İstanbul-Saint Louis Fay Hattı
2 Ekim 2019 Kültür Sanat Hayat

İstanbul-Saint Louis Fay Hattı


Twitter'da Paylaş
0

Sonra ortalık biraz sakinledi. Deprem çantaları unutuldu. İçindeki bisküviler, piller bayatladı. Hikâyeler kaldı geriye...

Amerika’yı politik deprem meşgul ederken İstanbul’da gerçeği oldu. Deprem İstanbul’u yokluyor son günlerde. İki gün arka arkaya yer kabuğu önce Marmara derinlerinde, sonra Silivri açıklarında sallandı, sarstı ve eminim dipteki korkuları yüzeye çıkardı. 1999 depremini yaşayan biri olarak yeryüzünün hangi köşesinde olursam olayım elim hep yüreğimdedir. O gecenin travması ölmedikçe bitmez.

On dokuz yıl geçmiş, bugünmüş gibi hatırlıyorum. Kırk beş saniye boyunca oğlumun babası ile yarı doğrulmuş vaziyette yatağa çakılı kalmıştık. Uykudan zelzeleyle uyanmış iki kişi faltaşı gibi açılmış gözlerle birbirimize bakıyorduk sadece. Yan odadaki oğlumuzun yanına gitmeyi bile akıl edememiştik. Başka iklimden, deprem deneyiminin olmadığı Avrupa’dan gelmiş biri olarak onun refleksleri zayıftı. Bana gelince… Beşik gibi sallandığımızı hatırlıyorum, hafta sonları ailemin Sahilköy’deki yazlığına gittiğimiz için nerede olduğumuzu çıkaramadığımı ve sallantılar bittiğinde, karşımda duvar gibi dikilen gardırobu algılayıp oğlanın odasına koştuğumu. Yakup mışıl mışıl uyuyordu; hızla aşağı indiğimizde bizden başka herkesin yatak kıyafetinden kurtulup doğru dürüst bir şeyler giyinmiş olduğunu algıladım. Askılı geceliğin, don fanilanın üstüne sabahlık ve bornoz çekip aşağı inmiş bir biz vardık.

Eşim de ben de gazeteciydik o günlerde, karanlıkta Taksim İlk yardım’ın ön avlusuna gidip haber almaya çalıştık. Kulübelerinde radyo dinleyen bekçiler, “Merkez üssü İzmit” dediler. “Burada böyle salladıysa orası fenadır,” deyip bizim sokağa döndük. Oğlan daha bir yaşında, felaketi fırsat bilen sivrisinekler çocuğun kolunu bacağını haşat ediyorlar. Sallanmayı göze alarak eve döndük, sallandıkça apar topar kalkıp artçıları kiriş altında geçirdik.

Ertesi gün Cihangir’de, jeneratörü ve televizyonu olan en yakın alan, Alman hastanesine attık kapağı. Ve çok geçmeden Alman televizyon kanallarına çalışmak üzere İstanbul’dan ölüm haberlerinin geldiği Avcılar’a yollandık. Aradan ne kadar zaman geçti emin değilim, artçılar hâlâ devam ediyordu. Depremde annesini ve babasını kaybederek yetim kalmış, Fatih’teki akrabalarının yanına yollanmış bir çocuğun üzücü hikâyesini derlerken, büyük bir artçı bizi orada yakaladı. Betonarme, eski bir binaydı ve feci sallandık. Ayakkabılarımı giyemeden kendimi sokağa attığımı hatırlıyorum.

deprem

Büyük depremden bir hafta sonra kadardı sanırım. Deprem dede, Ahmet Mete Işıkara’nın, “İstanbul’a daha büyüğü gelebilir, evlerinizde kalmayın” uyarıları ile tası tarağı topladık Cihangir’de parkta geçirdik geceyi. Ne geceydi ama. Mahallenin kasabı, manavı, çaycısı, kapıcısı, kağıt toplayıcısı eşitlenmiştik o gece. Hepimiz yan yana çimenlerin üzerindeydik. Çocuklar pusetlerde, bu sefer üzerlerini örten ince bir tülle. Kıyamet öncesini andırıyordu manzara. Öyle bir curcuna, belirsizlik, korku. Şimdi Fransa’da yaşayan karikatürist Ramize Erer ve eşi Tuncay oradaydı, yazar arkadaşım Şebnem İşigüzel ve eşi Manuel Çıtak, kız kardeşim, sevgili Belmin Söylemez, daha kimler kimler.

Sonra bana bir şeyler olmaya başladı. Bir gün uyanıyorum gözüm balon gibi şişmiş, ertesi gün sırtımda sutyenimin bastırdığı yerler fiske fiske kabarmış, sonraki gün diğer gözüm kapanmış. Alerji ilaçları yutuyorum bana mısın demiyor. Eşe dosta danışıyorum, bir çare, bir mucize var mıdır soruyorum, onlardan biriydi galiba “Kolsuz Agop’a git, çare varsa o bilir” dedi. Efsane dermatolog kolsuz Agop’u ve muayenehanesindeki sinir bozucu papağanı o sırada keşfettim. Şaka gibiydi, ben zaten korkmuşum, ciddi bir cilt hastalığım var ve kolsuz Agop’un Osmanbey-Şişli taraflarındaki muayenehanesinde tuhaf bir kuş ciyak ciyak çığlıklar atıyor. Doktor Agop kuşa aldırmadan elindeki tükenmezi karnıma batırdı, kalemin değdiği yerin etrafı kızarınca, “Sen urtiker olmuşsun, halk dilinde kurdeşen derler” buna, deyip birkaç ilaçla eve yolladı.

Bitmedi. Kasım ayında deprem bu sefer Düzce’yi yokladı. Tuttuk televizyon ekipleriyle oraya yollandık. Düzceliler evlerin içinde kabaran zemini anlatarak “Rodeo gibiydi” dediler. Fay hattı Düzce’de yüzeye yakın geçermiş meğerse. Mevsim kıştı artık, devrilen sobalar, çıkan yangınlar, deprem anında çorapsız sokağa fırlamış, evlerine giremeyen halk. Akşam inen karanlığı hatırlıyorum ve yaktıkları ateşin etrafında toplanıp çıplak ayaklarıyla korkuyu hikâye ederek iyileşmeyi bekleyenleri. İyileşmek isterken dur durak bilmeden anlatıyor insan, biz de öyle yapmıştık. Deprem anını, bazılarımızın evladının yanına gitmek isterken yerin ayağının altından kayışını, bazılarımızın gök yüzünde gördüğü alev topunu, balkonda olanların binaların esneyerek birbirini öpüşüne tanık oluşunu, yabancılara, çarşıda rastladıklarımıza, akrabalarımıza, eşe dosta habire anlatmıştık. Belki de ilk hikâye korkuyu yenmek için anlatılmıştır.

Sonra ortalık biraz sakinledi. Deprem çantaları unutuldu. İçindeki bisküviler, piller bayatladı. Hikâyeler kaldı geriye, bedenimin derinlerinde bir yerde bekleyen korku ve bir daha tekrarlamayacağını umduğum bir cilt hastalığı. Ama ne zaman yeryüzününün bir köşesi sallansa, hele de orası derin bir gönül bağıyla bağlı olduğum İstanbul’sa anlatma isteği depreşiyor. İstanbul’a geçmiş olsun diyor, kulağa inanılmaz gibi gelse de bu yazıyı, iki yıl önce taşındığım Saint Louis’in de tehlikeli bir fay hattı üzerine kurulu olduğunu belirterek bitirmek istiyorum. Ben kendimi emniyette sanırken bir gün karşı komşum tarihte yaşananları, okuduğu, bildiği kadarıyla ballandıra ballandıra anlattı: Altımız hep su imiş, buradaki binalar zamanında çatır çatır yıkılmış. Ne dersiniz, başka çare kalmadığında hikâyeler üreterek hayatta kalabilir mi insan?


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR