İsfahan, Dünyanın Öteki Yarısı, Nefs-i Cihan...
23 Mart 2017 Hayat Gezi

İsfahan, Dünyanın Öteki Yarısı, Nefs-i Cihan...


Twitter'da Paylaş
0

Tepede oturup şehri seyrediyorum. Çölün ortasında bir vaha, tek bir otun bitmediği dağların ve tepelerin arasına gizlenen İsfahan, kızın yeşil gözleri kadar güzel ve çekici.
Kadir Işık
Şoförün arkasındaki koltukta oturan kıza, Arap alfabesiyle yazılı bileti göstererek koltuk numaramı sordum. İranlıların ne kadar yardımsever olduğunu söylememe gerek yok. Kızın kocaman, yemyeşil gözleri vardı. Gece yarısı, otobüs yol alır almaz ışıklar söndü, kızın yeşil gözleri kaldı aklımda. Raskolnikov’un tefeci kadını öldürmeden önce dolaştığı sokakların birinde karşılaştığım kız geldi aklıma, hangisinin daha güzel olduğuna karar veremedim. Kızla aramda yirmi beş koltuk var. Sabah saat beş gibi, henüz her yer karanlıkken vardım Nefs-i Cihan’a, dünyanın öteki yarısı İsfahan’a. Yeni bir şehir, yeni insanlar, yeni sokaklar. Neydi beni burada bekleyen, buraya getiren, hangi insanlarla tanışacaktım, kim bana bir sonraki yolumu gösterecek, sonraki durağım neresi. Amores Perros filminde Susana’nın babaannesi, Tanrı’yı kendine güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et, dermiş. Yarınla ilgili hiç bir planım yok. Otobüsten iner inmez arkamda oturan adamın ayak kokusu kayboldu, dirildim.   İlk durağım Nakş-ı Cihan, devrimden sonraki adıyla İmam Meydanı. Bin bir gece masallarından esinlenerek yapılan gerçeküstü meydana girer girmez sırt çantamı yere bırakıp insan eliyle yaratılan bu güzelliği hayranlıkla seyrediyorum. Tiananmen meydanından sonra dünyanın en büyük meydanı. Saat sabahın yedisi. Meydanda ne kediler ne köpekler var, sadece sağda solda uçuşan kuşlar, müşteri bekleyen faytonlar ve polisler. Meydanı çevreleyen çarşıda bakırcılar, halıcılar, gümüşçüler, demirciler, hediyelik eşya dükkânlarıyla kafeler ve nargile kahveleri var. Karanlık çöktükten sonra etraf bambaşka bir renge bürünüyor. Meydanın en güzel yerinde, meydana hâkim Ali Gapu sarayına giriyorum, en üst katında tüm ihtişamıyla bir başka açıdan seyrediyorum meydanı. Karşımdaki İmam Camisi’nin her yanı şehrin sembolü mavi çinilerle kaplı. Camide oluşan bir ses kırk dokuz yankı oluşturuyormuş. İnsan kulağı bu seslerin ancak on ikisini ayırt edebiliyor. Meydanın etrafını saran dar sokakların sağında solunda yıkık dökük kerpiç evler bakımsız, çoğu çökmek üzere. Akşama kadar hiç durmadan bir sokaktan ötekine yürüdüm. Kaldığım hostelin bahçesinde her dilden konuşan insanlar var. Kadın turistlerin saçları açık, çoğu İran’da olduğunu unutmuş, giyimleri rahat. Ağaca yaslanmış iki bisiklet duruyor. Saçları rasta olan hippiye soruyorum, evet, Almanya’dan bisikletle gelmişler. Benim ters istikametimde yol alan bir Japon çiftle yol deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Haritayı açıyorum masaya, beraber bakıyoruz, orada karar veriyorum gideceğim şehre. Tek başına yola çıkan Fransız kadın, Yazd’a gitme diyor, pek ilgi çekici bir şey yok. Sonradan pişman olacaktım onu dinlediğim için. Her yeri ağaç, geniş kaldırımlı ve trafiğe kapalı cadde, Çehar Bağ Mesire alanı olarak kullanılıyor. Zayende nehri üzerindeki Sio Seh Pol köprüsü Nakş-ı Cihan’dan sonra görülmesi gereken bir başka şaheser. Üç yüz metre uzunluğundaki köprü 33 sütun üzerine inşa edilmiş. Kurumuş nehrin geniş yatağında yer yer ot bitmiş, az da olsa küçük su göletleri var, bir çok kişi karşıdan karşıya yürüyerek geçiyor. Deniz bisikletleri susuzluktan çatlamış nehir yatağında çürümeye bırakılmış. Yakın geçmişte insanların deniz bisikletleriyle nehirde dolaştığını görebiliyorum. Köprünün üzeri kalabalık, köprüden şehrin güneyine geçiyorum. Hacu ve Şehristan köprüleri uzak değil. Nehrin her iki yakasında yer alan parklarda bisiklet yolları, yürüme yolları ve piknik yerleri var. Fewroz heykelinin olduğu beton alanda kız-erkek kay kay yapan gençler birbirlerine hünerlerini sergiliyor. Köprüler karanlık çöktükten sonra sarı bir ışık demetiyle ete kemiğe bürünüyor, canlanıyor, hareket ediyor. Timur zamanında inşa edilen Hacu Köprüsü hem nehrin akışını düzenliyormuş, hem de çevredeki tarlaları suluyormuş. İsfahan’ı fetheden Timur şehrin önde gelenleriyle, halkın can güvenliğine karşılık vergi ödemeleri konusunda anlaşmaya varıyor. İsfahanlılar vergi toplamak için şehre giren Timur’un askerlerini öldürüyor. Timur şehre dönüyor ve yedi yaşından küçük yedi bin çocuğu bir araya toplayarak ailelerinin gözleri önünde atlı askerlerine ezdirerek katlediyor. Her yol beni meydana çıkarıyor. Geceleri daha kalabalık. Çimler piknik yapan insanlarla dolu. Sabah Vank Katedraline otobüsle gidebileceğimi söylediler. Yürümeyi tercih ettim. Böylece daha çok yer görecektim. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça şehrin gerçeğini, şehrin yerlilerini, şehrin kenarlarını görebiliyorum. Vank Katedrali, şehrin Ermeni mahallesi Colfa’da. 1604 yılında Osmanlı-İran savaşı sırasında Ermenistan sınırında bulunan Ermeniler şah tarafından İsfahan’a sürülmüş. O yıllarda Ermenilere toprak satın alma, dinlerini özgürce yaşama, kendi idarecilerini tayin etme hakları verilmiş. Ermeni mahallesinde 13 kilise ve bir katedral bulunuyor. Katedral birkaç bölümden oluşuyor. Katedralin iç duvarlarına İsa’nın doğumu, bebek İsa, çarmıha gerilen İsa, göğe yükselen İsa ve Hristiyanlığı anlatan acı dolu hikâyeler resmedilmiş. Bahçedeki soykırım müzesinde bir mikroskobun önünde sıraya girdim, kıldan ince tel şeritte Ermenice yazının İngilizce tercümesi şöyleydi: “Akıl ve bilgelik, bütün sözcükleri algılamanı sağlar.” Müzenin bir başka bölümde Talat Paşa’nın, “bizzat hallediniz” ibareli telgraflarının bir kopyası var. Ermeni soykırımını tanıyan ülkelerin bayrakları ve adlarının yazılı olduğu ayrı bir bölüme geçiyorum. Ermeniler için kutsal Ağrı Dağı, yani Ararat, birçok resimde yar alıyor. Anadolu Ermenilerinin giyim kuşamı ve geleneklerinin anlatıldığı ayrı bir bölümde yaşlılarımızın giyim ve kuşamını görüyorum. İç içe geçmiş iki halkın gelenekleri görenekleri yemekleri eğlenceleri dilleri oyunları ne kadar farklı olabilir ki. Halkların düşmanlığından beslenen iktidarlar her gün karşımıza yeni düşmanlarla çıkmaya devam ediyorlar, devamlılıklarını sürdürmek adına.   Ahtamara adında bir kafede dinlendim. Ağrı dağını arkasına almış Akdamar adasındaki kilisenin resmi var duvarda. Şehir merkezine dönerken geniş bir kavis çiziyorum. Yol üzerindeki büyük bir kavşakta Ateşgah yazan tabelayı gördüm. Otobüs durağında bekleyen birine soruyorum, aynı otobüse biniyoruz. Günlerden cuma, her yer kapalı, insanlar buldukları her ağaç gölgesine, her yeşilliğe oturmuş piknik yapıyor. Belediye otobüsü şehrin dışında, Ateşgah’a yakın bir yerde indirdi beni. Çıplak tepeye kayaların üzerine çizilmiş okları takip ederek tırmanıyorum. Ufak bir yanlış adımda aşağıya yuvarlanabilirim. O çöl sıcağının altında benim gibi tepeye çıkan birkaç turist daha var. Ateşkadeh ya da Ateşgah tepenin üzerinde topraktan yapılmış dört bir yanı açık, dünyanın en eski mabetlerinden biri. Binlerce yıldır yanan ateşi molalar söndürmüş, oysa Tahran’da ziyaret ettiğim Zerdüştlerin mabedinin tam ortasındaki ateş yanıyor. Zerdüştlükte su, toprak ve ateş kutsaldır. Ateşe, aydınlığa ya da Güneş'e yüzlerini dönerek ibadet ederler. Tanrı Ahura Mazda aydınlığı temsil eder. Ateş, iyi ve kötüyü birbirinden ayırır. Ateş her yerdedir. Ahura Mazda ile insan arasındaki ateş en kutsal olanıdır. Zerdüştiler ateşi yüceltir, ateşin önünde dua ederler, kıbleleri Güneş'tir. Tanrı'nın ışığı ve irfanının ateş olduğuna inanırlar. Ateşe üflemek öldürülmeyi gerektirecek kadar büyük bir günahtır. Dini törenlere çok önem vermeden, iyi sözler, iyi düşünceler ve iyi hareketleri önemserler. Zerdüştlerin dini törenlerini ateşin karşısında yapmalarının sebebi, ateşin karanlığı önlemesidir, kötülük karanlıkla özdeşleşmiştir. Eğer ölüleri gömerlerse toprağı, yakarlarsa havayı kirleteceklerine inanırlar, o yüzden ölülerini etçil kuşların yemesi için Sessizlik Kuleleri'ne bırakırlar. O çevrede günümüze kadar gelen sessizlik kulelerinin kalıntıları vardı. Çocukluğumda hatırlarım, geceleri ateşe su dökülmesi, muma üflenmesi günahtı, yasaktı, ayıptı, nedenini ne annem, ne de büyüklerim bilirdi. Tepede oturup şehri seyrediyorum. Çölün ortasında bir vaha, tek bir otun bitmediği dağların ve tepelerin arasına gizlenen İsfahan, kızın yeşil gözleri kadar güzel ve çekici. Elimdeki haritaya göre Manar Jonban, yani sallanan minareler yolumun üzerinde. Eskiden imam tekbir getirerek zıplar, orada toplanan halk da sallanan minareleri izlermiş. Güneşin altında iki kilometre yürüdüm, haritaya göre yolun solunda olması gerek, yok. Susadım, terledim ve dediğim gibi, Cuma günü olduğu için her yer kapalı, sokaklar boş, yol yordam soracağım kimse yok. Süleyman Şah zamanında yapılan Heşt Beheşt sarayını geziyorum. Güzel bir parkın içindeki saray, Safevi döneminin son sultanları tarafından kullanılıyormuş. Heşt yedi, Beheşt ise cennet demek. İmam Humeyni meydanına nasıl gideceğimi sordum birine, orası imam meydanı değil, Nakş’ı Cihan Meydanı, dedi. Halkın zamanla dönüşerek değiştirmediği hiçbir sistem uzun ömürlü olmuyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR