İrtifa Kaybı
19 Şubat 2019 Öykü

İrtifa Kaybı


Twitter'da Paylaş
0

Beyefendi uçuş başlamak üzere lütfen koltuklarınızı dik konuma getirin, perdenizi açın. Göz pınarından ucuna kadar siyah kalemle çizilen ela gözler kibarca uyarıp üzerimde kocaman kocaman dolaşıyor. Hafif gülümseyen ifadesindeki yapmacıklığa bakılırsa ikinci uyarı olmalı. Kibar ama gergin. Hemen toparlandım. Daracık koltukta kıpırdanıp bacaklarımı düzeltiyorum mümkün olduğunca. Perdeyi açmamla içeri dolan güneş bedenimi sarıyor. Nafile, ısıtmıyor. Parmak uçlarım hâlâ soğuk. Koltuğumu dik pozisyona getirip gözlerimi kapıyorum. Çocukluğumu bir lokmada yutarak karanlık gövdesinde yıllardır saklayan şehre doğru yol alıyoruz.

Uçak yükseliyor. Yüzümü pencereye çeviriyorum. Evler, ağaçlar, limanda bekleyen vapur, şehrin göbeğindeki stadyum, yamaçta dimdik duran on beş katlı hastane binası gittikçe küçülüyor. Küçülürken her biri karnımda bal peteği gibi küçük oyuklar açıyor sanki. Kulaklarım aniden kapandı. Bulutlar seyrek bir sis tabakası halinde içimden geçiyor. Oysa gökyüzünde süzülen büyük beyaz pamuk tomarları olmalarını isterdim. İlkokulda yazı defterimin üzerine yapıştırdığım bulutlara yatan çocuk geliyor aklıma.

Üzerimdeki takım elbise ve boynumdaki kravat kıpırdadıkça daha çok sıkıyor. Kolumdaki saatin kayışını gevşetiyorum. Dizlerim öndeki koltuğa çarpınca güneş gözlüklerini tepesine koymuş sarışın genç kız kafasını hafifçe yana çevirerek mırıldanıyor. Başka zaman olsa hemen öne eğilip özür dilerim. Şimdi sinirleniyorum. Sakinleşip hareketsiz kalmak en iyisi.

Akademik kurula girmek üzereyken çalan telefonun ekran görüntüsü belleğimde. Baba. Yıllar sonra baba. Yıllar önceki baba. Yıllar önce kaybettiğim, başka bir hayatın babası. Ve bu gün, bu sabah ekranda baba.

Ne içersiniz beyefendi? İrkildim. Aynı samimiyetsiz gülümseme. En azından gergin değil bu kez. Kahve lütfen. Yanında bir dilim poşetli kek uzattı. Önümdeki koltuğun file cebine koyup yemek tablasını açıyorum. Sıcak kahveyi iki elimle avuçluyorum. Annemin cam kenarında gece yarılarına kadar oturup içtiği kahvelerin kokusu burnumda. Halıda oyuncak askerlerimle oynuyorum. Annem elini çenesine dayamış öylece dışarıya bakıyor. Her akşam yemeği sonrası başlayan, annemin divan üzerinde geçirdiği küsme saatlerinden biri. Salonun eşyalarından biri olmuş yine. Varlığını unutuyorum. Evimizin ıssızlığı genişliyor, içimde uçsuz bucaksız bir boşluk. Kayboluyorum. Odama kaçıyorum. Televizyonun sesini açıyorum. Televizyon babalarını seviyorum.

Yanımda oturan kıvırcık saçlı, kilolu adam kek poşetini hışırdatarak plastik bardağın içine soktu. Alnında boncuk boncuk ter damlaları. Oflayarak klima düğmesiyle oynuyor. Uçağın soğuk havasını ben vakumluyorum. Bilmiyor. Gölgem kapladı her yanımı. Başarılı Doktor Ufuk’un başarısız yarısı. Derinlere gömdüğüm yetersizliğim. Değersizliğim. Kırılgan köklerim üzerine inşa ettiğim görkemli saray çatırdıyor. Hala üşüyorum.

Çocukluğunuz anavatanınızdır diyordu yazar.* Vatanım var mı ki? Güzel şeyler olmalı derinlerde bir yerde. Eşeliyorum. Burnuma annemin pişirdiği köfte patates kokusu geliyor. Güneşli bir haziran günü. Kırmızı kolluklarımı takmışım. Göğsümü kabartan bir coşku içimde. Karnem çok iyi. Babam gurur duyuyor. Diğer başarıların ne önemi var hayatta. Denize koşuyoruz beraber. Elleriyle sıkıca kavrayıp yukarıya kaldırıyor. Bakışıyoruz. Kolluklarımla havaya fırlatıyor. Sonra ? Sonrası yok. Çocukluğum bir yerlerde takılı kalıyor. Biri gözlerimdeki ışığı kapatıyor.

Ne zaman kaybettim vatanımı baba. Sen eve daha geç ve daha az gelmeye başladığında yavaş yavaş mı, evden tamamen ayrılacağını söylediğin gün aniden mi? İlkokulda öğretmenimin verdiği sorumluluklarımız konulu ödeve, anneme karşı en büyük sorumluluğum onu güldürüp eğlendirebilmektir yazdığımda kaybettim. Sen bana şefkat gösterilmesi gereken üzgün bir başka çocuk bıraktın. Sen gittin, ben büyüdüm.

Ela gözlü hostes boşları toplarken, kıvırcık saçlı adam bir bardak daha su istiyor. Turuncu mavi kareli gömleğinin düğmelerini tek tek açarak üzerinden çıkarıyor. Kısa kollu penye atletiyle oturuyor şimdi. Hava durumu hakkında sohbet etmek arzusuyla bana doğru gülümsüyor. Bakışlarımı yere indiriyorum. Karşılık bulamayınca gözleri lacivert ceketim, sımsıkı bağlanmış kravatım ve yün bordo süveterim üzerinde ağır ağır geziniyor. Başını bir iki kez sağa sola salladığını görüyorum göz ucuyla. Sağ eliyle önündeki kitabın üzerinde biraz tempo tutuyor. Diğer elini çenesine koymuş hayatın anlamını çözmek üzere. Sol yanındaki koridora bakan koltuk boş. Birkaç dakika tıkırtı yaptıktan sonra bilgiç tavırlarla oraya geçip kitabını okumaya başlıyor. Kurtuluyorum.

Saate bakıyorum, geçmiyor. Bir an önce varmak istiyorum hastaneye ya da hiç varamamış olmak. Uçuş moduna aldığım telefonu her an yeni bir haber gelebilirmiş gibi elimde tutuyorum. Tek bir fotoğraf bile yok. Tek kayıt aramalar kısmındaki baba. Ekranı açıp yıllardır görmediğim baba yazısını inceliyorum. Bir çocuğun öfkesine yenik düşen baba. Hayırların içindeki eveti okuyamayan, telefon babalığını seçen adam. Harçlık verir gibi düzenli başlayıp gittikçe seyrekleşen, itinayla yazılmış mektuplar. Çöpten çıkarıp tekrar tekrar okuduğum hayatına dair tüm ayrıntılar. Ve bir kadın ve bir çocuk ve bir kardeş.

Lütfen koltuklarınızı dik konuma getirin, inişe geçiyoruz. Koltuğumda doğrulup camdan dışarı bakıyorum. Kırmızı kolluklarımla bulutların üzerinden hızla aşağıya kayıyorum. Uçaktan daha hızlı yol alıyorum. Başım dönüyor. Kulaklarımın uğultusu artıyor. Telefon çalıyor tekrar tekrar. Nihayet açıyorum. Ben Neşe. Duraksıyor. Kısık bir ses çıkarıyorum. Biliyorum. Yutkunma sesim daha yüksek çıkıyor. Babamı yerde buldum. Kimsem yok danışacak. Ambulans yolda. Susuyor.

Sıklaşan nefes ve birkaç iç çekiş. Çaresizliğin sessiz dili. Dudağın kenarına gelip kaybolan kelimeler. Babam yerde. Senin baban ve benim babam. Farklı dünyaların babası. Yerde. Babam, en çok sevdiğim düşmanım. Geçen yıl by pass ameliyatına kongredeyim diye gitmediğim canımın parçası. Yerde. Hızla aşağı doğru yol alıyorum. Kolluklarım fırlıyor kollarımdan. Yanaklarım sağa sola sallanıyor. Yumuyorum gözlerimi sımsıkı. Bakamıyorum. İliklerime kadar soğuk hava doluyor. Donuyorum. Buz tutan dilime yapışan kelimeler yanıyor ağzımın içinde. Kendi sesimi duymuyorum.

Geliyorum.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR