İyi Öykücünün Hileleri

İyi Öykücünün Hileleri


Twitter'da Paylaş
0

Bir atmosfer öyküsü, yaratıcısının en azından anlatılan yöreyi çok iyi tanımasını gerektirir: Yani bir zamanlar o atmosferin bir parçası olmuş olmalıdır.
Horacio Quiroga
Önceki günlerde, yine bu sayfalarda, mesleğine hak ettiği özeni gösteren her öykücünün başvurduğu bazı masum hilelerden bahsetmiştik. Bir anlatı, demiştik önceden, hiçbir hileye başvurulmadan tek bir kalemde ortaya çıkarılabilir. Örnekleri görülmüştür. Ama ne kadar nadirlerdir ve yazarlarına ne büyük hayal kırıklıkları yaratmışlardır! Ne kadar tuhaf görünse de, gerçek okur tıpkı çok güzel bir kadından beklendiği gibi öyküden de tümüyle çıplak olmasından fazlasını bekler. Öykü sanatı asıl değerini kolayca görünen küçük güzellikler ve ince zevklerle kazanmak zorundadır, öykücü de bunları anlatısının farklı köşelerine serpiştirmek için çabalar. Herkesin yararlanabileceği ve herkes tarafından kullanılan bu küçük güzellikler öyküleme sanatının hilelerini oluşturur. Bu sanatın hatırlanmayan çocukluk zamanından beri yerel renkli anlatılar –ya da daha geniş bir kapsamda adlandırıldığı biçimiyle atmosfer öyküleri– edebiyatta bir desideratum oluşturmuştur. Sebebi açıktır: Dünyanın unutulmuş bir bölgesinden hiç bilinmeyen bir coğrafyayı kendine özgü tipleriyle, yol yordamları ve gündelik alışkanlıklarıyla büyükşehirden bir yurttaşın gözlerinin önüne getirmek şehrin en iyi reklamcısının üstesinden geleceği türden bir görev değildir. Bir atmosfer öyküsü, yaratıcısının en azından anlatılan yöreyi çok iyi tanımasını gerektirir: Yani bir zamanlar o atmosferin bir parçası olmuş olmalıdır. Bu tür üzerine gerçekleştirilen çok güvenilir anketler yukarıdaki yargıyı doğruluyor. Köylü, madenci, denizci ya da gezgin öyküleri yazmış bir yaratıcının daha önce kısa ya da uzun süreliğine gerçekten de köylü, madenci, denizci ya da gezgin olmayanına henüz rastlanmadı; yani bir zamanlar, çok daha sonra öykülerinde kullandıkları (sömürdükleri diyoruz biz) bir atmosferin sabit unsurlarıydılar. “Yalnızca, zamanında posizyonunun bilincinde olmaksızın yörenin renklerinden biri olmuş kişi yeniden geri getirebilir o yerel rengi.” Bu cümle bahsi geçen istatistiği tamamlar. Bizse pek de anlamadan şöyle deriz genelde: Tıpkı hayat gibi, acı ve aşk gibi, atmosferi de yaşamak gerek. Burası tamam ama eğer böyle metinler yazmak için illa ki öncesinde yerel renkten anonim biri olmak zorunda kalsaydık atmosfer edebiyatımızın hali nice olurdu! Neyse ki kurtarıcı bir hile vardır. Bu sayede atmosfer anlatıları, yörenin doğruluğunu onaylayan bir tip ile her ikisinin de doğruluğunu onaylayan bir hikâyenin o ölümcül birlikteliğini talep etmez bizden. Yerel rengin onaylanması tirajlardan bile daha çok mesele olmuş ve pek çok yazarın saçlarını erkenden ağartmıştır. Kurtarıcı hile folklore dayanır. Duyarlı bir çaylak kendi anlatılarını durup dururken “folklor eseri” olarak adlandırdığı gün aslında iki büyük tatmin yaşar: biri yurtsever, diğeri mesleki. Bir folklor anlatısı genellikle okura tanımadığı bir coğrafya ve kötü konuşulan İspanyolca bir diyalog sunarak kotarılır. Çoğu zaman coğrafyanın karakterlerle hiçbir ilgisi yoktur ve karakterlerin yaptıkları şeyleri yapmaları için de öyle bir coğrafya gerekli değildir. Çünkü böyle bir doğa parçası, yanında kahramanların konuştuğu dil ve üzerlerine örttükleri pançolarla beraber daha fazla bir etkileşime gerek olmaksızın folklor öyküsünü karakterize eder. Doğru, işler her zaman bu raddeye varmaz. Bazen yalnızca tek bir karakter vardır ama o zaman coğrafya her şeyi emer. Böyle durumlarda karakter ulusal, yerel rengin, yani folklorün o tutkulu ve tatlı izlenimini yaratmak için yöresel diliyle sesli olarak bir şeyler hatırlar ya da düşünür. Artık uzakta kalan zamanlarda, bir folklor öyküsünde And Dağları’nın farklı yörelerinde yaşayan farklı yerlilere ait iki üç efsane anlatmanın zaruri olduğuna inanılırdı. Bugün artık daha bir mahir olduğumuz için biliyoruz ki bir katır, dilin kusurlu kullanımı ve kökboyası bir kilim (ressamlara sadece bu sonuncu yeter genelde) ulusal folklorün tam da özünü oluşturur. Gerisi –bu sefer hakkaniyetle söyleyebiliriz ki– edebiyattır. Yerel rengi olabildiğince canlı verebilmek için az çok elle yapılan bir işin detaylarının ne denli önemli olduğuna dair dostlarımın pek çok kere methiyeler düzdüğünü duydum. Tel örgüleri numarasına kadar, denizcilikte kullanılan halat tiplerini menşelerinden gerginliklerine kadar, dövüş horozlarını sıkletlerine göre aldıkları isimlere kadar bilmek; örnek gösterilecek etkililikte hileler bunlarla ve yazarın o atmosfere hâkim olduğunu gösteren teknik detaylarla oluşturulur. “Juan direksiyonunu sabitlemek için her yerde cıvata (teknik olarak bulon deriz) aradı. Bulamayınca aynı zemine çakabildiği ve sonucundan memnun kaldığı on tane yirmilik çiviyle çözdü sorunu.” Alışıldık bir şey değildir yirmilik bir çivinin kalınlık ve büyüklüğünü akılda tutmak. Yazar bunu hatırlıyor, ona şüphe yok. Dahası, bize söylemeden o büyüklükteki bir çivinin söz konusu zeminin içinden geçeceğini ve hangi boyutlarda olduğunu da biliyor. İşte alenen söylemeyi unuttuğu bu şey, bizim bu konudaki kafa karışıklığımız ve karakterin çıkardığı işten memnun kalması bizi böylesi bir anlatıyı canlı bulmaya iten küçük hilelerdir. Her zaman etkili olan bir teknikle beraber kullanılan özel ifadeler de yine bu tür detaylara dahildir: “motor öksürüyordu”, “bronşları dolmuştu”. Kimi öykücülerin atmosfere özgü ifadelerin anlamını dipnotlarla ya da metnin içinde açıklamaya özen göstermesini hayretle gözlemliyorum. Bu bir hatadır. Atmosfer etkisi büyük bir rahatlık olmadan elde edilemez, bu rahatlık bizim terimleri ve ülkedeki hayatın detaylarını kusursuz biçimde vermemizi sağlar. Bir atmosfer anlatısında yer alan tüm açıklayıcı notlar korkaklık göstergesidir. Okurunu anlaşılmaz dönüşlerle rahatsız etmeyi göze alamayan bir öykücünün mesleğini değiştirmesi gerektir. “Tüm yerel renk anlatıları özellikle o çevreye ait insanlar için anlatılmış izlenimi vermelidir.” İstatistikten çıkan üçüncü aforizma. Türü ne olursa olsun bir anlatı içerisine serpiştirilen küçük hileler arasında özel bir ilgiyi hak eden, zekice gizlenmiş olanlar vardır. Mesela, “Çok zayıf, çok sabit bakışlı, tabutu andıran bir kadın” demekle “Tabutu andıran, çok zayıf, çok sabit bakışlı bir kadın” demek aynı şey değildir. Edebiyatta öğelerin düzeni sonucu baştan aşağı değiştirir. Okumalarımdan çıkardığım sonuca göre, havai görünen bu küçük tersyüzler tip yaratma yeteneğiyle doğrudan ilgilidir. Bir keresinde bir arkadaşımın kullanacağı iki sıfata uygun düşen yerleri bulana kadar bir sigarillo bitirdiğini gördüm. Meşhur bir Fransız öykücüyeyse bir sigarilloya değil üç fincan kahveye mal olmuştu aşağıdaki cümlenin inşası: “Ellerimi uzatarak geri çekildim...” Öteki seçenek “Geri çekilirken ellerimi uzattım” olurdu elbette. Sanatın bu küçük işkenceleri, doğal olarak, en akıcı ve berrak üslupların yer aldığı karalama defterlerinde kalır. “Güçlü” olarak adlandırılan öyküler, okur kahramanın yaşadığı talihsizliklere üzülürken sonunda her şeyi atlatıp oradan kurtulacağı intibası verilerek kolaylıkla kotarılabilir. Bu hassas bir iştir ama başarıyla gerçekleştirilebilir. Hile, elbette, her şeye rağmen sonunda karakteri öldürmeyi içerir. Bu hileye “merhamet” adı verilebilir, kullanan öykücülerin ondan yoksun olması nedeniyle. Bütün edebiyatlarda ortak olan bazı durumlar gözlemlenince, öykü yazma uğraşına karşılık gelen yeteneklere bütün öykücülerin sahip olmadığı fikrine varılır sanki. Kimileri doğru öğeleri bir araya getirme vizyonundan yoksundur, kimileri karakterlerini yerleştirdikleri o teatral sahneyi görmekte zorlanır, kimileri bu sahneyi çok iyi görür ama sahneleri boştur, kimileri de boş bir hissi yakalama ayrıcalığının tadını çıkarır, diyebiliriz ki, olmayan bir kafesin içinde kanatlarını kullanmaya çalışan henüz yavru bir kuş gibi kanat çırpar durur. Bu son durumda, öykücü bir düzyazı şiir yazar. Erkeklerin hoşlandığı, genel olarak “erkekler için yazanlar” diye adlandırılanların yaptığı sanat, dili kötü kullanarak gayet güzel icra edilir. Bana bunun başka ülkelerde illa ki böyle olmadığını söylediler. Aramızda kalsın ama –dilbilgisini abartılı iyi kullanmak dışında– daha etkili bir yol bilmiyorum. Kadınların hoşlandığı, genel olarak “kadınlar için yazan” diye adlandırılanların sanatı üzerine de yeterince bilgi edinemedik. Kadınlar için yazan birisi olmak, yazarların çoğunun gözden kaçırdığı çok özel bir duyarlılık yeteneğiymiş gibi görünüyor.

El Hogar, 22 Mayıs 1925

İspanyolcadan çeviren: Bülent Kale

Kaynak: Horacio Quiroga, Aşk, Delilik ve Ölüm Öyküleri, Çeviren: Bülent Kale, Notos Kitap, Ocak 2018, 231 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR