İstifçi
13 Haziran 2019 Öykü

İstifçi


Twitter'da Paylaş
0

Dört duvarın kitaplarla dolu olması yetmiyormuş gibi zemindeki boşluklardan yükselen gazete ve dergi kuleleri arasında, yerde, karyolasız yatakta, karısına arkasından sarılarak uyuyordu adam. Birden rüzgârın uğultulu ıslık sesine uyandı. Kalktı. Bu ses rüzgârdan mı acaba, dedi? Emin olmak için diğer odaları kolaçan etti. Rüzgârdanmış, diyerek yatağa uzandı. Uykusu kaçmıştı, yatakta döndü durdu. Koyunları çitten atlattı, yok. Uyumakta olan karısına imrenerek baktı: Ahh güzelim ne zor kadınsın, diye iç geçirdi! Sonra eskilerden bir gazete çıkardı. Okuma lambasının ışığında, sayfalara göz atmaya başladı. Evin içindeki hareketler silsilesi kadını uyandırmıştı.

– Off, bıktım artık bu sesten, uyutmuyorsun beni, diye inledi!

– Ama ses çıkarmıyorum ki, dedi kendinden emin bir tavırla.

– Duyduğum hışırtılar ne? Yıllardır bunları okumaktan usanmadın. Nerede gazete dergi var, topladın getirdin. Yeter artık çöplüğe çevirdin evi, diyerek çemkirdi.

– Çöp değil bunlar, arşiv.

– Arşivcilik değil bu, istifçilik.

Uykusu kaçan kadın lavaboya gittiğinde, paketten yeni çıkartılmış sabunun üzerine, önceki sabundan kalan parçacığın, yapıştırıldığını görünce çıldırdı. Sanki voltron gücü, hayır yani bu olsa ne olmasa ne, diye söylenirken bir taraftan da hınçla eski sabun parçasını tırnaklarıyla kazıyarak, öfkeyle çöpe attı. Zaten biraz önce de klozetin sifonunun tam çekilmediğini görmüştü. Yok yok bu adam beni delirtmeye çalışıyor. Nasıl da anlamadım, gereğinden fazla tutumlu olduğunu. Tutumlu mu? Ne tutumlusu? Bildiğin cimri bu, diye söylenerek temizliğe koyuldu. Klozeti, lavaboyu ovarak parlattı. Aşk gözümü kör etmiş, diyerek odaya yöneldi.

Tozlu kitaplar, dergiler, yığınla gazeteler, koruma köpükleri, pıt pıt ambalajlama naylonları, kablolar, her çeşit şarj aleti, camı çatlamış bir monitör ve hatta bir gün işe yarar diye atılmamış kaşık seti kutusu… Daha neler nelerle boşlukları doldurulmuş iğrendiği odaya girince, kocasının saçlarıyla oynayarak keyifle gazete okumaya devam ettiğini gördü. Odadaki tek boş alan yatağın üzeriydi. Başını kaldırıp, neşeli ve masumane gözlerle:

– Banyonun ışığını kapattın mı tatlım?

– Hayır, kapatmadım. Sifona da yarım basmışsın, iki kez bastım. Sonra köpükle fırçalayıp bol suyla duruladım.

Adamın neşesi birden kaçıvermişti, bön bön bakarken, karısı elbise dolabının kapısını açtı.

 – Aaa sığdıramadığın kitapları da buraya koymuşsun! Kıyafetler ne olacak? Hem pis bunlar, diye feryat etti.

– Niye pis olsun?                 

– Bu gazeteler, kitaplar elden ele dolaşıyor. Mikroplar her yerde bilmiyor musun?

– Ne mikrobu ya saçmalama?

– Evet tabi mikroplar. Ayrıca gazete mürekkebine bulanıyorsun. Ağır metaller yani. O ellerle de bize dokunuyorsun. Sonra yok kanserojen, yok glikozlu, yok GDO’lu beynimizin etini yiyorsun. Çocuklar daha çikolatanın dondurmanın tadını bilmiyorlar.

– Maalesef, dedi yüzünü buruşturarak. Devam etti konuşmaya:

– Evet kimyasal biliyorum. Ne yapayım bu şekilde mutlu oluyorum. Burası benim dünyam. Gazetelerdeki köşe yazılarını okumak, kesmek, saklamak, sonra birilerine okutmak çok hoşuma gidiyor.

– Bilmez miyim? Geçen gün ofisten Kadir, “Kocan, okumam için yazılar getiriyor, cahil mi görüyor beni” dedi.

– Evet ya, insanlar beni yanlış anlıyor.

– Ya sana ne? Niçin milleti oku, diye taciz ediyorsun?

– Doğru bana ne?

– Hem internet var artık. Tüm bilgilere, belgelere ulaşmak çok kolay.

– Olsun. Aynı şey değil ama.

– Nasıl yani?

– Mesela bir yazıyı elime alıp okuyunca, daha önceki hislerimle şu ankini karşılaştırıyorum.

– Ee sonuç?

– Tekrar okuduğumda hislerimi tartıyorum. Anlamsız gelirse, artık o yazıyı atıyorum.

– Anlaşılan hislerin pek değişmiyor. Zira hiç azalmıyorlar. Peki diğerleri? Bir gün işe yarar diye beklettiğin eşyalar.

– Onlar muamma, belki…

– Mesela kaşık kutusunu, ne olarak kullanmayı düşünüyorsun? Çok merak ediyorum,

diyen karısını çok uzaklardan dinlemektedir.

Kar yolları ele geçirmiş. Anne, kuzine sobanın üzerinde yemek pişiriyor. Kokusundan kurutulmuş patlıcan ve biber olduğu belli. Evdeki herkes sabırsızlıkla yemeğin pişmesini beklerken, çocuk soğuk odadan heyecanla çıkıp:

– Anne bak! Ne buldum sana!

– Ne buldun ana kurban!

Çekmeceli bir kutu, kaşıkları buraya koyabilirsin.

– Plastik kap kullanma diyorsun, buna rağmen su ve süt şişelerini atmıyorsun.

 Bu şişelerle, köyün tek çeşmesinden su doldurur kardeşleriyle. Hava kararmadan tüm kapları suyla doldurmak iyi bir şeydir. Çok gereklidir su; içmek için temizlik için ve kış gecelerini ısıtan çay için.

– Nereye daldın böyle, sana söylüyorum!

– Aa evet, buradayım. Düşünüyorum da hepsi işe yarar.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR