İzmarit
27 Şubat 2019 Öykü

İzmarit


Twitter'da Paylaş
0

Zerif, asırların koyulaştırdığı toprak dama bir gölge gibi çöktü. Gökyüzü, henüz geceyle gündüz arasında oyalanıyordu. Elindeki tası toprağa bırakıp, tutuşturduğu kibriti içindeki muma uzattı. Birbirine dolanmış üç parça yağlı bez diplerinde mavi ateş bırakarak yanmaya başladı. İşaret parmağını üç kere öpüp alnına götürdü. Tasın gölgesi ayaklarına doğru uzanıp çekiliyordu. Oğlunun yitikliğini şalvarının ceplerinden sarkan iplere bağlayıp karanlığın kucağında karahindiba gibi sürüklenen aya döndü. Ellerini göğe açıp “Ya Ana Fatma,” dedi, “sana büyükleniyorum sanma ama bir çaresi yoksa, beni oğlumdan önce alma.”

Fısıltılar serpen dudakları birbirine kapandığında üstüne çöken serinlik çekilmişti. Zamanın ve toprağın kokusunu birbirine karıştıran oğlu için açtığı ellerini yüzüne sürdü. Dualarını mumun küllerine gömdü, kaktı. Gıcırdayan tahta merdivenden ağır adımlarla indi. Ayaklarını serin toparağa bastığında omuzlarına dökülen yazmasını başına çekti. Göğe uzanan yeşil dalları seyre daldı. Üstüne toprak gölgesi düşmüş benekli ellerini, sol memesinin üstünde birleştirdi. Orada yakaladığı cevahiri sıkıca kavradı.

*

Zerif, su doldurduğu kararmış çaydanlığı taş ocağın üstüne indirdi. Yumurta, ekmek, pajdo ve bardak koyduğu tepsiyi alıp ateşin başına oturdu. Melem, annesinin yirmi yıllık eziyetini tamamlamak ister gibi bağırıyordu..

“Hişşşt! Susun susun! Kırmızı montu , büyük cepleri var. Hırsız o, ben deliyim, hırsız o.”

 Melem’in açık bıraktığı kapı, eşiğine çarptı, eski yerine doğru uzandı bir daha çarptı. Sonunda sessizce kapandı. Zerif hızlı adımlarla uzaklaşan oğlunun arkasından ağlamaklı bir sesle bağırıyordu.

“Oğlum, nereye gidiyorsun?”

Melem, cevap vermeden yürümeye devam etti. Mor kayalıkların arasında yankılanarak küçülen, küçülerek çoğalan sesine yenilerini ekleyerek ana yola çıktı. Yanından süratle geçen arabanın kaldırdığı tozun içinde öfkeyle titreyen parmaklarını ağzına kapatıp öksürmeye başladı. Kirpiklerine yapışan tozun gölgesinde kımıltılar görüyordu. Şaha kalkmış at sürüsü, dörtnala üstüne geliyordu. Arkalarında koca bir bulut ilçeye doğru kayıyordu. Doru, al, kula, ak, boz çeşit çeşit at, Melem’in etrafında çember olup beklemeye başladı. Önünde eğilmiş selamlıyor, Malam’i sırtlarına alıp hırsıza götürmek için bekliyorlardı. Atları okşayıp öptü, aralarından su gibi aktı. Yolundaki sivri taşları, atların çıplak toynaklarını düşünerek uzaklaştı.

Korna sesiyle yerinden sıçradığında bir hayli yol almıştı. Arabanın camından kafasını uzatan gür bıyıklı, saçları önden dökülmüş adam, Melem’in köyünden Kırto’ydu. Kapıyı açıp Melem’e baktı. Melem, bir Kırto’ya bir uzaklaşan atlara baktı.

“E hadi, bin artık.”

Kırto, kapıyı kapatacakken Melem, kafasını önüne, altı incelmiş lastik ayakkabılarına gömüp arabaya doğru yürüdü. Biner binmez arka cama döndü. Dağların serin eteklerine doğru uzanmış sırtları çıplak atları seyretti.

“Söyle bakalım bulabildin mi hırsızı?”

 “Hişşşt! Susun susun! Kırmızı montu , büyük cepleri var. Hırsız o, ben deliyim, hırsız o.”

 “Tamam yahu, bağırma,” diye çıkıştı Kırto. Önüne dönüp şoföre baktı.

“İdare et,” deyip elini yavaşça şoförün omuzuna bir iki vurdu.

“Takur tukur sesleri duyuyor musunuz? Benim kutum bu. Benim kutum. O çaldı. Kırmızı montu, büyük cepleri vardı. ”

“Oğlum, burası asfalt yollara benzemez. Toprak yol. Taş, çakıl ne varsa arabanın altına vurup duruyor, ondan o takırtılar,” dedi Kırto.  

Melem, tekrar arka cama döndü. arabanın kaldırdığı toz bulutunun arkasından hayâl meyâl görülen atlara baktı. Kırto, ön koltukta yüksek sesle bir şeyler anlatıyor, şoför hiç konuşmadan dinliyordu. Çarşıya vardıklarında Melem, arabadan inip kapıyı çarptı. Şoför fırsat bulmuş gibi bağırdı.

 “Çüş be deli! Kapıyı kırdın.”

“Hişşşt! Susun susun! Kırmızı montu , büyük cepleri var. Hırsız o, ben deliyim, hırsız o.”

Kahvehanenin önüne konmuş masadaki öğretmenler, Melem’in sesini duyunca “Gel Melem, bir şeyler ye açsındır,” diyerek seslendiler.

“Hişşşt! Susun susun! Kırmızı montu , büyük cepleri var. Hırsız o, ben deliyim, hırsız o.”

Melem, bağırarak öğretmenlerin yanına gitti.

“Söyle bakalım, hırsızın o olduğunu nerden biliyorsun?” diye sordu öğretmenlerden biri.

“Büyük cepleri var, çünkü elleri büyük. Elleri, daha kolay çalmak için büyük.”

Masadakiler, Necip öğretmenin ellerine bakıp, “Yoksa bu hırsız sen misin?” diye şakalaşmaya başladılar. Bir süre konuşup gülüştüler. Melem, birkaç dakikalığına zihinlerini meşgul etse de tostunu yiyen, ardından höpürdeterek çayını içen biri olmuştu yeniden. Öğretmenler birbirine dönüp sohbete kaldıkları yerden devam ettiler. Melem, karnını doyurunca bağırarak kalktı masadan.

“Hişşşt! Susun susun! Kırmızı montu , büyük cepleri var. Hırsız o, ben deliyim, hırsız o.”

Ekmek kavgasına dalmış, yorgun argın insanların arasında bir bağırıp bir susarak dolaşıyordu. Yirmi yıldır, kaybettiği kutuyu arıyor, bıkmadan usanmadan insanlara kırmızı montlu birini soruyordu. Kimileri bir aşk uğruna kafayı sıyırdığını düşünürken, kimileri de dayak yediğine, para dolu bir çanta bulup çöp arabalarında sürünmekten kurtulduğu sırada kırmızı montlu biri tarafından soyulduğuna sonra da bu hâle geldiğine inanıyordu. Kimse, Melem’in neden para kazanmak umuduyla gittiği büyük şehirden yarı deli döndüğünü bilmiyor, herkes kırmızı montlu birinin, Melem’in delirmesindeki efsun olduğunu düşünüyordu. Onun dönüşünden sonra insanlar, büyük şehirlerden korkar olmuştu.

*

Karanlık çökmeye başladığında, sabah köylerden gelen arabalar, dönmeye başladı. Kırto, Melemi almayı unutup çoktan evine varmıştı.

Hava iyice karardığında yıldızlar, Zerif’in tepsinin altına açtığı, eskimekten delik deşik olmuş siyah sofra bezi gibi ilçenin üstüne serildi.  El ayak çekildi, dükkânlar kapandı. Işıklar, çarşıyı terk edip köylere göç etti. Melem, sokaklarda bir başına geziyordu.

Çok uzaklardan gelen uğultular, gömleğinin yırtıklarından soktuğu elleriyle etini buza kesiyordu. Gece, kara bir dev gibi üstüne çöktü. Başını kaldırıp bir saniye arayla kapanıp açılan binlerce göze baktı. O da mı kırmızı montlu hırsızı arıyordu. İçini kemiren merak, korkularını tetikleyince koşmaya başladı. Nereye giderse gitsin, her yerde gözleri vardı. Kaçamayacağını anladı. Tek çaresi güneşin doğmasıydı. Güneş doğacak, gözler kaybolacaktı. O zaman etini sıkan buz eller de eriyecekti. Olduğu yere oturup annesi gibi dualar etmeye başladı. Karanlığın içinde uçuşan iplik parçası ilişti gözüne. Oturduğu yerden kalktı. Gözlerini karanlığa dikti. Dikkat kesildi. Rüzgârda uçuşan kırmızı iplikler, karanlığın içinden birer birer kopup geliyor, ona çarpınca düşüyorlardı.

“Hişşşt! Susun susun! Kırmızı montu , büyük cepleri var. Hırsız o, ben deliyim, hırsız o.”

Boş sokaklarda bir tıkırtı yankılanıyordu. Üşüdüğünü, acıktığını, dermansız bacaklarını unutarak seslerin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Tıkırtıların arttığı karanlık bir köşede durdu. Bir eli duvara dayalı öteki karanlığın içinde karıştırdıkça karıştırdı geceyi. En sonunda bir şeyleri söküp aldı. Yakaladığı şeyi görmek için yanıp tutuşuyordu. Lambanın altına dönmeye uğraşıyordu. Bacaklarında kendisini taşıyacak güç kalmamıştı. Zangır zangır titriyordu.

Bin bir gözlü dev, öyle sıkı tutuyordu ki yırtık gömleğinin içinden, ağrısı kalbine kadar işliyordu. Sendeleye sendeleye sokak lambasının ışık kırıntılarına kadar sokuldu. Karanlıktan kopardığı kırmızı bir cepti. Açıp içindeki kutuyu çıkardı. Küçük, sarı izmaritleri avucuna döktü, teker teker saydı. Tam dokuz taneydi, ne bir eksik ne bir fazla. Burnuna yaklaştırıp kokularını içine çekti. Dertop olduğu yerde, bir bir ağzına atmaya başladı. Eriyen izmaritlerin verdiği mutluluktan olsa gerek, yırtık elbiselerinden girip etini ilikleyen soğuğu artık hissetmiyordu. Sırtını toprağa iyice yaslayarak gökyüzüne baktı. Korkmuyordu.

Son izmariti de ağzına attı. Sarı kağıt ağzında erirken, ne karanlığın içinde bir açılıp bir kapanan gözler ne de kırmızı monttan kopup gelen iplik parçaları vardı. Yanaklarından süzülen yaş, toprağa değdiği yerde donuyor, gözkapakları usulca tuzuna kapanıyordu.

Geçmiş zamandan bir an, gelip soğumak üzere olan gözlerinde durdu. Keskin bir çöp kokusu yayıldı. Bir çocuğun ipek çarşaflardan saçları yüreğine seriliyor, sarıyor, ısıtıyordu. O sırada aklını kurban verdiği cehennemi gördü. Kırmızı montlu kadının kocaman elleriyle bir çırpıda çöpten çıkardığı çocuk, üşümüş gözlerle ona bakıyordu. Sıkıca yumduğu avuçlarına bastırılmış izmaritler tüm o karanlık boyunca yuvarlanıp Melem’in önüne düştü. Ağzındaki son izmariti, yutmak üzere olduğu zehri tükürmek istedi. Öğürdü. Son nefesi de sönüp soğudu.

*

Melem’in ölüsünü sabah dükkânını açmaya gelen esnaflar buldu. Kıvırcık saçları toprağa yapışmış, bıyıkları, kipriklerinin uçları kırağı tutmuştu. Kara lastiklerin içindeki çıplak ayakları şişmiş, morarmıştı.

Köyüne, annesinin ağıtlarına götürdüler. Onu yıkayan adam, ağzından süngeri dağılmış bir parça izmarit çıkarıp sıcak suyun altındaki ateşe attı. Tüm vücudunu iyice sabunladı, duruladı. Çenesini bağlayıp, bir parça pamuk tıktı. Her şey bittiğinde Melem, hiç olmadığı kadar temizdi. Annesi, gelip kefeni kaldırdı. Son kez öpmek için eğildiğinde yüzündeki hüznü gördü. Aklı yitik oğluna rehberlik etsin diye gözyaşlarını, Melem’in göz çukurlarına doldurdu. Kefeni kapattı. Köylülerin elbirliğiyle kazdıkları mezarın başına gittiler. Zerif, oğlunu toprakla örtmek için eğildi. Titreyen küreği aldı. Melem’in yitikliğini son kez şalvarının ceplerinden sarkan iplere bağladı. Bir daha çözmedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR