Isaac Asimov • Yağmur Yağmur Uzak Dur Bizden
20 Nisan 2017 Öykü

Isaac Asimov • Yağmur Yağmur Uzak Dur Bizden


Twitter'da Paylaş
0

Lillian Wright, “İşte yine orada,” dedi. Bir taraftan da titizlikle jaluzileri düzeltiyordu.

“Orada, George.”

İzleyeceği beyzbol maçı için televizyonun parlaklığını ayarlamaya çalışan kocası, Lillian’a, “Kim orada?” diye sordu.

“Bayan Sakker,”* diye yanıt veren Lillian, kocasının, “O da kim?” şeklindeki malum sorusunu ağzına tıkmak için hemencecik devam etti: “Yeni komşularımız.”

“Ah, tamam.”

“Güneşleniyor. Ne zaman görsem güneşin altında. Oğlu nerede acaba? Hava güneşliyken genelde o devasa avlularında durup elindeki topu eve doğru fırlatır. Sen çocuğu gördün mü hiç?”

“Duydum. Oynadığı bir tür Çin usulü su işkencesi. Topu duvara fırlat, yumruğunla yere vur, tokat çak. Fırlat, vur, çak, fırlat, vur –”

“Terbiyeli, akıllı uslu bir çocuk. Keşke Tommie onunla arkadaş olsa. Yaşı da uygun; sanırım on yaşlarında.”

“Tommie’nin arkadaş edinmede sorun yaşadığını bilmiyordum.”

“Aslında Sakker ailesiyle zor. O kadar içekapanıklar ki. Bay Sakker’in ne iş yaptığını bile bilmiyorum.”

“Bilmene gerek var mı? Ne iş yaptığı kimseyi ilgilendirmez.”

“Onu hiç işe giderken görmedim. Tuhaf doğrusu.”

“Beni de kimse işe giderken görmüyor.”

“Senin işin evinde yazı yazmak. O ne iş yapıyor?”

“Herhalde Bayan Sakker Bay Sakker’in ne iş yaptığını biliyordur ve benim işimin ne olduğunu bilmediği için de korkunç üzgündür.”

“Aman George.”

Lillian pencerenin önünden çekildi ve hoşnutsuzlukla televizyona baktı. (Schoendienst vuruş yapıyordu.) “Bir şeyler yapmalıyız bence. Komşuluk bunu gerektiriyor.”

“Ne gibi?”

George, elinde az önce açtığı ve şişesinden su damlacıklarının aktığı büyük boy bir maden suyuyla kanepede rahatça oturuyordu.

“Onlarla tanışmak için işte.”

“İyi de taşındıklarında Bayan Sakker’le tanışmamış mıydın? Uğradığını söylemiştin.”

“Hoş geldiniz demeye gittim ama daha yeni taşınmışlardı ve ev altüsttü. Yalnızca selamlaştık. Bunun üstünden iki ay geçti ama Bayan Sakker’le ara sıra merhabalaşmanın dışında bir yakınlığımız yok. Çok tuhaf birisi.”

“Öyle mi?”

“Sürekli gökyüzüne bakıyor. Bunu yüz kere yaptığını gördüm ve hava biraz bulutlu bile olsa asla dışarı çıkmıyor. Bir keresinde yağmur yağacak diye bağırarak bahçede oynayan oğlunu içeri çağırdı. Onu duydum ve aklıma avludaki çamaşırlarımız gelince telaşlandım. Aceleyle dışarı çıktım ama ortalık günlük güneşlikti. Tamam, birkaç bulut vardı ama telaşlanacak bir şey yoktu.

“Peki yağmur yağdı mı?”

“Tabii ki hayır. Boşuna avluya koşturduğumla kaldım.”

George o sırada televizyondaki maça kilitlenmişti. Vuruşlardan biri tam sayı oluyordu ki top havada yalpalandı. Maçtaki heyecanlı anlar sona ermişti, atıcı da yeniden dengesini sağlamaya çalışıyordu. Bunu fırsat bilen George mutfağa giden karısına seslendi: “Yeni komşularımız Arizona’dan geldikleri için yağmur bulutlarını öteki bulutlardan ayıramıyorlar herhalde.”

Lillian topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı “tak tak” sesleri eşliğinde odaya geri geldi. “Nereden dedin?”

“Arizona. Yani en azından Tommie öyle söylüyor.”

“Tommie nasıl öğrenmiş?”

“Tommie top oynarken Sakkerlerin oğluyla konuşmuş sanırım. O da Arizona’dan geldiklerini söylemiş ve sonra da eve çağırmışlar çocuğu zaten. Aslına bakarsan Tommie, Arizona ya da Alabama gibi bir yer olduğunu söylüyor. Oğlunu ve onun ‘zehir gibi’ hafızasını bilirsin. Her neyse, gergin olmalarının nedeni havaysa geldikleri yer Arizona olmalı. Buranın yağmurlu ılık havasında ne yapacaklarını bilmiyorlardır muhtemelen.”

“Bana niye daha önce anlatmadın bunu?”

“Çünkü Tommie daha bu sabah söyledi; Tommie’nin sana daha önce söylediğini ve işin aslı, bu gerçeği öğrenmesen de bir şekilde yaşamını sürdürebileceğini düşündüm. Vay be –”

Top kaleye doğru yol aldı; sıra atıcıdaydı artık.

Pencerenin önüne giden Lillian kocasına şöyle dedi: “Bayan Sakker’le biraz ilgilenmeliyim. İyi birine benziyor. Hey George şuna bak.”

George’un o sırada ilgisini çeken tek şey televizyondaki maçtı.

Lillian: “Bayan Sakker’in gözlerini şuradaki buluta diktiğini biliyorum. Ve eminim ki şimdi de evine girecek.”

İki gün sonra George araştırma yapmak için gittiği kütüphaneden ellerinde kitaplarla eve dönmüştü. Lillian onu neşeyle karşıladı.

“Yarın hiçbir işin yok, öyle değil mi?”

“Sanırım bu bir soru değil.”

“Hayır. Yarın Sakkerler ile Murphy’s Parkı’na gidiyoruz.”

“Sakkerler?”

“Allah aşkına George, kapı komşularımız. İsimleri hiçbir zaman aklında tutmuyorsun.”

“Bu konuda özel yeteneğim var. Nasıl ayarladın bu park işini?”

“Bu sabah gittim ve zillerini çaldım.”

“Zor olmadı mı?”

“Çok kolay değildi. Zordu. Parmağım zilin üstünde, elim kolum seğirerek orada öyle bekliyordum, ta ki zili çalmanın kapının birden açılıp orada bir aptal gibi yakalanmaktan daha kolay olduğunu anlayana kadar.”

“Seni başından savmadı mı?”

“Hayır. Daha nazik davranamazdı doğrusu. Beni tanıdığını söyleyerek içeri davet etti ve ziyaretimin onu ne kadar memnun ettiğini söyledi. Böyle işte.”

“Ve sen de Murphy’s Parkı’na gitmeyi önerdin.”

“Evet. Çocukların eğlenebileceği bir yer önerirsem Bayan Sakker’in daha kolay ikna olacağını düşündüm. Oğlunun iyiliğine olan bir teklifi reddetmek istemeyeceğini biliyordum.”

“Anne psikolojisi.”

“George, evlerini görmelisin.”

“He, tamam işte. Tüm bu zahmetlerinin bir nedeni varmış. Her şey daha iyi anlaşılıyor şimdi. Sakkerlerin evini keşfetmek istedin. Ama ne olur eşyaların renklerinden beni azat et. Yatak örtüleri hiç mi hiç ilgimi çekmiyor ve dolapların boyutunu bilmesem de olur.”

Mutlu evliliklerinin sırrı buydu işte; Lillian, George’un söylediklerine kulak asmazdı. Önce eşyaların renklerini tarif etti, sonra uzun uzun yatak örtülerini anlattı ve en sonunda da santim santim dolapların boyutundan söz etti.

“Ya evin temizliğine ne demeli. Daha önce bu kadar temiz bir ev görmedim.”

“Onunla yakınlaşmayı düşünüyorsan kendini korumak için Bayan Sakker’le uğraşman gerekecek demektir. Baksana önüne ulaşılması imkânsız standartlar koymuş.”

Kocasının söylediklerini duymazlıktan gelen Lillian devam etti: “Hele mutfağı nasıl pırıl pırıl. Sanki hiç kullanılmamış gibi. Bayan Sakker’den bir bardak su istedim. Bardağı musluğun altına koydu ve lavaboya damlamasın diye suyu o kadar az açtı ki. Tavrı yapmacık değildi. Öylesine doğaldı ki suyu her zaman böyle doldurduğunu anladım. Bardağı da altına temiz bir peçete koyarak uzattı. Ancak hastaneler bu kadar hijyeniktir.”

“Kendi kendine çok fazla sorun çıkarıyor olmalı. Bizimle gelmeyi hemen kabul etti mi?”

“Şey, hemen değil. Hava tahminleri için kocasını aradı ve o da gazetelere göre havanın yarın açık olacağını ama yine de radyonun vereceği son raporu bekleyeceğini söyledi.”

“Bütün gazetelere bakmış, öyle mi?”

“Aynen öyle. Üçü de resmi hava tahmininin çıktısını alıyor. Böylece hava durumu konusunda anlaşabiliyorlar. Aslında tüm gazetelere abone olduklarını düşünüyorum. Gazetecinin bıraktığı gazete tomarını gördüm de –”

“Kaçırdığın çok bir şey yok, öyle değil mi?”

Lillian ciddi bir sesle devam etti: “Neyse işte, Bayan Sakker meteoroloji müdürlüğünü aradı ve havayla ilgili son durumu öğrenmek istedi. Sonra da kocasına haber verdi ve geleceklerini söylediler. Ama hava durumunda bir değişiklik olursa bize telefon edecekler.”

“Pekâlâ. O zaman yarın gidiyoruz.”

Sakker ailesinin bireyleri genç, hoş ve esmerdi. Onlar evlerinden Wrightların otomobillerini park ettiği yere doğru yürürken George karısının kulağına doğru eğildi ve fısıldadı: “Neden, Bay Sakker olmalı.”

“Keşke o olsa,” diyen Lillian devam etti: “Bir el çantası mı taşıyor?”

“Cep radyosu. Her iddiasına varım hava tahminlerini dinlemek içindir.”

Sakkerlerin oğlu elindeki madeni barometreyi sallayarak annesinin ve babasının arkasından koşa koşa geldi. Üçü de arka koltuğa oturdu. Sohbet başladı ve Murphy’s Parkı’na kadar havadan sudan konularda karşılıklı devam etti.

Sakkerlerin oğlu öyle kibar ve akıllı bir çocuktu ki ön koltukta annesinin ve babasının arasına sıkışan Tommie Wright bile, karşısında duran bu örnek yaşıtı tarafından hizaya getirilmiş, kendine medeni bir görüntü çizmişti. Lillian, arabalarıyla en son ne zaman böyle sakin ve huzurlu bir yol gittiklerini hatırlayamadı.

Lillian sohbet sırasında Bay Sakker’in, sesi zar zor duyulan ufak radyosunun açık olmasına hiç takılmadı. Bay Sakker’in radyoyu sık sık kulağına götürdüğüne de tanık olmadı.

Murphy’s Park’ta güzel bir gün hüküm sürüyordu. Hava sıcak ve yağışsızdı ama bunaltıcı bir sıcak da yoktu. Mavi, masmavi gökyüzünde insanı neşelendiren parlak bir güneş vardı. Gökyüzünün her noktasını inceleyip ardından ciddi bakışlarla barometresine odaklanan Bay Sakker bile bir kusur bulamamışa benziyordu.

Lillian çocukları lunapark kısmına götürmüş ve parkta bulunan tüm oyuncaklara binebilmeleri için yeterince bilet almıştı.

Lillian buna itiraz eden Bayan Sakker’e, “Lütfen bu kez ben almak istiyorum biletleri. Bir dahaki sefere de siz alırsınız,” dedi.

Lillian geri döndüğünde George yalnızdı.

“Onlar –” diye başlayan Lillian’a George şöyle yanıt verdi: “Aşağıdalar. Bir şeyler içmeye gittiler. Onlara sizi burada bekleyeceğimi ve sonra hep birlikte geleceğimizi söyledim.” Sesi sıkıntılı çıkıyordu.

“Yolunda gitmeyen bir şey mi var?”

“Hayır, bir şey yok. Sadece Bay Sakker’in gerçekten çok zengin olduğunu düşünüyorum.”

“Ne dedin?”

“Geçinmek için ne iş yaptığını bilmiyorum. Çaktırmadan sormak istedim –”

“Şimdi kim meraklı oldu acaba?”

“Senin için öğrenmeye çalışıyordum. Bana insan doğası fakültesinde öğrenci olduğunu söyledi.”

“Acayip felsefi. Bütün o gazetelerin nedeni şimdi belli oldu.”

“Evet, ama kapı komşumuz böyle yakışıklı ve zengin biri olunca şimdi benim de önümde ulaşılması imkânsız standartlar var gibi duruyor.”

“Saçmalama.”

“Ayrıca Arizonalı değil.”

“Değil mi?”

“Ona, ‘Arizonalı olduğunuzu duydum,’ dedim. Öyle şaşırdı ki, Arizonalı olmadığı açık. Sonra da kahkaha attı ve Arizona aksanıyla konuşup konuşmadığını sordu.”

Lillian biraz düşündükten sonra, “Sen de fark etmişsindir, bir çeşit aksanı var. Güneybatıda İspanya kökenli çok sayıda insan var. Yani pekâlâ Arizonalı olabilir. Sakker bir İspanyol ismi olabilir.”

“Bana daha çok, Japon ismini çağrıştırıyor. Neyse boş ver, bak el sallıyorlar. Hey, ne aldıklarına bir baksana.”

Sakker ailesinin her bireyi elinde üçer pamuk şekerle –toz şekerin sıcak bir makinede döndürülmesiyle elde edilen pembe köpük sarmalları– geliyordu. Pamuk şekerler ağızda tatlı tatlı eriyordu ve yapış yapış bir his bırakıyordu yendikçe.

Sakkerler, Wright ailesine de birer tane uzattı ve onlar da nezaketen kabul etti. Hep birlikte biraz yürüdüler, dart tahtasında atış yaptılar, topların deliklerin içine fırlatıldığı bir çeşit şans oyununa daldılar ve başka bir oyundaysa yaptıkları vuruşlarla tahta silindirleri bağlı oldukları kaideden ayırmaya çalıştılar. Birbirlerinin fotoğraflarını çektiler, seslerini kaydettiler ve kimin daha kuvvetli tokalaştığını denediler.

Sonra oyun alanında koşturmaktan nefes nefese kalan çocukları aldılar. Sakkerler, oğullarını atıştırmalıkların olduğu büfeye doğru götürdü hemen. Tommie bir sosislinin kendisini ne kadar mutlu edeceğine dair imada bulununca George ona bir çeyreklik verdi. O da büfeye doğru koşturdu.

“Açıkçası,” dedi George, “burada kalmayı tercih ederim. Onları bir pamuk şeker daha yerken görürsem şuraya çıkaracağım artık. Eminim ki üçü de ayrı ayrı bir düzine yedi. Eğer yanlışsam kendim bir düzine yerim.”

“Farkındayım ve şimdi de oğullarına alıyorlar durmadan.”

“Bay Sakker’e hamburger yemeyi teklif ettim. Ânında yüzü asıldı ve kafasını sallayarak reddetti. Hamburger çok matah bir şey olmayabilir ama yığınla pamuk şeker yedikten sonra bir ziyafet sayılır.”

“Biliyorum George. Ben de Bayan Sakker’e bir bardak portakal suyu içmeyi teklif ettim. Bana hayır derken yerinden öyle bir sıçrayışı vardı ki gören de portakal suyunu yüzüne fırlattım sanır. Neyse, böyle bir yere daha önce gelmediklerinden zorlanıyorlar sanırım. Yeniliklere alışmaları zaman alacak. Şu anda midelerini pamuk şekerle dolduruyorlar ama sonra on yıl ağızlarına pamuk şeker sürmeyecekler.”

“Evet, belki de.” Sakkerlere doğru yürümeye başladılar. “Lil, baksana hava kapandı.”

Bay Sakker radyoyu kulağına yapıştırmıştı ve yüzünde endişeli bir ifadeyle batıya doğru bakıyordu.

“Aha,” dedi George, “bulutları fark etti. Eminim eve dönmek isteyecek.”

Sakker ailesi George’un başına toplandı. Nazik ama ısrarcı bir tonla eve gitmek istediklerini söylediler. Muhteşem zaman geçirmişlerdi, harika anlar yaşamışlardı, Wrightlar bir dahaki sefere onların misafiri olmalıydı ama özür dileyerek artık eve gitmeleri gerektiğini söylediler. Hava yağacak gibiydi. Tüm tahminler havanın güneşli olduğunu gösteriyordu, diyen Bayan Sakker hayıflanıyordu.

George onları sakinleştirmeye çalıştı. “Bölgesel yağışları tahmin etmek zordur. Ama burada yağsa bile, ki yağmayabilir de hemen, yarım saatten fazla sürmez.”

George ne söylerse söylesin Sakkerlerin oğlu ağladı ağlayacak gibi duruyordu. Elinde bir mendil olan Bayan Sakker ise tir tir titriyordu.

Pes eden George, “Hadi gidelim,” dedi.

Dönüş yolu bitmek bilmedi. Hiç kimse konuşmadı. Bay Sakker bu sefer radyosunun sesini sonuna kadar açmıştı ve durmadan kanalları değiştiriyor, hava durumunu öğrenmeye çalışıyordu. Hava raporları artık, “gök gürültülü bölgesel sağanak yağıştan” söz ediyordu.

Sakkerlerin oğlu barometrenin düştüğünü söylüyor, çenesini avucunun içine gömen Bayan Sakker ise üzgün bir ifadeyle gökyüzüne bakıyor ve George’a daha hızlı sürmesinin mümkün olup olmadığını soruyordu.

Komşularının hislerini anladığını gösterme çabasıyla Lillian nazik bir tonda, “Çok da tehlikeli görünmüyor, öyle değil mi?” dedi. Ama George karısının fısıltıyla, “Hayret bir şey!” diye söylendiğini duydu.

Oturdukları caddeye girdiklerinde rüzgâr şiddetlenmişti, günlerdir tek bir damla düşmeyen yollardaki tozu savurup duruyordu. Yaprakların hışırtılarıysa kötü bir şey olacakmış hissi uyandırıyordu. Gök gürledi.

George, “Arkadaşlar iki dakika içinde evinizde olacaksınız. Merak etmeyin,” dedi.

George arabasını Sakkerlerin uzun ön avlusuna açılan kapının oraya çekti ve arka kapıyı açmak için arabadan indi. Yüzünde bir damla hissetti. Tam zamanında varmışlardı.

Yüzlerinden ne kadar gergin oldukları anlaşılan Sakkerler arabadan paldır küldür indiler, teşekkür ederiz gibi bir şeyler geveleyerek uzun ön avlularından evlerine doğru olanca hızlarıyla koşmaya başladılar.

“Allah biliyor ya,” diye başlayan Lillian, “sanki Sakkerlerin –” sözünü tamamlayamadı.

Yağmur öyle bir bastırdı ki gökyüzünde bir yerlerde bir baraj varmış da patlayıvermiş gibi devasa damlalar akıyordu yeryüzüne. Wrightların arabasına sanki yüzlerce baget küt küt vuruyordu. Büyük avluyu yarılayan Sakkerler birden durdular ve umutsuz gözlerle gökyüzüne baktılar.

Yağmur damlaları vurdukça yüzleri silinmeye başladı; yüzleri silindi, gittikçe ufaldı ve birbirine karıştı. Üçü de büzüş büzüş oldu ve arkalarında ıslaklıktan yapış yapış olmuş giysi yığınları bırakarak kıyafetlerinin içinde kayboluverdiler.

Wright ailesi orada durmuş olanları seyrederken, korkudan donakalan Lillian başladığı sözü bitirmeden edemedi: “– şekerden yapıldığını ve erimekten korktuklarını sanırsın.”

İngilizceden çeviren: Burcu Uluçay

* Asimov, şeker anlamındaki “Saccharo”yu sözcük oyunu yaparak “Sakkaro” yapmıştır. Biz de şekerkamışından ya da şekerpancarından çıkarılan bir tür şeker anlamına gelen “sakaroz” sözcüğünün ilk hecesiyle “şeker” sözcüğünün son hecesinin birleşimiyle ortaya çıkan “Sakker”i tercih ettik. (ç.n.)

Isaac Asimov (1920-1992) Yahudi asıllı ABD’li yazar ve biyokimyacı. Bilimkurgu yapıtları ve popüler bilim kitaplarıyla tanındı. Robert A. Heinlein ve Arthur C. Clarke ile birlikte döneminin üç büyük bilimkurgu yazarından biri olarak kabul edilen Asimov’un bu sayıda yayımladığımız  “Yağmur, Yağmur Uzak Dur Bizden” (“Rain, Rain, Go Away”) adlı öyküsü Buy Jupiter and Other Stories (1975) adlı kitabında yer alıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR