Jacques Derrida: “Ben bir yazar değilim ama benim için yazmak, en temel performans ya da eylemdir.”
17 Mart 2015 Söyleşi

Jacques Derrida: “Ben bir yazar değilim ama benim için yazmak, en temel performans ya da eylemdir.”


Twitter'da Paylaş
0

Farklı türlerde metinler yazarım. Taklit ettiğimi söyleyemem –bu kesinlikle doğru olmaz– ama kendi söyleyişimi, hakkında yazdığım yazarın yazma biçimi ya da üslubuyla eşleştirmeye çalışıyorum. Mallarmé üstüne yazdığımda, Blanchot ya da Ponge üstüne yazdığımdan farklı yazıyorum. Mimetik bir davranış değil bu; başkasının imzasıyla ilişki içinde kendi imzamı üretmeye çalışıyorum. [button]Gary A. Olson[/button] [button]Lynn Worsham[/button] Kendinizi bir yazar olarak görüyor musunuz? Önlem kabilinden bazı sınırlar çizmeksizin bu soruyu cevaplamak zor. “Yazar” ile kastettiğiniz, eğer geleneksel anlamda şiir ve kurmaca yazan bir edebiyat yazarından ibaretse, kendimi bir yazar olarak görmüyorum. Bu bakımdan bir yazar değilim. Öte yandan yazma sürecine –form, teknik vb.– dikkat etmeden yazan bir filozof ya da teorisyen de değilim. Bu bakımdan, kendimi –edebi türler dahilinde çalışan biri anlamında– ne yazar olarak ne de yazmayla ilgili sorularla ilgilenmeyen bir biliminsanı ya da filozof olarak görüyorum. Yazma yordamımla, formla, dille, üslupla, kompozisyonla ilgileniyorum. Bir metin yazdığımda –ki farklı türlerden metinler yazarım– sözgelimi, hem biçimsel olarak üsluba hem de içeriğe dikkat ederim, aynı zamanda performans şekline, janra, belirli bir janra ait olan tüm özelliklere. En çok geleneksel olarak “biçimsel” diye adlandırılan problemler ilgimi çekiyor. Bu sınırlar dahilinde, kendimi bir tür yazar olarak görüyorum. Öte yandan, sözgelimi edebi yazı ile felsefi yazı arasındaki sınırlardan rahatsızım. Ben bir yazar değilim ama benim için yazmak, en temel performans ya da eylemdir. Düşünmeyi, ders vermeyi ve yazmayı birbirinden ayrı tasavvur edemiyorum. Tam da bu yüzden yazma kavramını dönüştürmek ve genişletmek zorunda kaldım, zira söz konusu olan basitçe bir şeyi “kâğıda yazmak”tan ibaret değildi. Dolayısıyla sorunuzun cevabı “hem evet hem hayır.” Kilit “yazı öğretmenleriniz” kimlerdi? Yalnızca resmi akademik pozisyonlarda olan kişiler olması gerekmez; yazı konusunda size iyi tavsiyeler vermiş birileri ya da kendi kompozisyon biçiminize esin kaynağı olmuş birileri de olabilir. Bu soruya verilecek olası çeşitli yanıtlar var. Paradoksal olarak, hem lisedeki hem de khâgne dediğimiz lise ile Ecole Normale Supérieure arasındaki yüksekokuldaki öğretmenlerimden çok şey öğrendim. Concours d’entrée denen bir kompozisyon hazırlamamız şart koşuluyordu. Bu eğitim hayli zor ve ağırdı, klasik normlara uygun olarak çok meşakkatliydi. İşte ben bu klasik normlarla eğitildim. Belki de beni okuyup da normları ihlal ettiğimi ya da onlarla oynadığımı –ki bunları yapıyorum sahiden de– sanan insanlar genelde benim bildiklerimi bilmiyor. Ancak son derece klasik, katı, zorlu bir yazma, “ispatlama”, retorik disiplini sayesinde, aynı zamanda bu disiplinle sürekli temas halinde kalarak bütün bunlar mümkün oldu. Her ne kadar ben kendim bu normlara karşı serbest ya da provokatif olduğumu hissetsem de, ya da kimi okurlarım böyle olduğunu düşünse de, bu klasik eğitimden geçtiğim ve bir ölçüde bu klasik eğitime sadık olduğum gerçeği asli bir önem taşıyor. Sanırım Amerikalı okurlarım, örneğin beni İngilizce okuduklarında, bu klasik üstbenliğin retorik bakımından –ister ikna sanatı, ister mantıksal ispatlama anlamında– çok kuvvetli olduğuna dikkat etmiyor ya da edemiyorlar. Sınırların dışına çıkma özgürlüğünü gösterdiğimde, bu her zaman bildiğim ya da katı biçimde eğitildiğim standartlara alınan mesafe ölçüsünde oluyor. Dolayısıyla Fransa’daki klasik eğitimim –acısını çektiğim bütün o yarışlar– büyük bir etki. Fransız sistemi bu bakımdan eskiden olduğu gibi şimdi de korkunç; sizi daha iyi yapmak için size acı çektiren birtakım elemeli yarışlardan geçmeniz gerekiyor. Ben politik olarak bu sisteme karşıyım ve bu sisteme karşı savaşıyorum; yine de zamanında bu sistemden geçmem gerekiyordu. Öte yandan, bu bakış açısında her ne kadar olumsuz olsa da, bu iyi bir disiplin, ondan çok şey öğrendim. Yazma biçimimde muhtemelen bu tecrübenin izi var. Dolayısıyla, ilk olarak okuldaki öğretmenlerim. Ama sonra, okuduğunuz her şeyden öğreniyorsunuz; beğendiğiniz her yazar ya da filozof bir tür yazı öğretmenidir. Dolayısıyla ben de pek çok yazardan öğrendim. Özellikle birisi var mı? Hayır, çünkü yazdığım metne bağlı bu. Farklı türlerde metinler yazarım. Taklit ettiğimi söyleyemem –bu kesinlikle doğru olmaz– ama kendi söyleyişimi, hakkında yazdığım yazarın yazma biçimi ya da üslubuyla eşleştirmeye çalışıyorum. Mallarmé üstüne yazdığımda, Blanchot ya da Ponge üstüne yazdığımdan farklı yazıyorum. Mimetik bir davranış değil bu; başkasının imzasıyla ilişki içinde kendi imzamı üretmeye çalışıyorum; dolayısıyla bir yazma modeli öğrenmiyorum. Öğrenme değil bu; başkasına kulak verme ve kendi üslubunu başkasına göre oluşturma. Bu yazarlardan “etkilenmek” olarak tanımlar mıydınız söylediğinizi? Bu bir “etkilenme” değil. Mallarmé, Blanchot ya da Ponge üstüne yazdığımda farklı yazsam da, bu fark onların etkisi altında olduğum anlamına gelmez. Ama kendimi ayarladığım söylenebilir. Blanchot gibi yazmıyorum ama ses tonum değişiyor, her şey farklı sahneleniyor; o yüzden buna “etkilenme” diyemem. Cevap vermek – başkasına cevap vermek. Blanchot başka kalıyor ve ben de onun yazdığı gibi yazmıyorum, dolayısıyla benim yazım da başka oluyor. Ama bu başkalık cevap veren bir başkalık, deyim yerindeyse, birbirine cevap veren bir başkalık. Fransa’daki üniversitelerde yazı ve kompozisyon dersi veriliyor mu? Hayır, Fransa’da böyle bir ders yok. Biz de başlı başına kompozisyon dersi vermiyoruz. Elbette, Fransızca ve edebiyat dersleriyle bir arada giden bir kompozisyon öğretimi de olmuştur ya da olması gerekiyor. Örneğin, Fransız edebiyatı öğretmeni öğrencilerden muntazam, titiz vb. yazmalarını talep eder. Dilbilgisi ve biçime dair kurallar vardır. Bir taraftan değişken bir durum bu. Artık sizinkilere benzeyen sorunlarla karşılaşıyoruz. Ben buna “illiteracy” demek istemem, ama son yirmi yılda devasa değişimler oldu. Talep edilen şeylerin çıtası düşmüş gibi görünüyor, keza bu benim kuşağımdan herkesin şikâyet ettiği bir şey. Ama öyle basit bir şey değil, ben bu şikâyetlere katılmıyorum. Normlarımızın saygı görmediği doğru; imla vb. konusunda bizim gösterdiğimiz hassasiyeti çocuklarda ve gençlerde göremiyoruz. Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet ideolojisiyle yerleştirilen pedagoji çok katıydı ve öğretmenin toplumsal otoritesi muazzamdı. Bu da imla, orthographe konusunda bir etik anlamına geliyordu, zira her ihlal, her yanlış imla bir suçtu. Benim kuşağım ve benden öncekiler için durum buydu. Tabii artık böyle değil, bu değerlere saygı ortadan kalktı – öğrencilere ve genç öğretmenlere de. Öte yandan insanların her şeye saygısını yitirdiği anlamına gelmiyor bu; normlar değişti. Daha az zeki değiller ama zekâlarını farklı şekilde kullanıyorlar, benim kuşağımdan insanlar bu makas değişimini, normların yeniden yapılanmasını anlamakta zorlanıyor. Demem o ki, başlı başına kompozisyon dersi yok. Her yerde kompozisyonun paralel olarak öğretilmesi gerekiyor: Fransız edebiyatı, tarih vb. derslerinde. Şimdilerde herkes Fransız gençlerin, her ne kadar zeki olsalar da, olması gerektiği gibi okuyup yazmadıklarını düşünüyor. Fransa’daki mevcut kaygının sebebi bu... Malumunuz kompozisyon eski bir kelime; anlam ile anlamın içeriği arasında ayrım yapabilme ve bu ikisini bir araya getirebilme iması taşıyor. Bildiğiniz gibi, dekonstrüksiyon öbür anlamlarının yanı sıra sentezin, tezin, pozisyonun, kompozisyonun ne olduğunun sorgulanması, yalnızca retorik anlamda değil, pozisyon ve poze etmek anlamında. Dekonstrüksiyon tezi sorgular, temayı, her şeyin pozisyonunu, bu arada da kompozisyonu. Yazma “kompozisyon”dan ibaret değildir. Dolayısıyla yazmanın bir tür poze etmek ve şeylere bir arada poz vermekten ibaret olmadığını anladığınızda, birtakım sonuçlar ortaya çıkıyor. Bu radikal düzeyden ayrılarak –ki bu radikallikten bahsetmemiz gerek– şunu söyleyebilirim: Üniversitede, lisede ya da herhangi bir akademik alanda dekonstrüksiyon, yalnızca belli türden kompozisyon modellerinin sorgulanmasını tetiklemekle kalmamalı, aynı zamanda yeni yazma ve kompoze etme yollarını –sözlü demeçler ve yazılı tebliğler kompoze etmeyi– teşvik etmeli. Bu yeni yol yeni bir modelden ibaret değil; dekonstrüksiyon yeni bir model sunmuyor. Ancak bir kez eski modellerin otoritesini analiz edip, sorgulayıp destabilize ettiğinizde, her defasında duruma uygun yeni formlar yaratmanız gerekir; durumun pragmatik koşullarına, okura, kendi amacınıza, yeni form yaratma gerekçelerinize uygun yeni formlar. Bütün bunlar söz-eylem teorisi bağlamında “pragmatik” dediğim şeye dayanıyor. Her durumda farklı yazmak ve konuşmak zorundasınız. Öğretmenlerin her durumda aynı katı şemayı dayatmaması gerekir. Az önce Fransa’daki eğitimimden söz ediyordum; bu formların katılığı, retorik ve kompozisyon normlarının katılığı korkunçtu. İyi yanları da vardı, yine de korkunçtu. Belli bir şablon dahilinde dissertation dediğimiz bir şey yazmak zorundaydınız: Giriş bölümünde naif rolü oynayıp bir soru sormanız gerekir, yani “soru”nun ne olduğunu bilmiyormuş gibi yapmanız gerekir, sonra da soruyu icat edersiniz, soruyu meşrulaştırırsınız ve girişin sonunda soruyu sorarsınız. Sonra da üç bölümde... Neyse bütün şablonu anlatmaya gerek yok, ama korkunç katıydı. Dekonstrüksiyon açısından düşünecek olursam, bu modellerin nereden geldiğini, otoritelerinin nereden kaynaklandığını, amaçlarının ne olduğunu, kişisel, politik, ideolojik vb. hangi çıkarlara hizmet ettiğini incelemeniz ve analiz etmeniz gerekir. Dolayısıyla, modelleri ve modellerin tarihini incelememiz gerekir, bu modelleri sırf imha etmek adına altüst etmek yerine değiştirmek ve yeni yazı formları icat etmek gerekir – sırf biçimsel bir itiraz olsun diye değil, etik ve politik gerekçelerle. Retoriğin, merkezi paradigmatik, epistemik faaliyet haline gelmesine ilişkin bir şey söylemek istiyorum. Bir yandan, sanki biçimsel bir üstyapıdan ya da esas faaliyetlerin dışında kalan bir teknikten ibaretmiş gibi retoriğin önemini hafife almamamız gerekir. Retorik, toplumda belirleyici önemi olan bir şey. Bir taraftan “retorisizm” diye adlandırabileceğim şeyden çok kuşkuluyum – yani bütün gücü retoriğe atfetme, her şeyin bir konuşma tekniği olarak retoriğe bağlı olduğunu düşünme. Elbette, retorik olmadan, retoriğin kuvveti olmadan siyaset de olmaz, toplum da olmaz. Yalnızca ekonomide değil, edebi stratejide de retorik olmazsa olmaz. Hatta diplomatlar arasında retorik çok önemli; atom çağında birçok şey bir tür retoriğe dayanıyor. (Bunu Diacritics’teki “No Apocalypse, Not Now” adlı bir makalede göstermeye çalışmıştım.) Gelgelelim her şey de sözlü ifadeye ya da biçimsel söz eylemleri tekniklerine dayanmıyor. Her yerde söz eylemleri var, ama söz eylemlerinin ya da performatif söz eylemlerinin imkânı yalnızca sözlü olmayan koşullara ve konvansiyonlara dayanıyor. “Yazı” ya da “metin” dediğim şey de yalnızca sözlü değil. İşte bu yüzden retoriğe yakından ilgi duyuyorum ama retorisizmden de çok kuşkuluyum. Felsefedeki gizli retoriğe ilgi duyuyorum, çünkü sözgelimi tipik bir Platon diyaloğunda retorik vardır – retoriğe karşı, sofistlere karşı retorik. Kavramların ve argümanların karakterleri itibarıyla metaforlara ve mecazlara yaslanmasıyla, bir bakıma kendi içlerinde metafor ya da mecaz olmalarıyla ilgilendim bugüne kadar. “Bütün kavramlar esas olarak metafordur ve bu yüzden de her şey retoriktir,” diye bir şey söylemiyorum. Hayır, benim yapmaya çalıştığım kavram ve metafor arasındaki karşıtlığın dekonstrüksiyonu; bu alanın yeniden yapılanması ve yeniden inşası. Metaforlar konusunda esnek davranmıyorum. “Hadi kavramları metaforlarla ikame edelim ya da her şeyin metafor olmasına sevinelim,” gibi bir şey söylemiyorum. Demek istediğim şey, sözgelimi “White Mythology”de, metafor kavramı öncelikle bir metafordur; felsefenin –çok eski bir felsefenin– yükünü taşıyor bu, dolayısıyla metafor kavramını yaygın olarak devraldığımız haliyle tutmamamız gerek. Bu yüzden kavram ve metafor çiftine itimadım yok. Aynı nedenlerle felsefe ve retorik arasındaki karşıtlıktan da kuşkuluyum. Bu çiftin ağında olduğum ölçüde ben bir filozofum, ama bu karşıtlıkta durmamaya çalışıyorum. Felsefe ile retorik arasındaki karşıtlıkta Platon’dan günümüze kadar tekrarlayan biçimde olagelen şeyi anlamaya çalışıyorum... Bazen retorisizm kelimesini yalnızca retoriğe atfen kullanmıyorum. Bu kelimeyi bir suçlama için kullandığımı hatırlıyorum. Kastettiğim, “retorik” dediğimiz şey ya da retoriğe verilen önem değildi. Bilakis, retoriğe en titiz en cömert biçimde özen gösterilmesi taraftarıyım. “Retorisizm” adı altında kuşkulandığım şey dilin otoritesi. Retorik, bildiğiniz üzere Yunancadaki konuşma kelimesinden geliyor. Dolayısıyla logosentrizm ya da fonosentrizm ithamı başlı başlına retoriğe karşı bir itham – retorik diye adlandırdığım dar alan değil, sözün otoritesi, konuşmanın otoritesi. Retoriğe mutlak ayrıcalık tanırsanız, logosentrizm ya da fonosentrizm dediğim şeye düşersiniz; retorisizm derken kastettiğim buydu. Yoksa retoriğe gereğinden fazla özen gösterdiği için suçlamadım kimseyi. Retoriğe ve dile olabildiğince özen göstermemiz gerektiğini düşünüyorum, öte yandan konuşmanın –yazı, eylem vb.– her şey üstüne hegemonyası da bir tür retorisizm. Dolayısıyla benim için bu bağlamda retorisizm logosentrizm ya da fonosentrizmle eşanlamlı. Hélène Cixous ve diğer Fransız feministler kadınların bir “kadın dili” yaratmaları gerektiğini savunuyor – dişilliğin izini taşıyan bir dil; “fallogosentrik” söylemden özgürleştiren, bu söylemi sekteye uğratan, dönüştüren “yeni, asi” bir dil. Bu stratejiler dekonstrüksiyonla aynı çizgide mi, yoksa bir hiyerarşiyi başka bir hiyerarşiyle mi değiştiriyor? Bazen öyle; kadınların ve bazen de erkeklerin bu yazıyı, öğrenmeyi, konuşmayı vb. nasıl uyguladığına bağlı. Bazen feminizm fallogosentrizm yerine başka bir hegemonya koyuyor. Bütün kadınlar böyle yapıyor diyemem, ama yapısal olarak böyle bir tuzak var. Mevcut hiyerarşiyi tersine çevirmeye çalışmaları bir noktada kaçınılmaz belki, ama sadece bunu yapmakla yetindiklerinde –sadece hiyerarşiyi tersine çevirdiklerinde– aynı şemayı yeniden çizmiş oluyorlar. Bazen bizzat feminizmin bunu yaptığı oluyor, ki kimi kadınların bu durumdan mutsuz olduklarını biliyorum. Hélène Cixous’yu alıntıladınız, gönülden takdir ettiğim çok eski bir arkadaşım, onun için bugün Fransa’daki en büyük yazarlardan birisi diyebilirim. Bir noktada, elbette, “dişil yazı” diye bir şeyden söz etti, ama hâlâ aynı şeyi yaptığını sanmıyorum, tabii eğer “dişil yazı” ile spesifik anlamda esas olarak dişil bir yazma biçimini kastediyorsanız. Tarihte, kadınların –tema, üslup, edebiyat alanındaki duruş anlamında– indirgenemez dişil bir yazma biçimine sahip çıkmak zorunda oldukları zamanlar olmuştur, öte yandan bunu özselleştirme amaçlı değil, devam eden bir savaş, süreç ya da mücadelede bir aşama olarak yapmışlardır. Ancak kimileri –ki bunun Hélène Cixous için geçerli olduğunu düşünmüyorum– bu dişi yazıda tezahür eden değişmez ebedi ezeli bir dişillik olduğunu söylemeye çalışıyor, işte o zaman savaştıklarını iddia ettikleri şemayı tekrarlamış oluyorlar.

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR