J.D. Salinger’da “Terapatik Mekânların” Okuması-Çavdar Tarlası’nın Eşikteki Çocukları
8 Temmuz 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

J.D. Salinger’da “Terapatik Mekânların” Okuması-Çavdar Tarlası’nın Eşikteki Çocukları


Twitter'da Paylaş
0

Holden Caulfield’ın konumu önceden de belirttiğimiz gibi eşikte bulunmanın halidir gerçekte; zira o ne çocuktur ne de modern dünyanın sahteliğinde ergenlikten tam anlamıyla çıkmış biridir. O, ne özne olabilmiştir, ne de nesneleşmiş bir roman kahramanı.
Deniz Gündoğan İbrişim
Fredric Jameson, “Tarih, bize acı veren şeydir” diye belirtir, The Political Unconscious: Narrative as a Socially Symbolic Act adlı yapıtında. Bugün post yapısalcı kuramın ilkeleri bağlamında tarih ya bir kurmacadır ya da tarihin ve gerçek anlamda neyin, nasıl gerçekleştiği sorunsalının geçmiş olgusuyla neredeyse hiç bağlantısı yoktur. Bununla birlikte Jameson post yapısalcı kuramın böylesi yapı sökümüne gene tarih yazımına odaklanarak karşı çıkar; ona göre edebiyatta geçmişin ya da tarihin yazımı, ana akım edebiyatın içine almadığı marjinalleştirilen hikâyelerin, karşıt-tarihlerin toplumsal bir bellek üstünden aktarımıdır. Dahası şöyle der Jameson: “Tarih bize acı veren şeydir; zira geçmişin acı dolu etkileri bugüne değin peşimizi bırakmaz, bizi etkileriyle baskı altına alır.” (2002) Bu bağlamda edebiyatta bellek, geçmişi bugüne getiren çok önemli araç haline gelerek süregiden bir kimlik, baskın otoriteye karşı bir direniş yaratır ve tarih, geçmiş, acı, travma gibi öğeleri de beraberinde getirir. Modern Amerikan edebiyatının geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz en önemli adlarından J.D. Salinger metinleri de bireysel geçmişin, özellikle ergen geçmişinin güçlü travmatik izlerini sürer; yetişkin dünyasının hazin yaşamına içeriden ayna tutarak, masumluğu neredeyse kutsal bir öğreti haline getirir ve böylece yetişkin toplumun “sahtekârlığını” gözler önüne serer. Salinger, öykülerinde ve romanlarında 1950’lerin Amerikası’na, Amerikan Rüyası’na, yozlaşmaya, ahlaki değişimlere ve materyalist-bireysel doygunluğa ulaşma gibi konulara bir ergenin gözünden ağırlık verir; bu bağlamda onları keskin dille eleştirerek hem bireysel hem de toplumsal anlamda insani çürümenin su yüzüne çıkmasını sağlar. Amerikan modernist romanın böylesi üstün ve “aşkın” bir temsilcisi olan J.D. Salinger’ın yazını gerçekte yetişkin dünyasında, “sevginin her daim sefalete kurban edildiği” bir tarzı da kesinlikle temsil eder. Bu yazının konusu olan ve Salinger’ın 1951’de yayımlandığında derhal evrenselleşerek bir öğrenci klasiği haline gelen ve bugün de özellikle Holden Caulfield karakteri üstünden edebi ve toplumsal değerini koruyan Çavdar Tarlasında Çocuklar, bütün bu meseleleri çocukluk-ergenlik-yetişkinlik üçgeninde ele alır; yetişkinlik olgusuna ve gerçekte büyük resme –fazlasıyla materyalist Amerikan dünyasına ve onun getirdiği yozlaşmaya, sahtekârlığa ve gerilime– dikkat çeker. Dahası roman, böylesi yozlaşmış ve yaşamı materyale indirgenmiş toplumlarda herkesin büyümeyi bir anlamda reddederek en nihayetinde eğretilemeli de olsa bir akıl hastanesine düştüğünü ve birer Holden Caulfield’a dönüştüğünü ve büyük ölçüde hepimizin birer “kaçık” olduğunu ya da bir çeşit arafta yaşadığımızı üstü örtük ama güçlü bir biçimde ima eder. Böylesi bir ima Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı aşağıda açıklayacağımız bağlamda hem mekân hem de anlamsal bakımdan terapatik ve müphem bir okumaya götürecektir. [caption id="attachment_32170" align="alignleft" width="450"] Holden Caulfield[/caption] Böylesi bir çıkarıma ulaşabilmemiz gerçekte Holden Caulfield’ın roman içindeki karşıt-yolculuğunda kendini bulur. Birincil tekil ağızdan anlatılan romanda Holden on yedi yaşında orta sınıf bir ergendir; okuldan atılmıştır ve ailesine-evine dönmeden önce birkaç günü tek başına New York sokaklarında geçirmeyi arzular. Daimi geçmişe dönüşlerle, geçmiş yaşantısının ve deneyimlerinin anlatısıyla desteklenen bu yolculukta, kendisine acı veren ya da kendisini mutlu eden anılarını paylaşır Holden; tamamıyla geçmişini yazar. Ne var ki Holden büyük ölçüde yetişkin toplumsal dünyasının kusurlarını anlatır deneyimlerinde. Tıpkı Fredric Jameson’ın söylediği gibi tarihin, yaşantılarının, arkadaş deneyimlerinin, mekân anlatılarının ve toplumun geçmiş sesi bugünkü Holden’ın peşini bırakmaz; aksine bütün roman boyunca birbirine eklenerek büyük travmatik bir anlatı yaratır. En nihayetinde Holden masumiyetin, çocukluğun yarı-dinsel, yarı-kutsal onayında yarım kalan bir sevgi ve dünya yaratır kendisine. Yaşamının geri kalanını ise akli yardım alarak, gerçekte büyümeyi reddederek geçirecektir. Holden’ın böylesi bir reddinde roman boyunca görülen mekânların ve insanların oldukça payı vardır elbette. Aslında Holden, ilkin, Manhattan dünyasında kendi yolunu bulacak kadar olgundur, bilge bir kişidir: Kız tavlanan barlardan otellere, yağmur ve pislik kokan sokaklardan sohbet edilen taksi şoförlerine, parklardan renkli-boyalı kadınlara değin her şeye dokunur Holden. Ne var ki roman boyunca yetişkinliğe geçişte gene arafta kalır; ne çocuktur ne de yetişkindir; müphemliğin tam ortasındadır. Böylesi bir durumun nedenini ise edebiyatta da oldukça sık kullanılan “Terapatik Mekânlar” olgusunun Çavdar Tarlasında Çocuklar’da işlevini tam olarak yerine getirmemesinden kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. “Terapatik Mekânlar” olgusuna çok kısa değinmeden önce bu işlevsizliği gerçekte Salinger’a ait bilinçli bir yazarlık edimi olarak da kabul görmeliyiz aslında. Salinger ergen dönemini ve yetişkinliğe geçişi, Amerikan toplumunu, sevgisiz, ikiyüzlü ve bireyin iç zenginliğine son derece zarar veren öğeler olarak konumlar yazınında. Zira 1950’lerin Amerikan romanı, büyük ölçüde böylesi sahtekârlık içinde öznenin gerçekliğine ve hem biçemin hem de içeriğin ahlaki estetiğine değinir. Eleştirmen Wendy Schissel’in Geographies of Self, Place and Space adlı yapıtında aktardığı gibi terapatik mekânlar, yeni sağlıklı coğrafyalar bağlamında, toplumsal ve kültürel çalışmalarda ortaya çıkan iyileşme/iyileştirme ya da bakım olgularına dayalı bağlantı noktaları olarak karşımıza çıkar. (2006, ss. 99-105) Terapatik mekânlar, iyileşme/iyileştirme odaklı fiziksel, sosyal ve psikolojik çevreleri kapsayan değişimli mekânları, konumları ve durumları işaret eder. İnsan için daimi bir bakıma ve fiziksel, toplumsal ya da ruhsal iyileşmeye gönderme yaparak bu tür iyileşmelerin gerçekleştiği mekânlara, ortamlara ve durumlara götürür bizi. Bu bağlamda terapatik mekânlar, Schissel’in Gessler’dan aktardığı gibi, sağlık bakım merkezleri, hastaneler gibi yalnızca fiziksel olgulara sınırlı kalmaz. Zira bu tür mekânlar ve değişimli konumlar –örnek olarak açık kava mekânları, meydanlar, sokaklar, okullar, oteller gibi– anlam açısından da ele alınmalı ve herhangi bir mekânın ruhsal olarak da terapatik öneminin altı çizilmelidir. Gerçekte mekânlara, konumlara ve durumlara kendi anlamını veren de bireyin öznel içsel deneyimleridir aynı zamanda. Bu durumda mekânlar insan ihtiyaçları için yalnızca fiziksel bir kimlik ve fiziksel bir iyileşme/doyum sağlamakla kalmaz, insanın bireysel-çevresel ilişkileri, akıl-ruh sağlığı, iç güvenliği ve estetik hazzı için de iyileştirici özelikler taşır. (2006, ss. 106-107) Kısacası terapatik mekânlar, insanın gerek fiziksel yaralarının gerekse ruhsal yaralarının iyileşmesi/iyileştirmesi sürecinin nasıl işlediğine ilişkin coğrafi-olumlu eğretileme haline gelir. Buna göre mekânlar, konumlar ve durumlar belli özellikler kazanarak insanın her türlü ihtiyacına en iyi biçimde karşılık verebilir. Böylece terapatik mekânlar, yukarıda açıklananların bilgilerin ışığında, hem kültürel çalışmalarda hem de edebiyatta kullanılarak insan deneyimlerinden yola çıkar. Acılarda ya da özellikle travmatik durumlarda, böylesi bir iyileşme sürecini olumlayan biçimde kullanılır. Bu bağlamda Çavdar Tarlasında Çocuklar’da da terapatik mekânlar sıkça gözlemlenir. Holden Caulfield yetişkinliğe geçişte aslında arafta asılı kalarak bir kaçış özlemi duyar; okuldan atıldıktan sonra eve ailesinin yanına dönmeyi erteleyen Holden sözde arkadaşlarından, okulundan, ailesinden, kızlardan, ilişkilerden, yapay seksten, girip çıktığı otellerden, çeşitli barlardan ve kentin kendisinden bunalır, geçmişini bize anlatırken bir çeşit travma yaşar ve bu nedenle kendisine özel –tam olarak hastane ya da sağlık bakım merkezi olmamasına karşın– manevi terapatik mekânlar yaratır; bu mekânlar onun hayali-fantezi kaçışıdır gerçekte. Holden’ın özellikle düşüncede Central Park’a doğru kaçışı, kışın orada göl donduğunda ördeklere ne olduğu sorusu ve hiç kimsenin buna aldırmayışı ve en nihayetinde Holden’ın orada ördek bulamayışı ve büyük hayal kırıklığı, kendisinin Doğa Tarih Müzesi ve Sanat Müzesi’ne doğru çekilişi, New York’un çeşitli barlarında uzunca düşüncelere dalması, Manhattan sokaklarında ve telefon kulübelerinde gerçek ama hayali kız arkadaşı Jane Gallagher’e telefon etme düşüncesi, kaldığı otellerde genç kadınlara doğru çekilmesi ve gene hayal kırıklığı, çok sevdiği kardeşi Phoebe, okuluna gittiğinde monologları ve davranışları, bunların hepsi yetişkin toplumdan büyük bir kaçış niteliğindedir; bu kaçış ilkin hayali bir mekân ve kimlik bağlamında Holden’ı olumlayan öğeler gibi görünse de, yaşamın sahtekârlığını, yapaylığını iyiden iyiye su yüzüne çıkararak Holden’ın tamamıyla arafta asılı kalmasına neden olur. Holden örneğinde, bu mekânların işlevi terapatik mekânlar kuramda verildiği gibi insanı iyiye, güzele götürmez ya da onu ruhsal açıdan iyileştirmez; aksine onu iyice huzursuzlaştırır, kapana kıstırır; bütün bunlar sahtekârlığın en üst seviyeye çıkışının da en iyi göstergesidir bir bakıma. “Ama ne yazık ki işler tam tersine çıktı. O lanet otelin sapık ve geri zekâlılarla dolu olduğunu nereden bileyim. Ortalık üşütükten geçilmiyordu. Bana verdikleri oda rezaletti… Moralim çok bozulmuştu.” (s. 63) “Artık iyice geç olmasına karşın, bizim Ernie’in Yeri balık istifi gibi doluydu. Hazırlık okullarından ve üniversitelerden gelmiş zıpırlarla doluydu her yer… Yeryüzündeki her lanet okul Noel tatiline erken çıkardı… İçeri girdiğimde çaldığı şarkının adını pek hatırlamıyorum ama Ernie’nin içine ettiği kesindi. Tiz notalarda, hödükçe, gösterişli süslemeler ve daha bir sürü numaralar çekip beni hasta etti. Şarkıyı bitirdiğinde kalabalığın halini bir görseniz, kusardınız… Bu ne sahtekârlıktı. Ernie’nin bu kasıntı halleri yani…” (s. 84) “Her yanım salaklarla çevriliydi. Şaka etmiyorum…” (s. 84) “Orada öylece otururken kendimi iyice mıymıntı hissetmeye başladım.” (s. 85) “Beni tanıyan biriyle karşılaşmayacağımı biliyordum… Yürüdüm de yürüdüm, yürürken bizim Phoebe’nin… Benim gibi müzeye gidişini düşündüm. Benim gördüğüm bütün o zımbırtıları aynı biçimde onun da göreceğini ama her görüşünde onun da değişmiş olacağını düşündüm… Acayip keyiflenmiş sayılmam. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz… Yürürken hep bunları düşündüm…” (s. 117) “… En sonunda gölü buldum. Ne olmuştu göle; birazı donmuş, birazı donmamıştı. Ama ortalıkta ördek filan göremedim. Lanet gölün çevresinde yürüdüm –bir yerinde, az kalsın suya batıyordum… Vay canına acayip titriyordum… Buna çok üzüldüm.” (s. 146) “Beşinci caddeye yürüdüm de yürüdüm. Sonra birdenbire çok korkunç şeyler olmaya başladı. Her sokağın sonuna gelişimde, lanet adımımı kaldırımdan aşağıya attığım an, karşıya varamayacağım diye bir duyguya kapılıyordum. Sokağın dibine batacak, batacak, batacaktım ve hiç kimse görmeyecekti beni bir daha. Vay canına, nasıl korktum bilemezsiniz! Rezalet terlemeye başladım… Kimse beni tanımasın, ben kimseyi tanımayayım, bu yeterdi. Düşündüm, sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. Böylece hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım…” (s. 186) “… Ama ben müzeye doğru yürüdüm… Sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz, çünkü böyle bir yer yoktu. Var sanıyordunuz, ama siz oraya varır varmaz, sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip, burnunuzun dibine, ‘Seni…’ diye yazıveriyordu.” (s. 190)
Holden Caulfield’ın konumu önceden de belirttiğimiz gibi eşikte bulunmanın halidir gerçekte; zira o ne çocuktur ne de modern dünyanın sahteliğinde ergenlikten tam anlamıyla çıkmış biridir. O, ne özne olabilmiştir, ne de nesneleşmiş bir roman kahramanıdır.
Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere, Holden’ın yaşadıkları ve deneyimleri, mekânlar ve konumlarla ilişkisi ona baskın otoriteye karşı direnen bir kimlik kazandırmakla kalmaz, yetişkin toplumun sahtekârlığı karşısında lirik bir masumiyetin –neredeyse kutsal bir yaptırımın– inşasını da oluşturur. Böylece terapatik mekânlar kuramında her daim iyileştirici etkiye sahip olan coğrafi konumlar ve mekânlar burada arafta asılı kalarak gerçekte eşikte bulunmanın anlatısını sunar bize. Bununla birlikte Holden, çok sevdiği kız kardeşi Phoebe’nin etkisinde kentten ayrılmaktan vazgeçince aslında büyümekten de vazgeçer; atlıkarıncada Phoebe’yi izlerken ve büyümeye ayak direrken çılgın uçurumun kenarındaki ya da çavdar tarlasındaki çocukları “yakalamaktan” kendince vazgeçer ya da yakalayamaz işin gerçeği. İstediği gibi biri olmanın uzağına düşer: “Vay canına, namussuz bir yağmur başladı! Gök delinmişti sanki yemin ederim… Hiç umursamadım… Birdenbire kendimi acayip mutlu hissettim, Phoebe’yi böyle durmadan dönerken görünce. Az kalsın haykıracaktım… Tanrım, keşke siz de orada olsaydınız…” (s. 197) Holden Caulfield’ın konumu önceden de belirttiğimiz gibi eşikte bulunmanın halidir gerçekte; zira o ne çocuktur ne de modern dünyanın sahteliğinde ergenlikten tam anlamıyla çıkmış biridir. O, ne özne olabilmiştir, ne de nesneleşmiş bir roman kahramanıdır. Burada, aslında bireysel anlamda üçünü-öte bir mekân oluşur; birincil mekânlar olarak adlandırmayı seçtiğimiz yan anlam yükü dışındaki konumlar, ikincil olarak söyleyebileceğimiz terapatik mekânlar ve bu yerlerin kendi olumlayan işlevine ters düşerek müphem hale gelmesiyle araf ya da eşikte bulunma halindeki üçüncü-ara mekânlar. Burada aslında modernist okumadan modernist, postmodernist ve hatta sömürgeci söyleme ve sömürgeci söylem sonrasına kadar uzanarak Stuart Hall ve Homi Bhaba gibi kuramcıların da izinden gidilebilir; öz kimlik arayışlarının böylesi değişken ve hareketli olduğu bir bağlamda ara alanların, ara insani kimliklerin oluştuğu, tek parçalı ve tutarlı kimliklerin ve hatta mekânların terk edildiği Salinger için de rahatlıkla bu noktada söylenebilir. Özellikle Homi Bhaba sömürge sonrası çalışmalarda “kültürel farklılık” olgusu üzerinde durarak şöyle der: “Kültürel farklılık bilme ve kültürleri bütünlüklü birer yapı olarak tanıma biçimimizin önemi üzerinde durarak, yalnızca kültürel simge ve ikonların homojenleştirici etkilerinin farkına varmamızı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bu farkındalığı en genelde kültürel sentezin yetkisine karşı sorgulayıcı bir tutuma da dönüştürür.” (1994) Böylesi sorgulayıcı bir tutum da esnek, müphem ve değişken olup başka anlamlar ve yorumlara açık bir üçüncü mekâna/kimliğe, daha doğrusu “melez” bir anlatıma doğru götürür bizi. Dolayısıyla Çavdar Tarlasında Çocuklar’da, özellikle Holden karakteri üstünden geçmişe ilişkin yazımın, belleğin ve travmatik deneyimlerin geleneklerin dışında daha esnek ve sorgulayıcı biçimde kaleme döküldüğünü söyleyebiliriz. Burada, terapatik mekânlar, özellikle coğrafi gerçeklikten edebi alana uzayarak Salinger yazınında güçlü bir eğretileme olarak karşımıza çıkar. Bu konumların müphem kullanımı ve dolayısıyla (Holden’ın) devingen kimliği ile eşikte bulunma hali, kendisinin büyümeyi reddederek neredeyse ruhsal bir grotesk kimliğe bürünmesine neden olduğunu da bu noktada belirtmeliyiz. Böylesi bir durum da tek parçalı gerçeklik ve değişmezlik karşısında büyük bir kırılma yaratır. Gerçekte J.D. Salinger, toplumun şiddetli ikiyüzlülüğüne karşı masumiyetin ve kırılganlığın son derece çıplak, cesur ve lirik bir övgüsünü kaleme alırken, kurmacanın sınırlarını da müphemlik bağlamında genişleterek ardında daha nice elli yıllar boyunca okunacak bir yapıt bırakır. Referanslar Homi Bhaba, Locations of Culture, Routledge, Londra, 1994. Fredric Jameson, The Political Unconscious: Narrative as a Socially Symbolic Act, Routledge, Londra, 2002. J.D. Salinger, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Çev: Coşkun Yerli, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997. Wendy Schissel, Home/Bodies: Geographies of Self, Place and Space, Women’s Studies Research Unit, Kanada, 2006.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR