J.M.Coetzee:  Samuel Beckett’a Bakmanın Sekiz Farklı Yolu
1 Aralık 2018 Edebiyat

J.M.Coetzee: Samuel Beckett’a Bakmanın Sekiz Farklı Yolu


Twitter'da Paylaş
0

Profesör Kafka ve Beckett’ı Sahilde Hayal Etmek

beckett

Bir.

Samuel Beckett’ın yaklaşımı –Hugh Kenner’ın “The Cartesian Centaur,” isimli makalesinde izah ettiği üzere– felsefi anlamda düalizme denk düşer.  Dolayısıyla Beckett, bir beden ve akıldan oluştuğumuza inanıyormuşuz gibi yazar. Hatta Beckett, akılla beden arasındaki bağlantının esrarengiz –en azından açıklanamaz– olduğu kabulüyle yazar. Ama aynı zamanda Beckett –daha doğrusu Beckett’ın zihni– benliğin bu düalist yaklaşımını gülünç bulur.

Bu standart yaklaşım açısından bakıldığında Beckett, insan doğasının düalist olduğuna inanır. Ve aynı zamanda düalizmin bu dünyadaki huzursuzluğumuzun kaynak ve kökeni olduğuna. Ve aynı zamanda insan doğasını –en azından felsefi içe bakış yöntemiyle– değiştirmek için yapabileceğimiz hiçbir şeyin olmadığına. Ve bu kötü durum bizi çok daha absürt hale getirir.

Tam manasıyla absürt olan hangisi, bir beden ve zihin yani birbirine bağlı iki tür varlıktan oluştuğumuz gerçeği mi yoksa birbirine bağlı iki tür varlık olduğumuz inancı mı? Beckett’ın gözyaşlarının ve kahkahasının sebebi insanlığın içinde bulunduğu durum mu, yoksa insanlığın içinde bulunduğu duruma düalist bakış açısıyla yaklaşmak mı?

Felsefi taşlamacı Beckett, düalist yaklaşıma tekrar tekrar saldırır ve onu tahrip eder. Ne var ki düalist yaklaşım her seferinde kendini yeniden diriltir ve Beckett’ın karşısına çıkar.

beckett

İki.

Beckett’ın yaklaşımı niçin monizm temelli değil?

Sanıyorum ki bu sorunun cevabı, Beckett’ın kendisinin bir beden artı bir zihinden teşekkül ettiğine inanıyor oluşu. Ve sanıyorum ki günlük deneyimi – monizmde ne kadar teselli bulursa bulsun – yanında taşıdığı veya içinde taşındığı hissiz iskelete şu veya bu şekilde bağlı, ancak düşünen bir varlık olduğu yönünde. Bahsettiğim deneyim günlük veya günde bir kez deneyimlenen değil, günün uyanık olduğunuz her anında deneyimlenen bir deneyim. Başka bir deyişle bilincin durmaksızın işitilen fısıltısı –tam tabiriyle soyut bir varlığın bilinci.

Buradan hareketle monizm Beckett’a kurtuluş vaat etmez çünkü monizm gerçek değildir. Beckett monist rivayete inanmaz çünkü kendi bilincini ikna edemez. Kendi bilincini monist rivayetin gerçekliğine ikna edemez çünkü kendisine yalan söyleyemez – çünkü şu an, düalist rivayet terk edilip yerine monist rivayet yerleştirildiğinde, monist rivayet bedenden ayrılmış düalist bilincin içeriği haline gelir.

Beckett’ın niçin bir monist olmadığına dair soruyu alternatif ve çok daha etkili bir yöntemle açıklamak için monist zihin kuramına yönelik propagandalara şöyle bir bakılabilir.  Nitekim kendinden emin mizacıyla William James, dünyada bir ruha sahip olmanın avantajlarını bize açıklar:

Geçmişteki rasyonel (Kartezyen) psikolojinin en büyük hatası ruhu, hatırlama, hayal etme, akıl yürütme, istekte bulunma gibi kendine has yetilere sahip, katıksız sipiritüel bir varlık olarak kurgulamaktı. Fakat günümüzün geçmişe nazaran çok daha zengin içgörüsü, ruhsal yeteneklerimizin, güvenliğimizi ve refahımızı sağlamak amacıyla içinde yaşadığımız dünyanın niteliklerine önceden uyum sağladığının farkına varır.

beckett

Üç.

Beckett’ın içinde bulunduğu durumu -kabaca varoluşçu yersizliğin acısı- deneyimleyen ve bu durumu trajik, absürt veya hem trajik hem absürt bir durum olarak hisseden çok insan oldu. Ve bir o kadar insan, 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde William James’e şüpheyle yaklaşıyordu – Batı’nın yüksek uygarlığı ya onu çıkmaza sürükleyen evrimsel bir dönemeçteydi ya da gelecek, düşünen, aşırı bilinçli, yabancılaşmış “modern” insan tipine değil de düşünce ürünü olmayan, eyleme odaklı insan tipine aitti –  veya her ikisine. Beckett’ın büyüdüğü çağda bu kültürel kötümserlik fazlasıyla etkindi. Ve doruğunda yaşayıp gölgesinde acı çekmeye yazgılı olduğu faşizm, düşünceyle değil de içgüdüyle hareket eden, eylem odaklı insan tipini yüceltirken onun gibi düşünceli ve marazi tipleri ökçesiyle mühürledi.

Yüzyılın sonlarına doğru araştırmalara konu olan evrim teorisi kendisini modern olarak niteleyen geniş bir kitle tarafından soğuruldu. Nitekim insanların Zola, Hardy ve Huysmans’dan hoşlanmasının sebebi de bu yazarların zihinlerinin evrim teorisi üzerinde yoğunlaşmasıydı. Bir yanda bakteriyi Homo Sapiense bağlayan döngüsel yaşam formları öte yandaysa aşırı adaptasyon yüzünden nesli tükenmiş şubeler (filum) vardı. Belki de Homo Sapiensin böylesi bir bilince katlanmak üzere gelişmiş devasa beyni aslında bir “aşırı adaptasyon” örneğiydi ve insanlık, dinazorlarla aynı kadere mahkûmdu – külliyen insanlık olmasa bile en azından “aşırı düşünen” Batılı burjuva erkeği?

beckett

Dört.

Beckett’ın yaşam öyküsünde eksik olan neydi? En büyüğünün balina olduğu birçok şey.

“Ahab Kaptan, ben bu Moby Dick’i duydum,” dedi Starbuck. “Bu senin bacağını koparan Moby Dick değil miydi?”

“Evet, Starbuck,” dedi Kaptan Ahab, “bacağımı koparan Moby Dick buydu.”  

Ve dolayısıyla,

“Kovalayacağım bu beyaz balinayı,” der Kaptan Ahab, “dünyanın dört bir bucağında ona kara kanlar fışkırtmak, onu gebertip ters yüz etmek için.”

Fakat Starbuck kararsız kalır, Gemiye balina avlamak için katıldım, der, öç peşinde koşmak için değil – “Akılsız bir hayvandan öç almak… sana ancak içgüdüsüyle körü körüne saldıran bir hayvandan öç almak. Akılsız bir yaratığa böylesine öfkelenmek, öyle görünüyor ki dine küfürdür Kaptan Ahap.”

Ahab etkilenmez. Beyaz balinaya güttüğü kan davasına felsefi bir öykü ekleyerek, “Gözle görülen şeyler mukavvadan maskeler gibidir,” der. “Ama her olan biten şeyde, her canlı işte, her su götürmez olayda, bilinen her şeyin içinde, bilinmez bir akıl vardır. Bu akıl, kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. Eğer insan vuracaksa, o maskeye vurmalı. Mahpus, zindandan kaçabilir mi Mahpus, zindandan kaçabilir mi duvarı delmeden? Beyaz balina, benim dört bir yanımı saran o zindan duvarıdır işte.”

Hayatlarımız habis veya selim bir zekâ tarafından mı yönetiliyor? Veya tam tersi, sadece kendiliğinden olup bitenleri mi yaşıyoruz? Dış hatlarını bile seçemeyeceğimiz büyük ölçekli bir deneyin parçası mıyız yoksa tam tersine ufak parçaları şekillendirdiğimiz bir taslak yok mu? Felsefi bir drama olması yönüyle Moby Dick’in kalbinde yatan sorunun bu olduğu kanaatindeyim. Ve bu soru Beckett külliyatından pek de farklı değil.

Melville meseleyi soyut formlarla değil görüntü ve betimlemelerle sunar. Bunu başka usulle yapamaz çünkü mesele kendisini tekil görüntüyle, boşluğun, görüntüsüzlüğün görüntüsüyle sunar. “Balinanın Beyazlığı” isimli bölümde, Beyazlık, der anlatıcı Ishmael, “insanoğlunu korkutan şeylerin korkunçluğunu kat kat artıran bir renk.” Ve zihni, karla kaplı bir ovanın görüntüsünü, “Anlam yüklü sessiz boşluğu,” aceleyle inşa ediverir.

Yineleyelim, mesele kendisini görüntülerde sunar. Görüntüler aracılığıyla. Boş görüntüler, sel suları gibi akan anlamlar –  görüntülerin doğası budur. Bir görüntü: balinanın beyaz, geniş alnı aynı zamanda kendimizi tutsak bulduğumuz hücrenin beyaz duvarı. Zıpkın fırlatılırsa, zıpkın duvarın içinden geçerse… Zıpkın neyi yırtmış olur?

Bir başka görüntü: balina, öfkesinde dağ gibi, çektiği can acısında devasa. 1859’un dünyasında beyaz balina insanın, hatta savaşmak üzere silahlar kuşanmış insanın kendi kalbindeki korkuyla yüzleşmek üzere ilerlediği bu yeryüzüne ait son yaratık.

Bir balina, bir balinadır. Bir balina bir fikir değildir. Beyaz bir balina beyaz bir duvar değildir. Bir balinayı silahla vurursanız kanamaz mı? Hakikaten vurur ve kanar. Altmış birinci bölümde okuduğumuz üzere hem de fıçılar dolusu. Kan kaçamaz. Köpürür, kaynar, ta ki güneş ışınları o kandan yansıyana, katillerinin yüzleri kızarana kadar.  Denizi kızıl bir gölete çevirir, pek çok denizi kızıla boyar.

Beckett’ın benlikleri, zihinleri, yaratıkları, biri her nasıl adlandırmayı tercih ederse, beyaz hücrelerinde bekler, izler, gözlemler ve gösterirler.

Bu yaratıklar niçin zıpkınlarını kaptıkları gibi beyaz duvara fırlatmazlar? Çünkü yetersizdirler, geçersiz, yararsız, sakat, yatalak. Çünkü onlar kavanoza konmuş kolsuz ve bacaksız birer beyindir. Çünkü onlar solucandır. Çünkü onların zıpkını yoktur, sadece kalem. Bu hastalar veya sakatlar veya solucanlar veya bedensiz beyinler çoğunlukla niçin kalemle silahlanırlar? Çünkü onlar ve onların ardındaki zekâ, beyaz duvarı delip geçecek olan yegâne aracın katıksız düşünce olduğunu bilir. Ama gözle görünen kanıtlara rağmen katıksız düşüncenin aracı tekrar ve tekrar ve tekrar başarısız olur.

Devam etmelisin. Devam edemem. Tekrar dene. Tekrar başarısız ol.

beckett

Beş.

Tekrar dene. Bir varlık, bir yaratık, bir bilinç kaçınılmaz ve anlaşılmaz bir duruma uyanıyor. O, bu durumu anlamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor fakat asla başarıya ulaşmıyor. Aslında bir durumun en iyi biçimde anlaşılması fikri günden güne çok daha anlaşılmaz hale geliyor. O, kullanışlı bir şeyin parçası gibi, fakat bu şey ne, onun bu şeyin içindeki parçası ne, kullanışlı olarak nitelenen şey nedir?

Sıçrama yapıyoruz.

Bir varlık, bir yaratık, bu yaratıklardan birini - artık biz her kimsek - maymun diye adlandıralım (Onun kendisi için ismini bilmiyoruz, hatta onun bir isim konseptine sahip olup olmadığını. Bu sebepten onu “o” diye çağırın, hatta sonlandırılmadan önce bir konsepte sahip olma konseptini sorgulamak gereği duyabiliriz.) – o, kendini beyaz bir boşlukta bulur, bir durumun içinde. 

Amaca yönelik bir şeyin parçası gibi görünüyor fakat ne?

Bir metre uzunluğunda ve on dokuz milimetre çapında üç tane siyah plastik tüp görüyoruz. Her tüpün altında üstü açık ahşap birer kutu. Ve kapalı ancak açılabilir bir kapı.

Üçüncü tüpe (bir-iki-üç: sağ, sol veya sayma konseptinin varolduğunu farz edebilir miyiz?)  bir fındık atıldı (devam etmeden önce şunu belirtmek için duruyoruz; “atıldı.” Öznesi yokmuş gibi görünüyor, faili noksan – bu nasıl olabilir?) Eğer varlık, yaratık, maymun, “o,” fındığı istiyorsa (konu yenilebilir bir şey oldu mu bu tip acayip hikayelerde her zaman sizi uyandıracak bir şey olur) doğru kutuyu yani fındığın bulunduğu kutuyu açmalı.

Fındık üçüncü tüpe atıldı. “O,” açmak için bir kutu seçiyor. Üçüncü kutuyu. Ve açıyor, işte, fındık orada. Fındığı açgözlülükle tüketiyor (Bundan başka ne olabilir, çok aç.)

Fındık yine üçüncü tüpe atılır. O yine üçüncü kutuyu açar. Fındık yine kutunun içindedir.

Fındık ikinci tüpe atılır. Alışkanlık gereği üçüncü kutunun her zaman şanslı kutu olduğunu düşünme rehavetine kapılmış mıdır? Hayır: doğrudan ikinci tüpün altındaki ikinci kutuyu açar. Fındık onun içindedir. 

Fındık ilk tüpe atılır. İlk tüpü açar. Fındık onun içindedir.

Yani tüp bir kutu bire, tüp iki kutu ikiye, tüp üç kutu üçe götürür. Bu noktaya kadar her şey yolunda. Bu, bir varlığı, bir iştahı, bir deneği beslemenin absürt bir biçimde en komplike yolu olabilirse de görünen o ki evrende -onun kendini içinde bulduğu beyaz evrende- işler böyle yürüyor. Fındığı istiyorsanız izlemeli, fındığın hangi tüpe atıldığına ve o tüpün altındaki kutuyu açmaya dikkat etmelisiniz.  

Ne var ki tüm bunlara rağmen evrenin işleyişi bu denli basit değil. Evren göründüğü gibi olmayabilir. Ve aslında evren göründüğü gibi değildir – kilit nokta bu işte, çıkarılacak felsefi ders.

Ekrana dönelim, tüplerin başlangıç ve bitişini görüyor ancak orta kısımları görmüyor. Ona fark ettirmeden tüplerin yeri değiştiriliyor. Ona göre her şey eskisi gibi ya da en azından eskisi gibi görünüyor.

Üçüncü tüpe bir fındık atılır. O, yaratık, üçüncü kutuyu açar. Üçüncü kutu boştur.

Onun içinde, onun zihninin içinde veya zekâsında veya sadece beyninde, bir şey harekete geçer –  anlatmanın sayfalar, çözümlemenin ciltler alacağı, açlığı veya çaresizliği veya sıkıntıyı veya bütün bunları kapsayan bir şey. Tüm bu sayfalar ve ciltler yerine diyelim ki bir boşluk var.

O, yaratık, ikinci kutuyu açar. Kutuda bir fındık var. Onun orada olmasının herhangi bir mantığı yok ama orada: bir fındık, gerçek bir fındık. Fındığı yer. Böylesi daha iyi.

Üçüncü tüpe bir fındık atılır. Üçüncü kutuyu açar. Boştur. İkinciyi açar. Fındık oradadır. Hah!

Üçüncü tüpe bir fındık atılır.  İkinci kutuyu açar. Fındık oradadır. Fındığı yer.

Yani:  evren önceden olduğu gibi değildir. Değişmiştir. Tüp üç kutu üç değil de tüp üç kutu iki.

 (Yaşamın bu olmadığını mı düşünüyorsunuz, kim demiş? Bunun sadece bir düşünce deneyi olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bunun sadece yaşam değil tüm yaşam olduğu bazı yırtıklar var. Bu beyaz boşluk onların, ailelerinin, büyükanne ve büyükbabalarının içine doğduğu şey. Bildikleri tek şey bu. Bu evrende onların uyum sağlamak üzere evrimleştiği bir niş. Bazı durumlardaysa uyum sağlamak için genetik modifikasyona uğradıkları niş. Biri onların, beyaz laboratuvar dışında bir yaşamı bilmediklerini kast ederek, deney hayvanı olduğunu söyler. Laboratuvarın dışında yaşamaktan aciz hayvanlar, bize beyaz bir cehennem gibi görünen laboratuvarın, onların tek yaşamı olduğu hayvanlar. Laf arasında söylenecekler bu kadar. Devam edin.)

Yine onun izlemesine izin verilmeyen, sahne arkasında tüpleri karıştırma bölümü.

Fındık üçüncü tüpe atılır. O, yaratık, ikinci kutuyu açar. Boştur. Üçüncüyü açar. Boştur. İlk kutuyu açar. Fındık oradadır. Fındığı yer.

Yani: bundan böyle üç ve üç değil, üç ve iki değil, ancak üç ve bir.

Tüpler tekrar karıştırılır.

Fındık üçüncü tüpe atılır. Yaratık ilk kutuyu açar. Boştur.

Yani: her karıştırmadan sonra her şey değişir. Görünen o ki, kuraldır bu. Üç ve üç, ardından karıştırmak, ardından üç ve iki, ardından karıştırmak, ardından üç ve bir, ardından karıştırmak, ardından üç ve – ne?

O, yaratık, evrenin -ellerinizle (patilerinizle) bulduğunuz fındıklar evreni- nasıl işlediğini anlamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Gözlerimizin önünde olup biten bu.

Fakat gerçekte neler oluyor?

beckett

Altı.

Bir şey açılır, hemen ardından kapanır. O salisede aydınlanma başlar. Evrenin nasıl işlediği, kuralların neler olduğu anlaşılmaya çalışılır.

Biri tüplere fındık atıyor ve bunu öyle tembel tembel (canı sıkılmış bir tanrı gibi) yapmıyor. Bir amacı var: zihnin nasıl işlediğini, daha belirgin bir biçimde zihnin sınırlarını anlamak için yapıyor. Biri birle, ikiyi ikiyle, üçü üçle bağlayabilir miyim? Eğer yapabilirsem üçü ikiyle, ikiyi birle, biri üçle bağlayabilir miyim? Eğer yapabilirsem üçü ikiye, ikiyi ikiye, biri ikiye bağlamak yerine bu örüntüyü ne kadar sürede öğrenebilirim? Kimse görmeden tüplerin karıştırıldığı bölümleri, bu tüplere “bozuk para” atılmadan ne kadar süre sonra, evrenin işleyişini düzenleyen yasalarla ve bu yasalarda yaşanan dönüşümle bağlayabilirim?

Bu anlamsız veya  kuralları olmayan bir evren değil. Fakat sonunda evrenin kurallarını öğrenmenin hiçbir önemi yok. Evren sizin neyi anlayabildiğinizle değil hangi noktada anlamaktan vazgeçtiğinizle ilgileniyor. Üçle üç ve ikiyle iki ve birle iki, örneğin bunu anlayabilecek misiniz?

Düzeneği kuranı Tanrı veya Godot olarak adlandıralım. Bu Tanrı fındıkları, tüpleri ve kutularıyla beni ne kadar çözebilir? Ve farz edelim ki, geriye bilemeyeceği bir şeyler kaldı o zaman ne olur? İlk sorunun cevabı, bana olan ilgisinin yorulmak bilmezliğine veya boş zamanında yapacak daha iyi bir şeyi olup olmadığına bağlı olduğundan bilinmeyebilir. İkinci sorunun cevabıysa net, ben olmanın ne demek olduğunu asla bilemez.

Tanrı, zamanımı onu bekleyerek geçirdiğimi düşünür. Aletleriyle gelecek ve beni test edecek. Mantıksal açıdan haklıdır da: kafesteyim, bildiğim kadarıyla doğduğum kafeste. Oradan ayrılamam. Beklemekten başka yapacak bir şeyim yok. Ama Tanrı’yı yalandan bekliyorum. Daha ziyade zamanımı onu bekleyerek geçiriyorum. Tanrının anlamadığı şey onu beklerken girdiğim bu hal, bu “yalandan” bekleme hali. Aynen “sabırla” veya “aylakça” kelimelerinde olduğu üzere – sabırla Tanrıyı bekliyorum, aylak aylak Tanrıyı bekliyorum gibi – bu “yalandan” kelimesi de sadece bir zarf gibi görünüyor.  Cümlede önemi olan bir kısım, özne veya yüklem değil. Sadece kendini cümleye gelişigüzel ekleyen bir şey.

Tanrı, mucize eseri birleştirilmiş bir beden ve zihin olduğuma inanıyor. Bedenimle fındığı yiyorum. Bir şeyler oluyor. Ve fındık, fındık fikri veya midedeki gerçek fındık, bir düşünceyi tetikliyor; fındık iyi. Daha fazla fındık. Biri, ikiyi, üçü anla, daha fazla fındığın olsun. Zihnin işlemesini sağlamak için fındığı kullanmak. Bu mucizevi birlikteliği ve ondan meydana gelenin ne olduğunu düşünmek Tanrı’yı eğlendiriyor. Tanrı, laf arasında, bedenle aklı birleştirmenin en ilham verici fikirlerinden biri olduğunu düşünür, en ilham verici ve en eğlenceli. Fakat bunu eğlenceli bulan sadece Tanrıdır. Yaratık, o, ben, laboratuvar hayvanı, bunu eğlenceli bulmaz –  Beckett’ın acımasız yöntemi haricinde, çünkü yaratık, o, ben, laboratuvar hayvanı, birleştirilmiş bir beden ve zihin olduğunu bilmez. Tam aksine düşünür, ben! Ben! Ben!

Devam edin.

beckett

Yedi.

Güney Afrika’daki Cape Town Üniversitesi 1937 yılında İtalyanca ders verecek bir okutman için ilan verdi. İlana göre başvuranlar en az lisans derecesine sahip olmalıydı. Seçilecek kişi zamanının büyük bir kısmını başlangıç seviyesi İtalyanca öğreterek geçirecekti ve ödemeler, üç yılda bir altı aylık araştırma izni dahil olmak üzere, Güney Afrika’ya transatlantikle gerçekleştirilecek gidiş-dönüş seyahat masraflarını kapsayacaktı.

Dublin Trinity College’da Latin Dilleri Profesörü olan T.B. Rudmose Brown, Times Literary Supplement tarafından yayınlanan ilanı gördü ve kendi bölümünden mezun olan iyi öğrencilerden biriyle irtibata geçti.

Bahsi geçen, ilana başvurmasını önerdiği öğrenci, o sıralar 31 yaşında olan S.B.Beckett idi ve Rudmose-Brown’ın önerisine olumlu bakmıştı. Beckett’ın yapmış olduğu başvuruda cidden kararlı olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, o vakitler S.B. Beckett’ın dil alanında eğitim veren bir okutman olmaya değil yazar olmaya karşı duyduğu istek.  Öte yandan yazmak para getirmiyordu elbet ve Beckett, abisinin yardımıyla kıt kanaat geçiniyordu. Dolayısıyla onu bu ilana başvurmak konusunda karar vermeye zorlayanın para sıkıntısı olduğunu düşünmek pek de yersiz değil. Teklif edilen iş karşısında pes etmiş ve tüccar sınıfın kızlarına Toscana dilinin temellerini öğretmek için Afrika’nın en güney ucuna gitmiş olabilir.

S.B. Beckett’ın 1937 yılında yazdığı kısa başvuru mektubu, Rudmose-Brown’ın onun için yazdığı referansın nüshası ve seçim komitesine hitaben yazılan mektupla birlikte Cape Town Üniversitesi’nin arşivlerinde günümüze kadar gelebildi. Rudmose-Brown’ın referansı Beckett’ı üç alanda dergi hakemliğine aday gösterir, doktor, avukat ve rahip. Üç yayını listeye alır, Proust üzerine yazdığı kitap, gerçek başlık olan “Aşksız İlişkiler” yerine kısa öyküler ismiyla atıfta bulunduğu öykü derlemesi ve şiirler.

Rudmose-Brown’ın referansı bundan daha coşkulu olamazdı.   

Beckett’ın kendi döneminde İtalyanca ve Fransızca dallarında yılın öğrencisi olduğunu belirterek, “Yüksek öğrenim görmüş bir Fransız gibi konuşuyor ve yazıyor,” der. “İtalyan, Fransız ve Alman dilleri hakkında sağlam bir akademik bilgi birikiminin yanında dikkate değer bir yaratıcılığa sahip.” Mektup sonuna düştüğü nottaysa Beckett’ın aynı zamanda hem antik hem de  modern dönem Provensal bilgisine sahip olduğunu belirtir.  

Rudmose-Brown’ın Trinity College’daki çalışma arkadaşlarından R.W.Tate, onun Beckett hakkındaki bu fikirlerine destek çıkar. “İtalyanca pratiği söz konusu olduğunda Beckett’ın sahip olduğu tınıya çok az sayıda yabancı sahiptir. Ve yine çok az sayıda yabancı İtalyanca gramer yapılarında Beckett kadar yetkin ve mükemmeldir.”

Ama ne yazık ki zar Beckett’ın tarafında değildi. Okutmanlık işi, Sardinya lehçesi üzerine çalışan rakibine verildi.

beckett

Sekiz.

 “Franz Kafka, PhD, Yaratıcı Yazarlık Profesörü, Charles Üniversitesi, Prag” Böylesi bir unvan bizi gülümsetirken “Saul Bellow, BA, Sosyal Bilimler Profesörü, Chicaga Üniversitesi” ünvanı niçin aynı etkiyi yaratmaz?

Kafka uyumsuzdur çünkü. Doğru, sanatçılar bir şeylere kolaylıkla uymazlar veya uyum sağlamazlar ve uyum sağladıklarında da rahatsız olurlar. Fakat Kafka’nın uyumsuzluğu öteki sanatçılara nazaran en yüksek mertebede seyreder. Kafka, uyumsuzluk meleği. Üniversitedeki kürsünün ardında kasap tezgâhının ardında durduğundan daha iyi durmazdı. Peki Profesör Kafka ne öğretirdi? Nasıl uyum sağlardı? Uyumsuzluk uzmanı olarak yaşamını nasıl sürdürürdü – yemek yememe uzmanı olan biri yaşamını sürdürebilir mi?

Ancak gerçek şudur ki, Kafka uzun yıllar 7 Poric Street, Prag adresinde kurulmuş Workmen’s Accident Insurance isimli şirkette, çalışma arkadaşları tarafından saygı gören bir sigorta dispaşörü olarak çalıştı. Onu hafife almış olabilir miyiz – yeterliliğini, becerikliliğini, uyum sağlama kabiliyetini? Bütünüyle değil ama kısmen de olsa o ünlü fotoğraf, görünmez âlemlerin içyüzünü anladığına delalet eden ve sahiplerinin bu dünyaya ait olmadığını söyleyen parlak siyah gözler tarafından yanlış yönlendirilmişizdir.

Peki ya Beckett? “Samuel Barclay Beckett, BA, MA, Cape Town Üniversitesi’nde Latin Dilleri Profesörü” fikrine gülümsemeli miyiz? Naif olmaya faydası dokunur ve Beckett, Kafka kadar naifti. Delici bakışlara sahip olmaya faydası dokunur ve Beckett kendine has delici bakışlara sahipti. Kafka’nın fotoğraflarında olduğu gibi Beckett’ın fotoğrafları, benliği dünyevi kabuğunun içinden soğuk bir yıldız gibi parıldayan bir adamı gösterir.  

Fakat ruh, ancak ruh ve beden birse bedenden geçip de parlayabilir. Eğer ruh ve beden farklı alemlere aitse ve onların birleşmesi ebedi bir gizemse, o zaman hiçbir fotoğraf hakikati dile getiremez.  

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(Lithub)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR