Javier Cercas: "Bir şey  ya romandır  ya da tarih."
1 Ocak 2019 Söyleşi Edebiyat

Javier Cercas: "Bir şey ya romandır ya da tarih."


Twitter'da Paylaş
0

"Devrimler yaşam perspektifi olmayan, tüm umudunu yitirmiş ama bir şey için hayatını ortaya koymaya hazır gençlerin sayısının çok büyük rakamlara ulaştığı zamanlarda gerçekleşir."

Juan Gabriel Vásquez

Javier Cercas’la 2005’te, La velocidad de la luz’un yayımlanmasından hemen sonra tanıştım. O sıralar İspanyolca konuşanlar arasında Salamina Askerleri’ni henüz okumamış az sayıda insandan biriydim. Bu romanın ardından Javier neredeyse hiç bilinmeyen, bir şeyler karalayan alelade bir yazar değildi artık, olağanüstü bir fenomendi: Hem ciddi bir romancı hem de kitapları, İspanya’da normalde yalnızca katedrallerle ilgili tarihi gizem romanlarının ya da resimlerle ilgili basmakalıp polisiyelerin ulaşmayı başarabildiği düzeyde çoksatar olan bir yazar. O zamandan bu yana neredeyse tüm kitaplarını okudum, sözü geçen tours de force’tan tutun bir başyapıt olan –yazarına ve okuruna yabancı bir türde başyapıt olduğu için iki misli daha değerli– Anatomía de un instante’ye (Bir Ânın Anatomisi) dek, romanların ne olduğuna ve yapabileceklerine dair ufkumuzu bir kez daha açan son kurmaca yapıtı Sınırın Yasaları da bunlara dahil.

Ocak 2013’te Kolombiya’nın Karayipler’e bakan sahil kenti Cartagena’da, Latin Amerika edebiyatının sembolleriyle çevrili bir halde yapıtını konuşmak üzere Javier’le bir araya geldik: Teatro Heredia’da, Kolera Günlerinde Aşk’ta kısa süreliğine karşımıza çıkan 1906 yapımı binada sohbet ettik. O sırada ikimiz de, Gabriel García Márquez’in Aşk ve Öbür Cinler’in mekânı olarak belirlediği Santa Clara Manastırı’na bir zamanlar ev sahipliği yapmış modern bir otelde kalıyorduk; koltukların ilk sırasında Mario Vargas Llosa oturuyordu ki onun üzerimizdeki etkisini ikimiz de birçok kez dile getirmişizdir. Son âna dek üçümüz sahne arkasındaki klimalı küçük bir odada oturduk ve sanki yazarı aramızda değilmiş gibi Vargas Llosa’nın 1969 klasiği Conversación en la catedral’den bahsettik. Sahneye çıktığımızda Javier’in yapıtlarına olan hayranlığımdan ve kitaplarımızın aynı dertlere ve aynı geleneğe dahil olma isteğini taşıdığına dair her zaman hissettiğim duygudan söz ettim. Ardından Javier’e Sınırın Yasaları’nı sordum.

javier cercas

Juan Gabriel Vásquez: Javier, bir keresinde bana, 1975’te Diktatör Francisco Franco’nun ölümüyle başlayan İspanyol geçiş döneminin inanılmaz derecede barışçıl bir geçiş olduğunu, ama o süreçte de bir savaş, herkesin farkına varmadığı ve İspanya’da quinqui [kinki diye okunur] diye nitelenenlerin kurbanı olduğu bir yeraltı savaşı yaşandığını söylemiştin. Geçiş sürecinin şiddet tarafını teşkil eden o savaş neyin nesiydi? Kimdi o quinqui’ler? Sınırın Yasaları’nın gerçek arka planı ne? Zira o dönem senin biyografinin de önemli bir kısmını teşkil ediyor.

Javier Cercas: Politik geçiş sürecini yüksek politikanın bakış açısıyla ele alan bir kitap olan Anatomía de un instante’nin sonunda ilginç bir düşünce yer alıyordu: Şiddet, Marx’ın dediği gibi, belki tarihin ebesi değildir ama maden ocağı olduğu kesindir. Bütün büyük değişimler şiddet içeren yöntemlerle gerçekleşmiştir. İspanyol geçişi aslında olmayacak duaya âmin deme teşebbüsüydü: Diktatörlüğü şiddet kullanmadan demokrasiye dönüştürmek çok zor işti ama şaşırtıcı bir biçimde bu başarıldı; şaşırtıcı bir biçimde diyorum çünkü İspanya’nın ulusal sporu içsavaştır, onun yokluğundaysa askeri darbe. Ama yeni bir içsavaşa girişmek ve birbirimizi öldürmek yerine, biz İspanyollar demokratik bir rejim kurmaya ve barış içinde yaşamaya karar verdik. Bu inanılmaz bir şey, görülmemiş bir başarı oldu – elbette ki tüm kusurları ve sorunlarıyla birlikte. Ama bu doğaya aykırı bir şeydi. Altını çiziyorum: Tarihi şiddet şekillendiriyor. Gerçekten de, gözümün alabildiği kadar uzak geçmişe baktığımda böyle bir fenomenin bir benzerini daha göremiyorum – aynı şekilde siyaset bilimciler de göremiyor. İşte bu yüzden İspanyol geçişi başka ülkelere model oldu: Latin Amerika’daki geçişler, eski Doğu Bloku ülkeleri vb. onu örnek aldılar. Şimdi soru şu: Hiç şiddet olmadı mı? Evet, tabii ki oldu. O günlerde İspanya’da olağanüstü bir fenomen yaşandı ama tam anlamıyla üstü örtüldü ve hakkında gerçek anlamda bilgi sahibi olmamız engellendi. Politik geçiş dönemi sırasında İspanya’da daha önce hiç olmadığı kadar çok yeniyetme vardı. Tam bir baby boom dönemi. O yeniyetmelerin çoğu parasız, umutsuz, ufuksuz gençlerdi. Kelimenin tam anlamıyla bir devrimin yakıtıydılar. Devrimler yaşam perspektifi olmayan, tüm umudunu yitirmiş ama bir şey için hayatını ortaya koymaya hazır gençlerin sayısının çok büyük rakamlara ulaştığı zamanlarda gerçekleşir. İspanya’daki durum işte buydu. Ve olağanüstü bir şey yaşandı: Benim kuşağım eroin tarafından çıkarılan bir savaşın kurbanı oldu. Gerçek bir salgın hastalık benim kuşağımı silip süpürdü. Bu savaşta kaç kişi öldü? Bilmiyoruz. On binlerce kişi. Bu konuda yapılan çok ciddi araştırmalar istemsiz bir soykırımdan bahsediyor.

javier cercas

JGV: Bu “istemsiz soykırım” terimini kullanan kitaplar var mı?

JC: Evet, bu terimi kullanan kitaplar var. Kaç kişinin öldüğünü bilmiyoruz ama şu bir gerçek ki benim kuşağımdan herkes bir yakınını kaybetti. Bu sadece en küçük bir yaşam umudu kalmamış ve birçoğu, tıpkı kitabımdaki kahramanlar gibi, şiddete bulaşan quinqui’ler, mahalleli ya da kenar mahalleli gençler meselesi değildi. Tek etkilenen onlar olmadı, olayın boyutu orta sınıfa, hatta üst sınıfa kadar uzandı. Bizim savaşımız buydu. Bir kara delik, çünkü ortada kanıt yok, veri yok, hepsinin üzeri örtüldü. Üç çocuğunun nasıl öldüğünü gören anneler konuşmak istemiyorlardı. Ve o soykırım her türden komplo teorisini tetikledi, mesela o insanların, barışçıl geçişi sona erdirecek bir devrimin yakıtına dönüşmesini engellemek için devletin o günkü durumu teşvik ettiği bile söylendi, ama bu doğru değil, o teorilerin neredeyse hiçbiri doğru değil. Şimdi, kitapta bu üstü kapalı ele alınan bir konu. Kitabın altından akan bir hikâye söz konusu. Romanın ilk sayfalarıyla birlikte faaliyete geçen Zarco’nun çetesinin tüm mensupları en sonunda bizzat kendilerinin yarattığı bir şiddetle, eroin ya da eroinin sonuçları yüzünden ölüyor. Bu yüzden, benim kitabım politik geçiş üzerine bir kitap değil.

Her romanın amacı bir soruya cevap vermemek, onu mümkün olduğunca daha karmaşık bir biçimde sormaya çalışmaktır. Benim için roman budur. Her roman farklı bir soruyu ele alır.

JGV: Anatomía de un instante geçişin kamusal tarafı üzerine bir kitapken, Sınırın Yasaları’nın konunun özel tarafını ele aldığını söylemek sence doğru olur mu?

JC: Bu kesinlikle doğru. Anatomía de un instante geçişi yapanları anlatan bir kitap: Adolfo Suárez, Santiago Carrillo, Gutiérrez Mellado, bunlar muhtemelen İspanyol demokrasisinin yüksek politikadan üç şekillendiricisi. Sınırın Yasaları’ysa geçişin çok daha kişisel, duygusal, özel bir görünümü olarak başlıyor.

JGV: Anatomía de un instante Kral Hamlet, Sınırın Yasaları’ysa mezarcılar üzerine bir kitap.

JC: Sanırım evet. Vargas Llosa’nın dediği gibi tüm romanlar otobiyografiktir, ama bu benim deneyimime daha yakındı ve onu yazmak beni rahatlattı. Bunu birçok açıdan söylüyorum: İlk olarak, kurguya geri dönmenin rahatlaması var. Anatomía de un instante çılgın bir kitaptı ve onda kurgu yapmamaya karar vermiştim. Aslında bir roman yazmak istiyordum ama hikâye beni beklemediğim bir yola sürükledi ve kurgudan vazgeçmek zorunda bıraktı. Uydurmaya, kendi icat ettiğimiz kurallara göre oynanan bir oyun yaratmaya alışmış olan bizler için herhangi bir şeye mecbur kalmak korkunç bir fedakârlık, doğaya aykırı bir çalışma demek: Anatomía de un instante’yi bir elim arkaya bağlı halde yazdım diyebilirim. Bu yüzden kurguya geri dönmek muhteşem bir şeydi. Onun neşeli bir kitap olduğunu söylemeyeceğim ama en azından kurgunun özgürlüğüne geri dönünce hissettiğim neşenin fark edileceğini umuyorum.

javier cercas

JGV: Bu durumda beni biçim hakkında konuşmak zorunda bırakıyorsun. Ben iki tür yazar olduğuna inanıyorum: Bir biçim, bir ses, bir ton, bir kotarma şekli bulup onunla devam edenler; mesela Thomas Bernhard ve Javier Marías. Ve bir anlamda kendi kendilerine başkaldıranlar olarak niteleyebileceğimiz diğerleri: Bunların yapmaya çalıştıkları, Gide’in dediği gibi, edinilen dürtüden istifade etmek değil, bir önceki kitapta öğrenmiş oldukları her şeyi yıkmaktır. İlk aklıma gelenler Orhan Pamuk (birbirine benzeyen iki kitabı yok), Julio Cortázar, hatta bir noktaya kadar Vargas Llosa. Sen de bu ekibin içindeymiş gibi görünüyorsun.

JC: Bunu çok isterdim.

JGV: Anatomía de un instante’nin Salamina Askerleri’yle hiçbir alakası yok, aynı şekilde Sınırın Yasaları da Anatomía de un instante’ye hiç benzemiyor.

JC: Aslında ortak bir şeyler olmalı, sonuçta yazan sensin. Yüzünü değiştiremezsin. Maalesef, çünkü değiştirebilmek hoşuma giderdi. Yazdıkların senin saplantıların, olguları görme biçimin... Biraz önce Thomas Bernhard’ın adını andın: Yazdığı bütün kitaplarını bir araya toplarsan sanki hepsi aynı kitapmış gibi. Bu istisnai bir durum. Ben bunun bir yazarın sahip olması gereken asgari etiğe karşılık geldiğine inanıyorum. Her romanın amacı bir soruya cevap vermemek, onu mümkün olduğunca daha karmaşık bir biçimde sormaya çalışmaktır. Benim için roman budur. Her roman farklı bir soruyu ele alır. İşte bu yüzden etik sahibi bir yazar soruyu farklı bir biçimde sormak zorundadır. İki farklı soruyu aynı şekilde sormak hile yapmaktır. Elbette ki birçok yazar hile yapıyor ama bu iyi bir şey değil. Bu kendi kendine hile yapmak demek. Sormaya çalıştığın soruya uygun biçimi bulmak zorundasın. Bunu yaparken tabii ki çuvallayabilirsin ama bir şey olmaz... Saygıdeğer bozgundan bahseden Faulkner’dı değil mi? Eğer bir kitap tuttuysa, eğer bir kitap okunduysa bir sonrakini aynı şekilde yazmanın cazibesi korkunç güçlüdür ve bir yazarın ona kapılmaktan tüm imkânlarıyla kaçınması gerekir. 

JGV: Daha önceki çalışmaların ve biçim açısından bakıldığında Anatomía de un instante’yle tamamen farklı bir şey ortaya koydun. Anatomía de un instante üslup olarak kendinden çok emin bir metin. Cümleler gösterişli, belli bir retorik üstlendiklerinin bilincindeler: Yinelenen cümleler var, Adolfo Suárez’e ithaf ettiğin sıfatlar yineleniyor... Kitabın belli bir görünümü, bir edebiyat maskesini yüzüne geçirme arzusu göze çarpıyor. Buna karşılık Sınırın Yasaları’nı okuduğumda aklıma Antonio Muñoz Molina’nın zamanında bana söylediği bir söz geldi: “Edebiyatın başına gelebilecek en güzel şey edebiyata benzememektir.” Roman çok ustalıkla kotarılmış karmaşık bir yapıya sahip olmasına rağmen mutlak bir doğallık sergilemeye çalışıyor. Dört röportajdan oluşuyor ve romanda sadece konuşan insanlar var. İlahi bakış açısına sahip bir anlatıcının betimlemeleri yok, diğerlerinden öne çıkan bir bakış açısı yok... Sadece konuşan insanlar var. Bu noktaya nasıl vardın?

Her zaman süslemeden kaçma eğiliminde olduğumu söylemeliyim, ama bu sefer çok daha mecburiydi çünkü kitap o bakış açısından tamamen mahrum. Kitabın diyaloglardan oluşması, söyleşiler üzerine kurulu olması bunu zorunlu kılıyordu.

JC: Tüm gerçek edebiyatın anti-edebiyat olduğunu giderek daha çok hissediyorum. Edebiyat kulağa edebiyat gibi gelmeyendir. Ne zaman kulağa edebi gelen bir cümle yazsam hemen silerim. Edebiyat her zaman belli bir dönemde edebiyat kabul edilen şeylerle bağlarını koparır. Edebiyattaki bütün büyük devrimler böyle ortaya çıkmıştır: Rönesans’ı başlatan Garcilaso de la Vega’nın yaptığı budur. İtalyan tarzı soneler yazmaya başlayınca dönemin İspanyol yazarları şöyle demişti: “Bu şiir değil, düzyazı.” Roman konusunda bu çok daha aşikâr çünkü orada konuşan insanlar söz konusu. Orada retoriğe yer yok, süslemeye yer yok, orada beni hiç ilgilendirmeyen o şeylere yer yok. Her zaman süslemeden kaçma eğiliminde olduğumu söylemeliyim, ama bu sefer çok daha mecburiydi, çünkü kitap o bakış açısından tamamen mahrum. Kitabın diyaloglardan oluşması, söyleşiler üzerine kurulu olması bunu zorunlu kılıyordu. Diğer yandan mümkün olan en büyük müphemliği teşvik ediyordu. Çünkü burada tek bir gerçek yok, farklı gerçeklikler var.

JGV: Bu başından beri senin roman poetikanın bir parçasını oluşturan şey. Neredeyse onun DNA’sı. Bu “romanın kör noktası” diye adlandırdığın şey.

JC: Llosa’nın Kent ve Köpekler’i için bir önsöz yazarken bir şeyi çok net bir biçimde gördüm: Bütün romanlar –ve Sınırın Yasaları aşırı bariz bir örnek– yüreklerinde bir kör nokta, oradan bakınca hiçbir şeyin görünmediği bir yer barındırıyor. İşte bu görmeme olgusu, romanın görme biçimidir. Bu sessizlik romanın geveze olma biçimidir. Bu körlük romanın aydınlatma biçimidir. Don Quijote bir keçi gibi inatçı ama dünyanın en aklı başında adamı. Kör nokta işte budur ve çözümü yoktur.

JGV: Yani yanıtsız bir soru.

JC: Doğru. Kent ve Köpekler’e bak: Anekdotik olarak bir cinayetin etrafında dönen bir roman ve en sonunda onu kimin işlediğini bilmiyoruz. Vargas Llosa’nın kendisinin bile o cinayeti kimin işlediğini bilmediğini düşünüyorum, hatta bundan eminim. Ve o cinayet roman açısından kesinlikle belirleyici bir özellik taşıyor. Roman söyleyeceğini işte bu kör nokta vasıtasıyla söylüyor. Kafka’nın romanları böyle işler. Ya da Moby Dick: Ne menem bir şeydir şu Moby Dick? İyi mi, kötü mü, Tanrı mı, şeytan mı? Benim yazdığım romanlar da bu şekilde işler.

JGV: Mesela Salamina Askerleri. Asker, Rafael Sánchez Mazas’ı neden öldürmüyor?

JC: Bir asker neden falanjist bir lideri öldürmüyor? Orada bir soru var. Bütün roman o gerçeğin arayışı: Kim o asker ve neden öyle yapıyor? Ve romanın sonunda ortaya çıkan yanıt hiçbir yanıtın olmadığı. Cevap sorunun kendisi, o soruya cevap verme teşebbüsünün kendisi. Bu muğlak ve özünde ironik, yanıltıcı bir soru...

Zarco’nun çetesini kim ihbar ediyor? Bunun cevabını hiçbir zaman öğrenemiyoruz. Varsayımlarım olsa da, kesin olarak ben de bilmiyorum, tıpkı Köle’nin ölümü hakkında Vargas Llosa’nın da kendi varsayımları olduğu gibi. Hepsi orada: Romanın yüreği işte budur. Kent ve Köpekler’e dair ilginç başka bir şey var ve bahsettiğim önsözü yazarken farkına vardım bunun. Romanımın sondan bir önceki taslağıyla meşgul olduğum sıralar Kent ve Köpekler’i yeniden okumaya başladım, daha önce altı ya da yedi kere okumuştum ve ilk başta çok fazla önem taşımayan bir şeyi fark ettim. Benim romanımın ana karakterleri Kent ve Köpekler’deki gibi yeniyetme ve benim romanımda da, Kent ve Köpekler’de olduğu gibi, bir aşk üçgeni var.

javier cercas

JGV: Ayrıca birbirinden net bir biçimde ayrı iki dünya var. Kent ve Köpekler’de Lima şehri ve Leoncio Prado Askeri Okulu. Sınırın Yasaları’nda da iki dünya arasında net bir bölünme var. Aradaki sınır hakkında bir şeyler söylemek ister misin?

JC: Ortada hem fiziksel hem de sembolik bir sınır var. Roman, zamanında benim yaşadığım yere yakın yaşayan, benim gittiğim okula giden ve şehrin –bir nehrin çizdiği– sınırında yaşayan orta sınıfa mensup, aşağı yukarı on altı yaşındaki –bu yaklaşık olarak Vargas Llosa’nın askeri okul öğrencilerinin yaşı– bir çocuğun nasıl bir gün bu sınırı geçip quinqui’lerin, genç suçluların çetesine katıldığını ve hayatının tamamen değiştiğini anlatıyor. Sonra bu sınırın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ahlaki bir sınır olduğunu keşfediyor: İyiyle kötü, adaletle adaletsizlik arasında bir sınır. Şunu belirtmek gerekiyor: Yetmişli yılların sonundan seksenli yılların ortasına ya da sonuna kadar İspanya’da çok tuhaf bir fenomen ortaya çıktı: Evrensel bir mitin, genç suçlu mitinin, daha net bir ifadeyle yeniyetme haydut Billy the Kid’in bir reenkarnasyonu. Bu mit değişik zamanlarda, farklı toplumlarda karşımıza çıkıyor ve bu fenomenin görüldüğü toplumlar genellikle İspanyol toplumu gibi büyük bir değişim ânını yaşayanlar oluyor. O kenar mahalle çocukları, o gelecek umudu olmayan çocuklar şiddete yöneldi – Bob Dylan’ın bir dizesinde dediği gibi: “Hiçbir şeyin yoksa, kaybedecek bir şeyin de yoktur.” Aşırı bir şiddete yöneldiler: Bankalar falan soydular. İlginç olan şu ki İspanyol toplumu ve özellikle de iletişim araçları onları kahramana, mite dönüştürdü. Bizzat o gençlerin rol aldığı altkültür filmlerinin –ki bunların bazıları İspanyol sinemasının en çok gişe hasılatı yapan filmleri arasındadır– yanı sıra şarkı, kitap furyası ortaya çıktı ve gazeteler onlarla ilgili haberlerden geçilmez oldu... Toplum onlara hayranlıkla korku arası bir gözle baktı. Onlar benim gibi orta sınıftan bir gence uzak değildi. Her taraftaydılar. Özgürdüler, istediklerini yapıyorlardı, para harcıyorlardı, kız arkadaşları vardı... Zaten mit yalanlarla gerçeklerin karışımıdır ve yalanlarla gerçeklerin karışımı olan şey gerçek değil, yalandır. Lakin mit onu yaratan toplum hakkındaki derin bir gerçeği ifade eden bir yalandır. Bu anlamda mit bir roman gibidir. Ve o gençler, baş döndürücü bir hızda değişen ve gelecekle ilgili onlarla aynı korku ve illüzyon karışımı duyguyu hisseden bu toplum hakkında derin bir gerçeği ifade ediyordu. Romanda beni ilgilendiren, o mitlerden birinin doğumunu anlatmaktı: Zarco’yu gerçek mitlerin en büyüğü olan Vaquilla’dan yola çıkarak yarattım.

JGV: Juan José Moreno Cuenca.

JC: Evet. O dönem İspanya’sının çok tanınmış bir kişisiydi. Beni özellikle o mitlerin kendi başlarına nasıl yaşamlarını sürdürebildiğini görmek ilgilendiriyordu. Aslında romanın geçtiği zaman dilimi kesin çizgilerle Geçiş Dönemi’yle sınırlanmıyor: İlk bölüm 1978 yazında geçiyor ama ikinci bölüm 1999’da başlayıp resmen günümüze kadar geliyor. Romanın anlattığı, o zaman ne olduğumuz ve bugün neye dönüştüğümüz.

Şimdiki zaman kendi başına açıklanamaz. Geçmiş olmadan onu anlayamazsın. Geçmiş o şimdiki zamanın bir boyutu. 

JGV: Aynı zamanda geçmiş üzerine bir roman ve sen bu konuda takıntılarına çok sadıksın. Geçmişi hatırlama biçimimiz, geçmişin taşıdığı önem vb. Ayrıca karakterlerinden birinin ağzından çıkan ve Salamina Askerleri’ndeki bir karakterinin söylemiş olduğuyla neredeyse birebir aynı olan o cümleyle karşılaşmak benim için sürpriz oldu: “Bu artık kimsenin umurunda değil.” Miralles Askerler’in sonunda söylüyor: “Bu hikâyeler artık kimseyi ilgilendirmiyor.” Peki seni neden ilgilendiriyor? Faulkner’ın cümlesi üzerine onca kez konuşmuştuk: “Past is not dead; it’s not even past.” Bütün bunlar seni neden ilgilendiriyor?

JC: Zira temel olan bu. Bu senin kitaplarının temelini de teşkil ediyor. Sana bir keresinde bundan bahsetmiştim ve bu benim için çok önemli: Salamina Askerleri’ne kadar ben günümüzde onca küfür yiyen o postmodern yazarlardan biriydim, ya da kendimi öyle görüyordum. O sıfatı inkâr etmiyorum, çünkü bir anlamda öyle olmaya devam ettiğime inanıyorum. Kitaplarım şimdiki zaman üzerineydi, onlarda sadece şimdiki zamandan bahsediliyordu. İronik, bir anlamda neşeli, bazen mizahi kitaplardı, fantastik edebiyata göz kırpıyorlardı ve politikanın önemli bir rolü yoktu. Salamina Askerleri’nden itibaren geçmiş benim için önem taşımaya başlıyor. Belki de yirmi yedi yaşında daha yeni bir geçmişin olmaya başlıyor, buna karşılık otuz dokuzunda artık bir geçmişe sahip oluyorsun. O kitabı yazarken geçmişin sadece geride bıraktığımız bir şey olmadığını, geçmişin şimdiki zamanın bir boyutu olduğunu ve geçmiş olmadan şimdiyi anlamanın mümkün olmadığını anladım. Gerçekte Salamina Askerleri, İspanyol İçsavaşı’nın Salamina Muharebesi kadar uzak olduğuna inanan, ama aslında öyle olmadığını, İçsavaş olmadan şimdi yaşanan hiçbir şeyin anlaşılmayacağını keşfeden biri üzerine bir roman. Bana, nasıl söylesem, izninle bir sözcük uyduracağım, çok “şimdiki zamancı” bir toplumda yaşıyormuşuz gibi geliyor. Şimdiki zaman mutlak gibi görünüyor ama bu yanlış: Şimdiki zaman kendi başına açıklanamaz. Geçmiş olmadan onu anlayamazsın. Geçmiş o şimdiki zamanın bir boyutu. O zamandan beri yazdığım romanların hiçbiri tarihi roman değil ve tarihi roman fikri benim hoşuma gitmiyor. Bu bana bir oksimoron gibi geliyor: Bir şey ya romandır ya da tarih. Düşüncem şu ki ben geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki ilişki ve diyalektik üzerine romanlar yazıyorum. Diğer taraftan daha sonra yazdığım kitaplar için eşit derecede belirleyici olan bir şey keşfettim: Kolektif olan açıklanmadan bireysel olan açıklanamaz. Ben kendimi ötekiler olmadan açıklayamam. Ötekiler benim bir boyutum. O günden itibaren yazdığım neredeyse tüm kitapların politik boyutu işte buradan geliyor. Bu kitap da onun bir parçası: Geçiş Dönemi’nden değil, ondan geriye ne kaldığından bahsediyor.

JGV: Peki ama bu niye önemli? Hangi sebepten ötürü edebiyatın bu işe uygun olduğuna inanıyorsun? Şayet öyle olduğuna inanıyorsan. Edebiyat tarafında, belleğe yönelik belli bir ahlaki mecburiyet var mı?

JC: Bilmiyorum. Sanırım bizim birincil mecburiyetimiz takıntılarımıza ya da Vargas Llosa’nın dediği gibi şeytanlarımıza sadık kalmak. Belki de bu şekilde edebiyatın salt bir zaman geçirme aracı olmamasını, bir işe yaramasını, ateş olmasını, dinamit olmasını sağlayabiliriz. Ben bir imgeyi, bana anlatılan bir hikâyeyi takıntı haline getiriyor ve o imgede ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Onun bana düşündürdüğü sorgulamayı mümkün olan en kompleks biçimde formüle etmeye çalışıyor ve bu formülün kullanışlı olabilmesini umut ediyorum.

JGV: Senin takıntılarından bir diğeri de bu romanda çok belirgin. Ortak çevirmenimiz, sevgili Anne McLean’e bu sohbeti yapacağımızı anlattığımda benden şunu istedi: “Javier’e de ki, Salamina Askerleri kurmaca olmayan bir kitap yazan başarısız bir yazar hakkında kurmaca bir roman ve Anatomía de un instante bir kurmaca kitap yazan başarılı bir yazar hakkında kurmaca olmayan bir kitap”. O halde...

JC: Ve bütün bunlardan sonra bu kitapta ne oluyor?

Bir roman yazmak, yazdıkça bazı kurallar icat etmek zorunda olduğun bir oyun yaratmak gibi bir şeydir. Sonra bir an gelir, takip eden her şey için o kurallara sadık olman gerekir, öyle ki bizzat senin icat ettiğin o kurallar bazen seni başlangıçta istemediğin ya da öngörmediğin bir şeyler yapmak zorunda bırakır.

JGV: Sanırım soru bu! Çünkü Sınırın Yasaları’nda da bir yazar var.

JC: Bu sohbete başlamadan önce romanların insanı nasıl beklenmedik yollara sürüklediğinden konuşuyorduk. Orhan Pamuk’un bir cümlesini hatırlamıştık. “Bir roman yazmak iğneyle kuyu kazmaktır.” Yavaş yavaş kazıyorsun, içine giriyorsun ve kim bilir ne buluyorsun. Ve normalde aradığını bulmuyorsun. Belki de onu bulursan daha kötü: Belki de en iyisi sürprizlerle karşılaşmak. Bu anlamda bu kitap Salamina Askerleri’ne daha çok benziyor (bunu ben keşfetmedim, bana başka birisi söyledi); orada Rafael Sánchez Mazas adında faşist bir ideolog ve şair kitabın başkarakteri gibi görünüyordu ama dönüp dolaştıktan sonra aslında başkarakterin başka birisi olduğunu keşfediyorduk.

JGV: Aynısı Fitzgerald’ın romanında oluyor: Orada kahramanın Gatsby olduğunu sanıyoruz ama en sonunda Nick olduğunu fark ediyoruz. En azından ben onu böyle okuyorum.

JC: Ama ben onu daha çok Hitchcock’un McGuffin’iyle karşılaştırıyorum. Tıpkı bir olta yemi gibi: Film ya da roman bir konuyu ele alıyormuş gibi görünüyor ama gerçekte başka bir konuyu anlatıyor. Burada karşımızda İspanyol Geçiş Dönemi’nin bir suç efsanesi, bir kişiliği hakkında yazması gereken bir gazeteci var –şimdi Anne McLean’in mevzusuna gidiyoruz, bakalım ortaya çıkarmayı başaracak mıyız– ve kitap ilerledikçe yavaş yavaş kendisini ilgilendirenin o kişilik değil, üç kahraman arasında kurulan ilişkiler ağı olduğunu fark ediyor. Öyle ki kitap dönüp duruyor ve benim öngörmediğim bir şeye dönüşüyor.

Kitaplarımda bana aynen öykü anlatıcılarına olan şey oluyor: İlerledikçe yavaş yavaş beklemediğimiz şeyleri keşfediyoruz. Bu kitap en sonunda kanaatimce otuz yılı aşkın bir süreye yayılan uzun ve karmaşık bir aşk hikâyesine dönüşüyor. Notlarda öngörülmemişti bu. Ama çok tuhaf bir şey değil. Herhalde bütün yazarların başına geliyordur. Roman yazmak, yazdıkça bazı kurallar icat etmek zorunda olduğun bir oyun yaratmak gibi bir şeydir. Sonra bir an gelir, takip eden her şey için o kurallara sadık olman gerekir, öyle ki bizzat senin icat ettiğin o kurallar bazen seni başlangıçta istemediğin ya da öngörmediğin bir şeyler yapmak zorunda bırakır. Nitekim bu birçok romancının söylediği ve günümüzde hor görmenin moda olduğu şu karakterlerin canlanıp kendi başlarına hareket ettikleri olgusunu da açıklıyor.

javier cercas

JGV: Nabokov o romancılarla çok dalga geçerdi.

JC: Ama bu gerçekten oluyor ve muhtemelen şu kuralın bir sonucu: Bir kez kuralları koyduktan sonra onlara uymak zorundasın ve bu seni beklenmedik yollara götürür. Mesela Don Quijote’nin ikinci bölümünde karakterin kendi başına hareket ettiği çok barizdir: Kendi iç mantığıyla mutlak bir özerkliği vardır ve Cervantes onun peşinden gitmekten başka bir şey yapmaz. Ondan daha olağanüstü bir örnek var, Mario Vargas Llosa sayesinde tanıdığım ve bence en büyük romanlardan biri olan Tirant lo Blanc. Bir şövalye romanı bulan ve onu yavaş yavaş tercüme etmeye başlayan bir beyefendinin romanı. Adam romanı yavaş yavaş ortaya çıkardıkça, kendi koyduğu oyun kurallarını takip ettikçe, karakterlerin yediği, içtiği, tamamen özerk bir biçimde hareket ettiği şaşırtıcı modernlikte bir roman yaratır. Bu Martorell’in notlarında büyük ihtimalle öngörülmemiştir.

JGV: Ama senin bütün romanlarında ortak bir nokta var: Onlar aynı anda hem anlatılan anekdot hem de bir romanın yazılışının anlatımı. Sen hem romanı hem de romanın yazılışını anlatıyorsun. Salamina Askerleri’nden itibaren biz okurlar senin tüm kitaplarında kitabın yazılış sürecini görüyoruz. Süreç kitabın kendisi oluyor.

JC: Belki de bütün kitaplar gizlice kendi yazılış süreçlerini anlatıyordur ama bu bazılarında diğerlerine göre daha görünürdür. Belki de bu söylediğim doğru değildir. Bilmiyorum.

JGV: A.J.A. Symons’un, The Quest for Corvo isimli fantastik kitabının alt başlığı şöyle: An Experiment in Biography. Kitabın işleyiş biçimi akla, mesela Fernando Vallejo’nun José Asunción Silva, Porfirio Barba Jacob ve Rufino José Cuervo hakkında yazdığı kitaplarını getiriyor: Sadece ele aldığı kişilerin hayatını değil, onların hayatı hakkında ne şekilde bilgi topladığını da anlatıyor.

JC: Ben macera romanları yazdığımı hep söylerim.

JGV: Roman yazma macerası üstüne romanlar.

JC: Doğru. Benim okuru inşa sürecinin tamamından azat etmememin sebebi onun çok çekici bir deneyim olduğuna inanmam... Zira kitap yazma işi benim için –sanırım neredeyse tüm yazarlar için de– bir araştırma süreci. Söylediğim şey vasıtasıyla ne demek istediğimi araştırıp duruyorum. Diğer yazarların durumunun da buna benzediğine inanıyorum. Anlatıcının bir tür dedektif olduğunu söyleyebiliriz. Yazarın kendisi de belli belirsiz gördüğü şeyin peşindeki bir tür dedektif. Eskiden, kitaplarını belli bir şemayla yazan yazarlardan ve şemasız yazan yazarlardan bahsediyorduk. Salamina Askerleri hiçbir şema olmadan yazılmış bir kitaptır. Elimde iki kişi vardı, o ikisi karşı karşıyaydı, biri diğerinin hayatını bağışlıyordu ve ortada bir soru vardı. Bu şekilde yazmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Elbette bu yüzden bir sürü romanı çöp sepetine attım. İşte bu yüzden korkunç depresyonlara giriyordum. Kanımca yazarların çoğu ikisinin karışımından oluşuyor. Ben bir taraftan belli bir şeması olan yazara dönüşüyorum; diğer taraftansa şemayı kıran bir yazara – yazma süreci buna, tamamen körlemesine gitmemek için yavaş yavaş sarıldığın bir desteğe dönüşen o şemayı kırmaya dayanıyor. Ben çoğu zaman körlemesine gidiyorum, çünkü peşinen ilginç bir şey söyleyebileceğim duygusunu hiçbir zaman hissetmiyorum. Ancak sözcüklerle cebelleştikten sonra ilginç bir şey çıkarabiliyorum. İşte bu mücadele esnasında birden ilginç bir şey keşfediyor ve şöyle diyorum: “Vay canına, bunu ben yazdım.” Belki de kendime çok yüksek bir değer biçmediğim içindir.

JGV: Hangi yazarların katkısı bu romana biçim verdi? Sen etkileşimlerinin, kontrollerinin ve kullanımlarının çok bilincindesin. Bir keresinde senden Picasso’nun bununla ilgili bir cümlesini duymuştum.

JC: “Özgünlük kimseye benzememeye değil, herkese benzemeye dayanır.” Ne kadar çok etkiyi özümsersen o kadar iyi yazar olursun. Bu muhteşem bir fikir. Ama inanır mısın, ben bu tür şeylerin bilincinde değilim.

JGV: Peki romanda selam verdiklerinin bilincinde misin?

JC: Yirminci yüzyılın büyük İspanyolca romanlarından birine, Últimas tardes con Teresa’ya (Teresa’yla Son Akşamlar) bir tür selam var. Juan Marsé’nin romanı bir anlamda benim anlattığımın tam tersi bir hikâye anlatıyor: Bir quinqui, yani bir yarı-suçlu sınırı öteki anlamda geçiyor; burjuva gençlerin çetesine katılıyor. Üstelik oradaki başkarakterin adı da Teresa. Eliot, “Kötü şairler taklit eder, iyi şairlerse kopya çeker” diyordu. Şiirleri başka şairlerden alınmış dizelerle doluydu. Geçen gün, bir radyo için Salamina Askerleri’nden bir bölüm okurken oraya Espronceda’nın “Ölüm Mahkûmu” adlı şiirinden bir dize gömmüş olduğumu fark ettim. Ben bunu çok yapıyorum. Sen yapar mısın bilmiyorum.

javier cercas

JGV: Evet, çok yaparım. Üstelik benim karakterlerim Kolombiyalı ve biz Kolombiyalıların kimin yazdığını bilmediğimiz dizeleri hayatımız boyunca tekrarlayıp durma saplantımız var. Kolombiyalılar böyle oldukları için benim anlatıcılarım da öyle.

JC: Bu etkileşimin her zaman bilincinde olmuyorsun, ama şu bir gerçek ki ne kadar çok özümsersen o kadar iyi. Şimdi Pier Paolo Pasolini’nin bir cümlesinden –“I maestri si mangiano in salsa piccante” (Üstatlar acı sosla yenir)– yola çıkan bir kitap yazma niyetindeyim (her zaman kitap yazmaya niyetleniyorum ama sonunda yazmıyorum). “Babayı öldürmek”ten bahseden yazarlar beni çok güldürüyor. Bu Latin Amerika’da normal, değil mi? Önceki kuşağın, yani boom kuşağının yetenek fışkırması karşısında bizim kuşaktan birçok yazar şunu söyleyerek vahim bir hata yaptı: “Hayır, aslında o kadar iyi değillerdi.” José Agustín Goytisolo’nun o dizesindeki gibi: “Martin Luther King bugün söylendiği kadar siyah değildi.” Boom için de aynısı söyleniyor. García Márquez? Normal. Vargas Llosa? Normal. Şu Sinyor Borges? Şöyle böyle normal... Elbette ki burada söz konusu olan babayı öldürmek. Ben babayı öldürmek gerektiğine inanmıyorum. Gereken şey onu öldürüp küçük parçalar halinde doğramak, iç organlarını çıkarmak, ızgara yapmak, acı sos koymak ve onu yemek: geleneği özümsemek ve onu kendinin yapmak. Gerçek edebiyat bu.

JGV: Sohbeti bu küçük yamyam ayiniyle bitirmeye ne dersin?

JC: Bence uygun. 

Javier ­Cercas (1962) çağdaş İspanyol edebiyatının en parlak yazarlarından. Aynı zamanda çevirmen ve edebiyat profesörü. El País’te yazıyor. Kurmaca eserlerinde İspanyol İçsavaşı ve Franco diktatörlüğünü merkez alan bir “tarihsel bellek”ten beslenen Cercas’ın büyük ilgi gören üçüncü romanı ­Salamina ­Askerleri J.M. Coetzee ve ­Susan Sontag’tan övgüler aldı, eserleri yirmiden fazla dile çevrildi. ­Türkçede yayımlanmış kitapları: Salamina ­Askerleri, Sınırın Yasaları, ­Kiracı, Saplantı.

Hay Festival, 2013

İspanyolcadan çeviren: Süleyman Doğru


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR