın metni köreltecek, yazarı sınırlayacak bir çaba olduğunu düşünüyorum. Bu noktada, ister istemez kimi önyargılarımız devreye girer, ki bu en korkuncudur, gençler şundan anlamaz, gençlere bu zararlıdır, vb, bence bunlara hiç gerek olmadan yazar hikâyesini anlatmalı, hangi yaş grubunun okuyup seveceği, metnin kendi yolculuğu. Bunu pek çok zaman kimse bilemez.

Metnin sürprizleri doğal olarak okur için de bir hediye olur.

AY: Keşiflere imkân tanıyan, buyurmayan, okurda merak duygusunu harekete geçiren bir ritim ve dil uyumu yakalamışsınız. Roman, okura hayal edebileceği boşluklar sunuyor. Yürüttüğünüz yazarlık atölyelerini de düşünürsek bu konuda yazmaya hevesli gençlere neler tavsiye edersiniz?  

IZ: Keşiflere imkân tanımanın birincil koşulu, yazma sürecinin yazarın kendisi için bir keşif olması ve yazarken zihinde tamamlanmış bir metnin kâğıda dökülmemesidir. Bunun doğal sonucu da buyurgan olmamaktır. Yazar eğer bu macerayı kendi için bilinmezliklerle dolu bir yolculuk olarak görür ve yaşarsa, bu okuyana da yansır. Siz yazarken bir adım sonrasını keskin kararlarla belirlemediğinizde, metin size bir dolu sürprizle gelir. Metnin sürprizleri doğal olarak okur için de bir hediye olur. Yazarın hikâyeyi ve metnin tüm ayrıntılarını bilmeye, belirlemeye çalışmaması metni bir oyun alanına çevirir; yazar ile okurun beraber oyun oynayabildiği bir macera bu. Yazar her ne kadar oyun kurucu konumunda olsa da, bu konumu bir ayrıcalığa, statüye dönüştürmediğinde, oyundan zevk almaya, bu yolculuğun kendisi için de bilinmezlerle dolu olabileceğini fark etmeye başlıyor. Yazar metnin her katmanına hakim olduğu, tüm yanıtları bildiği kibrine kapılmadığında keşifler için alan açılıyor. O yüzden en başta kendime, sonra da yazmak isteyen ve bu konuda bana fikir soranlara yaptığım hatırlatma hep şu oluyor: Tüm soruların yanıtlarını verme çabasıyla oturmayın hikâyenin başına, her şeyi söylemeyin, her şeyi açıklamayın, bilmedikleriniz zaten olacak, ama bildiklerinizin de tamamını okura yetiştirmeye çalışarak malumatfuruşluk yapmayın. Çünkü her zaman sizin bildiklerinizden fazlasını içerir metin. Ya da bildiğinizi bildiklerinizden fazlasını diyeyim.

ırmak zileli

AY: Toplumsal meseleleri didaktikleştirmeden ortaya koymanın yolu nedir?

IZ: Deminki soruya verdiğim yanıt bunun yollarından biri aynı zamanda. Buna ek olarak söyleyebileceğim şeylerin başında, Tanrı yazardan kurtulmak gelir. Anlatıcı olarak Tanrı yazardan kurtulmak ve karakter anlatıcı merkezli bir anlatım biçimi oluşturmak, sadece teknik bir mesele değildir. Anlatıcınızı seçerken aslında hikâyenizi kimin gözünden anlatacağınızı da seçmiş oluyorsunuz ya, yazarın kendi sesinden kurtulması, kendini Tanrı yazar statüsünden sıyırması, onun zihnindeki öteki seslere alan açmasını da sağlıyor. O sesleri duyabilmeye başlayan bir yazar, tek sesli ve didaktik metinler ortaya koyamaz bana göre. Çünkü aslında hepimizin zihninde birbiriyle çelişen, farklı farklı pek çok ses vardır. Bunlar sürekli birbiriyle konuşur, tartışır. Kimi o sesleri bastırır ve tek sesin hâkimiyetini kurar zihninde. Kimiyse bu farklılığı bir çokseslilik olanağı olarak kabul eder. Bu demek değildir ki yazarın hikâyesinin bir merkezi, bir sözü, bir fikri yoktur. Her zaman olmak zorunda değildir belki, ama bir fikri işlemek istediğinde bile, yazar bu çoksesliliğin bir imkân olduğunu görürse metnini didaktik olmaktan da kurtarır. O birbirinden farklı sesleri duyabildiğimizde metnin sözü eksilmez, ama sözünü söyleyiş biçimi farklılaşır, okurun düşünme faaliyetine izin veren, okura alan açan bir üslupla yapmış olur bunu. Toplumsal meseleleri didaktikleştirmeden anlatmanın yolu aynı zamanda toplumu bir kütle olarak görmemekten, bireylerden hem de birbirinden farklı bireylerden oluştuğunu görmekten ve metinde bunun hakkını vermekten geçiyor. Roman karakterlerini tipleştirmediğinizde, nüansları ve renkleriyle zengin ve derin bir şekilde var ettiğinizde isteseniz de didaktikleşemezsiniz, çünkü insan çelişkili bir varlıktır, katmanlarına indikçe bu çelişkiler daha da görünür hale gelir. Yazar kendi içindeki seslerin çokluğunda, karakterinin içindeki çokluğu da keşfeder. Didaktik bir anlatım ise çokluğu kabul etmez, hep tekliği dayatır. 

AY: Biz bu söyleşiyi yaparken yeni bir romanınız çıktı. Son Bakış. Bu kadar kısa aralıkla iki roman çıkması nasıl mümkün oldu?

IZ: Son Bakış, iki buçuk sene öncesinde zihnimde oluşmaya başlamış bir romandı. İki yıllık düşünme, hikâyeyi ve karakteri kurgulama, meselesi üzerinde çalışma ve katmanlarını oluşturma sürecinin ardından kâğıda döküldü. Son Bakış bir roman olarak bilincimin arkasında kurulurken, yani henüz masanın başına oturup yazmaya başlamamışken Bozuk Saat'in kitap olması önerisi geldi ve iki süreç iç içe geçmiş oldu. Dolayısıyla Bozuk Saat masa başında yazılırken, Son Bakış henüz beynin arka odalarından birinde hazırlıklarını sürdürüyordu, yazım aşamasına geçilmemişti. Bunun mümkün olmasında yapısal olarak birbirinden farklı metinler olmalarının payı vardır kuşkusuz. Bozuk Saat daha parçalı, neredeyse öykülerden oluşan bir romanken, Son Bakış tek bir karaktere odaklanan, onun geçmişi ve şimdisinde salınan bir metin. Bozuk Saat şehrin içinde hareket halinde, nabızlardan nabızlara gezerken, Son Bakış'ın ana karakteri Tina bir asfaltın üzerinde sabit, onun gezintisi zihinsel olarak kendi tarihi içinde. Bu yönüyle belki Bozuk Saat yatay bir düzlemde hareket eden bir anlatıcıyken, Son Bakış'ın anlatısı hem mekân hem de zamanın içinde dikey bir kazı yapıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR