İsmail Güzelsoy: “İyi roman insanın hayatında devrime yol açabilecek kadar güçlü söz söyler.”

İsmail Güzelsoy: “İyi roman insanın hayatında devrime yol açabilecek kadar güçlü söz söyler.”


Twitter'da Paylaş
0

"Maraton koşanla yüz metre koşan aynı pistte... Öyle bir edebiyat olmaz. Ne olur? Maraton koşan nazikçe pistten çıkar tabii ki. Dan Brown ile James Joyce aynı minderde güreşemez."

Semih Gümüş: Değmez yayımlandı. Arka kapağında diyor ki: “Kelimelerin gücüne, edebiyatın büyüsüne inancını koruyanlar için...” Siz bu sözün anlamını nasıl açıklarsınız.

İsmail Güzelsoy: Edebiyatın neoliberal dünyanın taleplerine koşulsuzca boyun eğdiği bir dönemdeyiz. Egemen algı dünyasına aykırı, ona alternatif bir düşünüş ve hissediş tarzı üretmek yerine onu yansılamak gibi bir misyon edinmişe benziyor. Yazının kendi imkânlarını, zenginliklerini kullanmaktan giderek uzaklaşıyoruz. Bunun sonucunda bir “edebiyat endüstrisi” filan da doğmuyor. Pazar hâlâ son derece ayaküstü, kısa vadeli gündelik ilişkilerde biçimleniyor. Belirleyici olan edebiyatın büyüsü, sözün gücü değil, “kaç satar” olmuş durumda. Bu da basit olana yöneltiyor okuru ve yazarı. Basit demekle, rahat okunabiliri kast etmiyorum. Muradı, sözü olmayan, benim hayatımda hiçbir şeyi sorgulamama yol açmayan, derinlikten yoksun hikâyelerden söz ediyorum. Uvertür dizilerin düzyazıya aktarılmış hallerinden... İyi roman insanın hayatında devrime yol açabilecek kadar güçlü söz söyler. En azından yazar olarak bunu hedeflemek zorundasınız. Okur olarak da bunu beklemeye hakkınız olmalı. Arka kapağı yazarken, editörüm benim böyle bir çaba içinde olduğumu kast etmiş olsa gerek. Evet, her romanımda bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum. Yazdıklarım birilerinin hayatına katılmayacaksa yayımlamam zaten. Edebiyatın büyüsüne inanıyorum. Edebiyat hâlâ dünyayı güzelleştirebilir. En azından dünya tarafından bu kadar pislenmemizi önleyebilir. Ulaşım imkânlarının bu kadar geliştiği bir çağda en güzel yolculuklar hâlâ iyi edebiyatın yatağında yapılabiliyorsa, söze inancımızı korumamız şart. Sinemanın bize sunduklarından çok daha zengin imkânlara sahiptir edebiyat. Çekim açıları, zamanın akış hızı, görsel efektler vs. hepsi çok daha olgun bir şekilde yaratılabilir, gerçekleştirilebilir yazıda. Hiçbir teknoloji yazıyla yarışamaz. Yeter ki sözün büyüsünü bozup ucuzlatmayalım.

SG: Hayat nelere değmez, nelere değer?

İG: “Hayat” diye başlayan cümleler karşısında çok temkinliyim. “Hayat” diyen biri aslında kendi kafasındaki arzulardan, kendi deneyimlerinden filan söz eder genelde. Hepimiz birbirimize, yaşadıklarımızın tek gerçeklik olduğunu yutturmaya çalışıyoruz bir bakıma. Neden inançlarımızı yaymayı bu kadar arzuluyuz? Çünkü kendi boşluklarımıza ancak böyle tahammül edebiliyoruz. Misyoner, ikna ettiği her insanda aslında kendi inanç boşluklarını doldurduğunu bilir. Onun için misyonerler imansızlara muhtaçtır. Kudretin de zayıflığa ihtiyacı olduğu gibi... Oysa hayat, güçlü olmadan da yaşanabilmeli. Çağın dünyasını örgütleyenler, kudret ile mutluluğu öylesine birbirine yakın hale getirdi ki, bizden sonraki kuşakların bu iki kelimeyi aynı anlamda kullanacağından korkuyorum. Zayıf halimizle de dünyanın tadını çıkarabilmemiz mümkün olabilmeli. Bunun garanti altına alınmadığı hiçbir yerde güvenli olamayız. Zayıflıklarımız, zaaflarımız, yenilmişliğimizle de mutlu olabileceğimiz bir dünya için kavga etmeye değer. Onun dışındaki her şey mevcut kirli ilişkilerin içinde boğulmak demektir. Parlamentolar beni ilgilendirmiyor. Hepsi çirkefe batmış durumda. Orada olmak, orada bir şeyleri değiştirmeye çabalamak nafile. Değmez. Hayatın içeriği hiçbir zaman parlamentolarda belirlenmez. Parklarda, sokaklarda, bahçelerde belirlenir. Gücün ve iktidarın her şey olmadığı bir dünya için çabalamak... işte buna değer.

SG: Ölümsüzlüğün anlamı?

İG: Ölümsüzlük, romandaki Selman Dermanî ve çevresindeki “vakıf” üyelerinin saplantısı... Romanın buna cevabı da ortada aslında.  Ölümsüzlük arzusu, mutlak iktidar arayışının ta kendisidir. Ya da şöyle söyleyeyim: İktidarın bir amaç olduğunu zannederiz ama aslında o da bir araçtır ve nihai hedef ölümsüzleşmektir. Bu da tanrısallaşmak demektir zaten. Romanda da söylendiği gibi, tanrı, insanın ölümsüz hale gelişinden başka bir şey değildir. Yani insanın tanrılaşma çabası onu mutlak iktidar fikrine tutsak etmiştir.

SG: Hiç tanımayan bir okura romanlarınızı özlü biçimde nasıl anlatırsınız?

İG: Derinliği olan şeyler yazmayı arzuluyorum. Romanlarımın hiçbiri çizgisel bir kurgu üzerine kurulmamıştır. Böyle bir roman yazacağımı da sanmıyorum. Katmanlar üzerine inşa etmeyi seviyorum yazdıklarımı. Farklı okumalarla keşfedilebilecek tabakalar yaratmaya çabalıyorum. Çok sıkıntılıysanız, bir romana da fazla zaman ve emek vermek istemiyorsanız, yalnızca hikâyeyi okuyup geçmek istiyorsanız size çelme takmam, yürür gidersiniz ama biraz kalıp oyun oynamak isterseniz, onun için size şans yaratırım.

SG: İsmail Güzelsoy hem de verimli bir yazar. Romanları satılıyor, demek ki okura ulaşıyor. Ama sanki edebiyat dünyasında hak ettiği ilgiyi tam anlamıyla görmüyor. Yanılıyor muyuz?

İG: Eğer yazdıklarım okura ulaşıyorsa hak ettiğim ilgiyi gördüğüm anlamına gelmez mi? Yani biraz da sizin bir yazar olarak okurdan, edebiyat çevrelerinden vs. ne beklediğinize bağlı bu. Ben yazdıklarımın okunmasını, anlaşılmasını, sevilmesini, insanların hayatında bir şeyleri değiştirmesini filan istiyorum tabii ki. Edebiyat tarihsel bir uğraştır. Bu cevapla nazikçe, edebiyat dünyasının beni çok ilgilendirmediğini söylemiş oluyorum, değil mi? Dürüst davranacağım. Öyle çünkü ortada bir edebiyat dünyası yok galiba...

SG: Siz kendiniz de edebiyat dünyasında öne çıkmıyorsunuz. Yanılıyor muyuz, bilinçli bir seçim mi bu?

İG: Yukarıda söylediğim gibi, bir edebiyat dünyasının varlığından kuşkuluyum. Küçük lobi özentilerini geçersek, ciddi sözü olanlar da okurun duyma eşiğinin dışına itilmiş görünüyor. Çok iyi eleştirmenler, yayın yönetmenleri, editörler, dergiler var ama bunların piyasa üzerindeki etkisi sınırlı. E, piyasayı belirleyemeyen birkaç iyi insan ile piyasayı belirleyen kötü adamlar arasında sıkışıp kalmak hoş değil. Efendice geride durmak bir sonraki romanımı yazabilmem açısından daha sağlıklı. Değiştirebileceğim ilişkiler değil orada yaşananlar. Beni çok aşan hikâyeler. Böylesi ilişkiler içinde iktidar olmadan söz söyleyemezsiniz. Duymazlar sizi. Boş yere sesiniz kısılır. Hayatını iktidar kavramıyla didişmeye adamış biri olarak orada kendi iktidar adacığımı kurmaya çalışmayacağım elbette. Veterinerlik fakültesinin açılışında kurban kesilen bir ülkede edebiyat lobilerinin sahiden edebiyata katkısı olmasını beklemiyorum. O vakit, uzak durmakta fayda var.

SG: Türkçe edebiyatın bugününü nasıl görüyorsunuz?

İG: Keşif yoksa edebiyat yoktur. Çağdaş Türkçe edebiyatında keşif peşinde olan çok az eser var. Genelde okur avcılığı yapılıyor ve işin tuhafı, bu son derece doğal kabul ediliyor. “Ne yapsın adamcağız/kadıncağız, malını satmak zorunda” gibi, stok eritmesi gereken esnaf muamelesi görüyor. Çok iyi edebiyatçılar var ama onlar da ya üretken değiller, ya teslim olmanın eşiğine geldiler, ya da yayımlanma aşamasında sıkıntılar yaşıyorlar. Kişisel olarak “çok satan” kültürüne karşı değilim. Öyle bir türün varlığı beni rahatsız etmiyor. Elbette ki metroda, vapurda okunabilecek şeyler de var olmalı. Ancak çok satmanın, eserin değerini belirleyen yegâne ölçüt olması çok rahatsız edici. Ciddi sıkıntıları olan, sözünü bir oktav yukarıdan söylemeye çabalayan başka bir türün varlığı görmezden geliniyor. Maraton koşanla yüz metre koşan aynı pistte... Öyle bir edebiyat olmaz. Ne olur? Maraton koşan nazikçe pistten çıkar tabii ki. Dan Brown ile James Joyce aynı minderde güreşemez. Tarkan dinlemekle Brahms dinlemek farklıdır. İkisi de müziktir ama farklı zamanlarda, farklı ihtiyaçlar için dinlersiniz. Yani aynı insan (benim gibi) ikisini de dinleyebilir elbette ama farklı ihtiyaçların karşılığıdır bunlar. Vaktiyle iyi romanlar yazan bazı yazarların son kitaplarına bakın, ne dediğimi anlayacaksınız. Kalite düşüşü gözden kaçacak gibi değil. Brahms’dan Tarkan, Tarkan’dan Brahms olması bekleniyor çünkü. İnat etmek zorundayız. Dünyayı bilmem ama sanatı inat kurtarabilir.

SG: Sizce bir romanın en önemli özelliği ne olmalıdır?

İG: Değiştirebilmesi. Roman dokunduğu her şeyi değiştiren ve kendi de değişen sihirli bir makine olmalı. Eğer bunu yapamıyorsa kötü bir romandan söz ediyoruz demektir.

SG: Penguen’de yayımladığınız kısa öyküler...

İG: Penguen bir format değişikliğine gitti. Kısa öyküler, yazılar filan da koymaya başladı. Edebiyat şaheseri yarattığım vehmiyle yazmıyorum tabii ki. Sonuçta haftalık bir mizah dergisi söz konusu. Kaldı ki bize verilen sınır 6000 vuruş... Hayatını roman yazmaya adamış biri için twit yazmak gibi bir şey bu sınır. Ama eğlenceli bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Eğleniyorum da... Yeni şeyler öğreniyorum. Mizah sahiden zor bir iş ve Penguen bu ülkede kendi “gülünçleştirme” yordamını üreten sıkı bir dergi. Çok duyarlı, hızlı tepki veren bir kesimle temas içinde olduğumu hissediyorum.

SG: En sevdiğiniz romanınız?

İG: Kurgu olarak Değmez çok farklı bir yerde ama bu yeni yolculuğumun başlangıcı da Çıt Yok romanıydı. Çıt Yok, benim için sert bir dönemeçti, o yüzden yeri ayrıdır.

SG: Peki en sevdiğiniz yazarlar?

İG: Muhtemelen samimi bulmayacaksınız söyleyeceğimi ama ben yine de söyleyeyim: En sevdiğim yazar yok. Ben yazıyla uğraşan herkesi seviyorum. Çok zor bir iş gerçekten. Ancak içine girip kelimeleri unutacak kadar kaptırdığınız zaman diğer “dava arkadaşları”nın neler yaşadığını anlıyorsunuz. Başlangıçta çok acımasızca yargıladığım pek çok yazarı dönüp yeniden okuduğumda farklı hissetmişimdir. Okuma oranının böylesine düşük olduğu bir yerde yazarak var olmaya çalışmanın kendisi başlı başına saygın bir uğraş. Ben yazan herkesi seviyorum. Okuyanları da... Öte yandan, kalemimi sivriltirken yanımda her zaman Borges ve Poe’nun bulunduğunu söylemeden edemem. Oğuz Atay, A. Şinasi Hisar ve George Orwell’ı düşündüğüm zaman kendimi yalnız hissetmiyorum, yarım kalan işlerime geri dönebilecek gücü buluyorum. Bu dopinge Sadi Şirazi ve pek çok usta da dahil elbette. Ne yazdığıma bağlı biraz da...

SG: Romanlarınızı en çok kimin okumasını istersiniz?

İG: Parayı bastıran herkes okusun tabii ki... Şaka bir yana, sorgulayan birileriyle bir şeyler paylaşmak başka zevk. Bazen bir okur öyle bir şey söylüyor ki, apışıp kalıyorum. Bir twit almıştım, genç bir okur benim Saf romanımın kahramanının 2000’de yayımlanan ilk öykü kitabımdaki bir kahraman olduğunu söylemişti. Dikkatli insanlar her zaman oyunuma davet edeceğim okurlardır. Geçmiş yüzyılları bilemem ama günümüzde yazmak interaktif bir süreç artık. Şu anda yeni romanımı yazarken, Değmez ile ilgili söylenenleri de dikkatle izliyorum.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR