Joan Didion ve Ölümsüz Metinlerine Dair
21 Ocak 2020 Edebiyat İnsan

Joan Didion ve Ölümsüz Metinlerine Dair


Twitter'da Paylaş
0

Denemelerin ustası Didion, bize eğer “Nasıl hissettirdi?” sorusunu ihmal ettiğimiz takdirde “Ne oldu?” diye sormanın yetersiz olduğunu öğretti.

Griffin Dune teyzesi ve ünlü yazar Joan Didion hakkında belgesel çekmeye karar verdiğini açıkladığı zaman, ihtiyaç duyulan para bir günde toplandı. Netflix geri kalan her şeyi halletti ve ortaya çıkan sonuç, şu an Netlix’te ulaşabileceğiniz Joan Didion: The Center Will Not Hold filmi oldu.

Didion düzyazılarında okurlarını içeri davet ediyor gibi görünüp aynı zamanda onlardan bir şeyleri saklamada ustaydı. Bu yüzden hayranları, bir süredir onu ele verecek ve gizemi çözecek bir anın peşindeydi.

Bu tarz anlar belgeselde çok az, ama Didion’ın olağanüstü ve hâlâ kendini koruyan çekiciliğine tanık olmak için film kesinlikle izlenmeli. Yeni kuşak onu Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı keşfettikleri gibi keşfediyor: Didion onların yazarı oluyor. Slouching Towards Bethlehem kitabının eskimiş kopyaları kuşaktan kuşağa aktarıldı. Keşfin bu denli heyecan verici olmasının nedeni yalnızca 1960’ları karanlık yönleriyle tasvir etmesinden değil, düzyazı tarzından kaynaklanıyor: Uzun, bir solukta yazılan cümleler, içsel kargaşa ile karanlık zamanları bir araya getiriyor.

Filmin yönetmenine göre yazar “her zaman mistik ve karanlık bir figür” olarak tasvir ediliyordu. Buna rağmen Didion gerek tarzı gerekse hayatıyla genç okurlara ilham kaynağı oldu. Caitlin Flanagan Atlantic dergisinde şöyle diyor: “Gençken Joan Didion ile tanışan kadınlar ondan yazarlık ve bir kadının sahip olabileceği hayat tarzına dair çok şey öğrendi.”

Didion yazarlık kariyerine Vogue dergisinde başladı: Politik ve bireysel meseleleri anlatırken mobilya, perde ya da kıyafet gibi öğelerden yararlanıyordu. “Goodbye to All That” (Bütün Bunlara Elveda) adlı yazısında “o yaz boyunca, şeffaf altın ipekten oluşan uzun perdelerin pencereleri nasıl patlatacağını ve öğleden sonra fırtınalara nasıl karışacağını” yazdı. Perdeler perde olmaktan ibaret değil – detaylar her zaman daha fazlasını ortaya koyuyor. Bu perdeler, dış dünyanın ve iç kargaşanın buluştuğu, bir şeyin değişmesi gerektiği dönüm noktasının altını çiziyor. “The White Album” (Beyaz Albüm) denemesinde değindiği, Linda Kasabian’ın davasında giyilen elbise ise Didion’ın Charles Manson cinayetlerinin kökenindeki kötülüğe karşı hissettiği dehşeti tanımlamasına yarayan bir araç olarak karşımıza çıkıyor.

Didion’ın tarzı, parçalı olmasına rağmen değil, bu parçalar sayesinde etkili oluyor. Martin Amis “The White Album” yazısını incelerken London Review of Books’da şöyle yazdı: “Yeni gazeteciliğe güçlü bir katkı, çekingen ancak buyurgan, samimi ama kesin… Didion’ın yazıları, ruh halini yansıtmıyor, abartıyor. Nasıl hissettiği olayların nasıl olduğu ile ilgilidir.”

Gerçekten de öyle oldu, Didion’ın metinleri günümüze kadar ulaştı. Onu taklit eden birçok kişi olmasına rağmen Didion’ın sesi özgünlüğünü koruyor.

En azından benim için yazıda kullandığı ses, onun yazılarını çekici kılan etkenlerden biri. Özellikle ilk denemelerinde kullandığı parçalı yazı tarzı, şiir türüne daha yakın bir etki yaratıyor. Bu tarz aslında dünyayı görme şeklimizi ele veriyor, tıpkı önemli haberleri öğrendiğimizdeki gibi. O an birçok şeyle dolu: Nasıl hissettiğimiz, nerede olduğumuz, haberleri nasıl karşıladığımız ve dışarının ne kadar soğuk olduğu. Didion’ın dünyasında haberleri nasıl deneyimliyorsak dünyayı da öyle deneyimliyoruz, bu yüzden havanın derecesi ve barda arkada çalan müzik bu deneyimden ayrılamaz parçalar haline geliyor. Bir parçayı diğerinden ayırmak, olayın yalnızca bir kısmını anlatmakla aynı anlama geliyor.

Didion’ı okuduktan sonra yalnızca “Ne oldu?” ve “Bu olay bana neler hissettirdi?” diye sormak yetersiz kalıyor. En güçlü denemesi, 1960’ların karanlık yönünü gözler önüne seren “Slouching Towards Bethlehem” başlığını Yeats’in şiiri “The Second Coming”den alarak zamanın kargaşası ve değerlerin çöküşüne atıfta bulunuyor.

Ancak Didion’ın hayatındaki kargaşa, kocası ve kızının ölümüyle daha da artınca yazıları ve cümleleri daha da parçalandı. Film, parçaları alıyor ve onları yumuşatarak yazarın kendini anlatmayı seçtiği son romanların aksine, daha az endişe verici bir versiyon sunuyor. Filmin ele almadığı şeyler var: Kızının ve kocasının ölümleri gibi daha karanlık konular ve ebeveyn olarak başarısız olduğuna dair suçlamalar.

Bunların yerine Didion’ın kahvaltıda ne yiyip içtiğini anlatışını izliyoruz (evin içinde bile güneş gözlüklerini takıyor, elinden soğuk kolayı eksik etmiyor), ondan kocası ve kızıyla geçirdiği sabahları dinliyor, onu kaşmirler içinde görüyoruz.

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(Guardian)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR