İsmail Güzelsoy: "İnsan neden isyan eder, sorusunun cevabını aradım."
18 Nisan 2019 Söyleşi Edebiyat Roman

İsmail Güzelsoy: "İnsan neden isyan eder, sorusunun cevabını aradım."


Twitter'da Paylaş
0

Masal, bir kadının çocuğuna sunduğu duyarlıktır. Süt neyse masal da odur aslında. Biri bedenini olgunlaştırır, biri ruhunu. İşte masal bu yönüyle hayattır, hayata tutunmaktır

İsmail Güzelsoy önemli bir yazar. Onu öncelikle romancı olarak nitelemek yerinde olur. Her biri üstünde durmayı hak eden romanlar yazıyor. Yeterince ilgi görüyor mu? Kuşkulu. Bunu, yazarı, yayıncısı ve okuruyla edebiyat dünyamızın düzeyine bağlayabiliriz. İsmail Güzelsoy'un yeni romanı Öksüz Ağaçların Çobanı da titizlikle yazılmış. Bu romanından çıkarak onunla bir söyleşi yaptık. Yazdıklarına belki biraz daha dikkat çekecek bir söyleşi.

Semih Gümüş: İsmail, senin romanlarının öyle dünyaları ve anlatım biçimleri var ki, bir yandan gerçekçi hayat hikâyeleri okuyormuşuz gibi, öbür yandan birden masalla, fantaziyle iç içe dünyalar açılmaya başlıyor. Bunlar okurun işini de zorlaştırıyor mu sence?

ismail güzelsoy

İG: Belki 70’li yıllarda dediğin olabilirdi ama günümüz okuru aynı zamanda dizi izleyicisi. Çok dinamik bir hikâye akışını takip edebiliyor ve kurgu konusunda kafa yoruyor. İlk dönemde, buğulu bir anlatımı epik kılabilmek için gündelik hayatın katı gerçeğini kullanıyordum. Ancak zaman içinde iki dünyayı birbirine yaklaştırmakla daha dinamik hikâye sunabileceğimi hissetmeye başladım. Bu tarz anlatı bence okurun işini zorlaştırmıyor, aksine daha derin katmanları okuyabilme şansı veriyor. Çizgisel bir anlatımın daha yorucu olduğunu düşünüyorum doğrusunu istersen.

SG: Bunları özellikle son romanın Öksüz Ağaçların Çobanı hatırlattı. Burada da masalsılık ve düşsellik birden öne çıkmaya başlıyor. Hem de daha romanın başında…

İG: Rüya anlatır gibi sisli bir dünya ile açılıyor roman ama giderek bir toplumsal direnişin odağına sürükleniyor karakterler. Bir ayılış hikâyesi olarak da okunabilsin diye özellikle öyle yazmayı tercih ettim.

SG: Sonra tuhaf denebilecek bir aşk hikâyesi. Somut olarak günümüzde geçen ama bir masalın soyutlamalarıyla zaman ötesine geçen bir aşk hikâyesi diyebilir miyiz?

İG: Tam olarak öyle… Zaman, hatta Büyükada filan desek bile orada mekân da yoktur, soyuttur. Bildiğiniz masal dünyasında geçer her şey. Roman bir masalı takip eder aslında. Bir anlamda Şehrazad’ın ölümünü ifşa ederek sona erer. Şehrazad masalını anlatarak yaşamayı garantiliyordu. Bu romanda, tam aksine, masal anlatan kadın ölüyor. Kadının hayata tutunduğu en güçlü şey, masal bu kez bir ölümcül hastalık olarak çıkıyor karşımıza. Böyle bir romanı masal gibi açmak bana çok uygun geldi. Masal, bir kadının çocuğuna sunduğu duyarlıktır. Süt neyse masal da odur aslında. Biri bedenini olgunlaştırır, biri ruhunu. İşte masal bu yönüyle hayattır, hayata tutunmaktır. Şehrazad’ı yaşatan şeyin masal olması bir rastlantı değildi. Bu romanda kadının masal anlatarak var kalma şansının nasıl elinden alındığını sergilemeyi denedim.

ismail güzelsoy

SG: Ve romanın kahramanları, başlangıçtaki ayrılıktan sonra on yedi yıl üç ay beş gün sonra Gezi Direnişi sürecinde yeniden karşılaşır. Onca zaman sonra Gezi’nin ilk günlerinde karşılaşmalarının yüklediği anlam doğrudan politik değil belki ama gene de Gezi ve epeyce de yer alıyor romanda…

İG: Orada anlatılan olaylar Gezi süreci değil aslında. Gezi’yi anıştıran sahneler var ama çok sonraki bir zaman diliminde geçiyor. Burada tek bir olayı değil, isyanları tanımlamaya, anlamaya ve anlatmaya çalıştım biraz. İnsan neden isyan eder, sorusunun cevabını aradım.

Yaşanan her şeyi biraz daha mesafeli ve kurgusal bir nedensellik içinde yeniden işlemek gerek.

SG: Ben artık yaşadığımız sıcak zamanların özellikle romanlarda konu edilmesi gerektiğini düşünüyorum, bunu arıyorum. Sence bu arayış yerinde mi? Yazarın bu ülkede yaşananlar karısındaki tutumu ne olmalı ya da bir tutumu olmalı mı?

İG: Meşrubat kutularında yazar ya, “Soğuk içiniz” diye… Yaşanan sıcak zamanlar için de aynı şey söylenebilir. Yaşandığı sıcaklıkla aktarmak hikâyeyi güncel bir meselenin gölgesinde soldurur bence. Yaşanan her şeyi biraz daha mesafeli ve kurgusal bir nedensellik içinde yeniden işlemek gerek. Az önce söylediğin o masalsılık, sisli hava biraz da böyle bir işlev görüyor benim romanlarımda. Her şeye biraz daha mesafeli bir yerden bakabilme şansı…

SG: Konuşmaların Öksüz Ağaçların Çobanı’ndaki yeri önemli. Hem konuşmalara yüklediğin anlamlar bakımından hem de tuttuğu hacim. Ama bu arada romanın dışına seslenecek kadar ileri giden bir anlatıcı rolü de var. Senin, sınırları postmodern biçimlere kadar zorladığını bilen okurlar için alışılmış bir biçim sayabiliriz bunu. Romanı nasıl kurguladığını ve bu anlatım sorunları hakkında ne düşündüğünü sorsam…

İG: Benim yola çıkış kaynağım her zaman sözlü edebiyat oldu. Meddah söylenceleri üzerine çalıştım ve kafa yordum. Bunların birer postmodern zorlamalar olup olmadığını bilmiyorum, kendi romanım üzerine bu kadar yüksek perdeden konuşmaktan imtina ederim. Sonuçta eleştirmenlerin bu konuda söyleyecekleri çok daha isabetli olacaktır. Yazar, kendi evreni içinde hareket eder. Yani romanı bir paradigma içinde kurgular ve onun dışından durup romanı yeniden tanımlamak zor iş. Ne kadar isabetli ve haklı olacağım da ayrı bir tartışma. Şu kadarını söyleyebilirim ki, “ben” anlatıcının sınırlarını genişletmek, farklı bakış açıları katmak konusunda her zaman yeni arayışlar olmuştur. Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti’nde “ben” anlatıcı katilin farklı dillerde konuştuğunu bilemeyecektir ve bunu okura anlatmak için gazete haberlerini kullanır. Bu da aslında bir “dışarıdan sesleniş” örneği olarak görülemez mi? “Ben” anlatıcı, bulunduğu yerin dışını anlatırken farklı referanslara başvurur. Benim romanlarımda bu referanslar zaman zaman yabancılaştırma unsurlarına yaslanıyor. Çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Haddimi aşmaktan korkarım, bu kadarını söylemekle yetineyim.

SG: Çalışkan ve verimli bir romancısın. Bana kalırsa romanların gene de olması gerektiği kadar yaygın bir okur çevresinin ilgi alanında değil. Bence çok daha fazla okurun olmalı. Yanılmıyorsam eğer, bunun nedenleri sence neler olabilir?

ismail güzelsoy İG: Teşekkür ederim, çok incesin gerçekten. Benim için çok okur-az okur diye bir şey yok. Edebiyat endüstriyel bir dönüşüm yaşıyor şu aralar. Bir zamanlar müzik üretiminin geçtiği yolları daha dolambaçlı güzergâhtan izliyoruz. Böylesi dönüşüm zamanlarında sizi kaç kişinin okuduğuna takılırsanız iyi bir şey çıkaramazsınız bence. En azından ben öyle hissetmiyorum. Yazdıklarımı okuyanların ne kadar okuduğu, ne düşündüğü, ne hissettiği çok daha önemli benim için. Okurlarla kurduğum ilişki çok özel ve müthiş besleyici. Benim en büyük beslenme kaynağım okurlardan geri gelenler. Öte yandan son romanların satışı gayet iyi gidiyor.

İyi bir görüntü yönetmeni olduğu zaman filmi izlemek daha zevkli olur ya, dil de edebiyatta aynı şeydir bana kalırsa.

SG: Üstelik örnek alınacak bir Türkçeyle yazıyorsun ve kendine özgü bir roman dilin var. Romandan söz ediyorsak eğer, dil her şeyin başında mı geliyor?

İG: Eksik olma. İyi bir görüntü yönetmeni olduğu zaman filmi izlemek daha zevkli olur ya, dil de edebiyatta aynı şeydir bana kalırsa. Ne daha fazla, ne daha az… Hikâyenin iyi izlenebilmesi için temiz ve akıcı bir dil olması gerek ancak ona gereğinden fazla rol vermek de riskli olabilir gibime geliyor. Yani dil çok güzel, akıcı filan ama hikâye yerlerde sürünüyorsa sıkıntı büyük. Bu dengeyi gözetmek gerek. Türkçe roman açısından çok keyifli, zengin bir anlatım evreni.

SG: Sen bir seçici olsaydın, önüne gelen bir romanı önce hangi özelliğine bakarak değerlendirirdin?

İG: Hikâye… Bence bu hiçbir zaman da değişmeyecek. Hikâyesi nedir ve ne kadar iyi işlenmiş? Anlattığı hikâyenin duygusunu ne kadar iyi aktarabiliyor?

ismail güzelsoy

SG: Peki ilk kitabın Seni Seziyorum bir öykü kitabıyken, sonra niçin hep roman yazdın? Roman ile öykü arasındaki ayrımlar, yazara çekici gelen yanlar sence nelerdir?

İG: Öykü yazmak çok zor ve yavaş ilerleyen bir süreç. Çabuk dağılabiliyorum. Romanda kurguyu oturttuktan sonrası çok daha rahat ilerliyor. Uzun süreli çalışabilme şansım var. Bir günde 15 saat neredeyse aralıksız çalışabildiğim zamanlar oluyor. Öykü yazmak için uygun bir tezgâh değil benimki.

SG: Sence bugünkü edebiyatımızın olumlu ve olumsuz yanları neler, birer cümleyle de olsa…

İG: Çeşitlilik, farklı soluklar birer olumlu özellik olabilir. Derinlikten yoksun, çok yüzeysel ve günü kurtarmayı hedeflemek de olumsuz yanlar olarak düşünülmeli.

SG: Yazara sorulmaz ama, okurlar merak eder, romanlarından hangisinin sende özel bir yeri var – ya da seni ilk kez okuyacak bir okura önce hangisini okumasını önerirsin?

İG: Bence son romandan başlanabilir, ardından da Fennî Sihirler serisine geçilebilir. Belki Sincap ve Çıt Yok ile sürdürülebilir. Ben olsam öyle okurdum ama bu şansım hiçbir zaman olmayacak. Yazmanın trajedisi de bu galiba, kendi yazdığını hiçbir zaman okur heyecanıyla okuyamamak… Belki aynı zamanda büyük bir avantajdan da söz ediyorumdur, bilemiyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR