John Updike • Ayrılma
9 Haziran 2017 Öykü

John Updike • Ayrılma


Twitter'da Paylaş
0

GÜZEL bir gündü. Güneşli. Bütün haziran ayı boyunca parlak güneş Maple’ların dramıyla dalga geçmişti sanki –ışıktan gözleri kamaşmış konuşmaları, güneş ışınlarının dalga dalga aydınlattığı yeşil tonları üstünde kıvrılarak ilerlemişti; mırıltılarla çevrelenmiş üzgün benlikleri Doğa’daki yegâne lekeler gibiydi. Genellikle yılın bu zamanlarında çoktan bronzlaşmış olurlardı, ama bir yıl İngiltere’de kalan kızlarını havaalanından almaya gittiklerinde neredeyse onun kadar solgundu yüzleri, ama Judith, kendini anavatanının zengin ışığına kaptırdığından bunu fark etmedi. Her şeyi anlatarak eve dönüş sevincini kızlarının kursağında bırakmak istemediler. Kapalı pencerelerinin ardında dünya onlardan habersiz her yıl olduğu gibi kendini yenilerken, onlar kahve, alkollü kokteyller ya da Cointreau eşliğinde yaptıkları gri sohbetlerinin akışı içinde birkaç gün beklemeyi, kızlarının yol yorgunluğunu üstünden atmasına fırsat vermeyi kararlaştırmışlardı. Richard Paskalya tatilinde evden ayrılmayı düşünmüştü; Joan’sa en azından dört çocuklarının da gelmesini beklemeleri gerektiğinde ısrar etmişti. Çocuklar tüm sınavlarını geçmiş olacaktı; bunu ailece kutlarlardı, ayrıca kendilerini bekleyen yaz tatili onları bir ölçüde teselli ederdi. Böylece Richard da hem âşık hem de korku içinde, kendini yorucu işlere atmıştı; kapıları onarıyor, çim biçme makinesinin bıçaklarını biliyor, yeni tenis kortunun zeminini düzeltiyordu. Tenis kortunun kil zemininde, maruz kaldığı ilk kışın sonunda çukurlar açılmıştı; rüzgârın dövdüğü zemin artık kırmızı örtüsünden yoksundu. Yıllar önce Maple’lar, arkadaşlarının pek çoğunun nasıl tam da evde yapılan bir yenilikten hemen sonra boşandığını gözlemlemişti; sanki evlilikler ayakta kalabilmek için son bir çaba gösteriyordu. Kendi krizleriyse, mutfağın yenilenmesine, boruların açıkta olduğu ve mutfağın toz içinde yitip gittiği bir döneme denk gelmişti. Oysa bir yıl önce kanarya sarısı buldozerler, çimlerle ve papatyalarla süslü bir tepeceği çamurlu bir platoya çevirirken, bir grup at kuyruklu genç adam açılan bu alana kil doldururken, bu dönüşüm onlara hiç de kötü bir kehanet gibi gelmemişti; hatta Doğa’ya yapılan bu saygısızlığın çekici, heyecan verici bir yanı vardı; evlilikleri, salt zevk için toprağı alt üst edebilecek güçteydi. Ertesi ilkbahar, her sabah sanki yatağını altından çekiyorlarmış gibi kayıp gittiği duygusuyla uyanan Richard çıplak ve terk edilmiş –tenis ağı kaç zamandır ahırda bir köşede öylece duruyordu– tenis kortunu, kendi yalnızlık duygusuna uygun düşen bir yer olarak benimsemişti; korttaki çatlak ve delikleri kille doldurmak –başıboş koşturan köpekler ayaklarıyla zeminde çukurlar açmış, yağmur suları kort üstünde kendilerine küçük kanallar açmıştı– tam da duruma uygun düşecek biçimde temel ve sonsuz bir iş gibi görünüyordu. Richard, yüreğinin derinliklerinde aslında bu sonun gelmesini hiç de istemiyordu. Ama gelmişti işte. Günlerden cumaydı. Judith vatanındaki ve ailesinin yanındaki hayata yeniden alışmıştı; kısa süre sonra işlerine, yaz kamplarına ve gitmek istedikleri yerlere dağılacak olsalar da o anda dört çocukları da yanlarındaydı. Joan çocuklarının her biriyle tek tek konuşmaları gerektiğini düşünüyordu. Richard’sa birlikte oturdukları masada bir kerede açıklamaktan yanaydı. Joan, “Bence yemekte açıklamak sadece sorumluluktan kaçmak olur,” demişti. “Çocuklar kendilerine vereceğimiz habere odaklanmak yerine birbirleriyle tartışmaya başlar. Sen de takdir edersin ki, onların her biri ayrı bir insan, onlara özgürlüğünün önünde duran bir avuç engel gözüyle bakamazsın.” “Tamam, tamam. Senin dediğin gibi olsun.” Joan’ın ince elenip sık dokunmuş bir planı vardı. O akşam Judith’e geç de olsa bir eve hoş geldin yemeği hazırlayacaklardı, ıstakoz ve şampanya. Sonra, yemeğin ardından, ikisi, yıllar önce bebek arabası içindeki kızları Judith’le Beşinci Meydan’dan Washington Bulvarı’na birlikte yürüyen Joan ve Richard, bu kez Judith’le evden çıkacak, köprüye kadar yürüyecek ve kardeşlerine bu konu hakkında bir şey söylemeyeceğine dair söz alarak ona haberi verecekti. Sonra Richard Junior’la konuşulacaktı; Richard Junior işten çıkınca doğrudan Boston’daki bir rock konserine gideceğinden onunla ya geç saatte trenden indiğinde ya da cumartesi sabahı erken saatte işe gitmeden önce konuşulması gerekecekti. On yedi yaşında olmasına karşın, bir golf kursunda top toplayıcı olarak çalışıyordu. Ardından küçükler John ile Margaret’la günün ilerleyen saatlerinde konuşulabilirdi. “Temiz iş,” demişti Richard. “Daha iyi bir planın mı var? Bu plana uyarsak senin de soruları yanıtlamak, eşyalarını toplamak ve kaç zamandır beklediğin gibi buradan ayrılmak için koca bir yarım günün kalır.” “Hayır,” demişti Richard, daha iyi bir planı yoktu; bu nedenle de, sahte bir düzenlilik ve denetim havası taşısa da Joan’ın planını kabul etmişti; plan bu açıdan, Joan’ın uzun yapılacak iş listelerini ve para hesaplarını, hatta onu ilk tanıdığı günlerde tuttuğu ayrıntılı ders notlarını hatırlatmıştı. Bu düzenleme onun için bir engel yerine dört engel aşmak demekti –üstünden atlanması gereken, bıçak gibi keskin dört duvar; üstelik duvarları atlamaya çalışırken öbür tarafa çok kötü düşebilirdi de.
Richard bütün ilkbahar boyunca içerilerden ve dışarılardan, bariyerlerden ve ayrım çizgilerinden oluşan bir dünyada gidip gelmişti. O ve Joan çocuklarla gerçek arasındaki ince bariyerdi. Her an kendi başına bir ayrım çizgisiydi; çizginin bir yanında geçmiş, öbür yanında gelecek, düşünülemez olan şimdiyi de içinde barındıran gelecek bulunuyordu. Bıçak gibi keskin dört duvarın ardında kendisini yeni bir hayat bekliyordu. Sanki kafatasının içinde bir giz vardı, hem korkmuş hem de insanı yatıştıran beyaz bir yüz, Richard’ın gözyaşlarıyla ıslanmasını istemediği bir yüz, güneş ışığı kadar parlak bir yüz. Aklından çıkaramadığı bu yüzle Richard kendini bütünüyle, evi kendi yokluğunda olabileceklere karşı sağlamlaştırmaya, kapıların tellerini onarmaya, menteşeleri sıkılaştırmaya vermişti – kaybolmak üzere olduğu yeri güzelleştirmeye çalışan bir Hudini gibiydi. [caption id="attachment_30449" align="aligncenter" width="800"] John Updike, karısı ve dört çocuğuyla.[/caption] KİLİT. Richard’ın hâlâ veranda kapısındaki kilidi değiştirmesi gerekiyordu. Bu iş, pek çok benzeri gibi, düşündüğünden daha zor çıkmıştı. Eski alüminyum kilit aşınmıştı; nalburlar bunun artık çok eski bir model olduğunu söylemişti. Üç nalbura gitmesine karşın Richard (şaşırtıcı kolaylıkla çıkarmış olduğu) kilidin oyuğuna uygun yeni kilit bulmayı başaramamıştı. Yeni bir oyuk açılması gerekiyordu; testereler yapılacak iş için fazla büyüktü –keski körelmiş, testere paslanmıştı; Richard’ın parmakları uykusuzluktan ince iş göremiyordu. Verandanın ötesinde güneş, kendi haline terk edilmiş bir dünyayı aydınlatıyordu. Çalıların budanma zamanı gelmişti, evin rüzgâr yiyen kısmının boyaları dökülmeye başlamıştı, Richard ayrılınca ev yağmura, böceklere, çürümeye, ölüme karşı korumasız kalacaktı. Vidalarla, kıymıklarla, anlaşılmaz kullanma talimatlarıyla, metal parçalarıyla uğraşırken Richard’ın bilincinin kıyılarında, ailesi, kaybedeceği bütün o şeyler geziniyordu. Sürgünden dönen prenses Judith verandada oturuyordu. Benzin kıtlığıyla, metrodaki bomba ihbarlarıyla, dans okuluna giderken Pakistanlı işçilerin kendisine laf atmasıyla ilgili hikâyeler anlatıyordu. Joan eve girip çıkıyordu, durum göz önüne alındığında fazla sakindi; Richard’ın kilitle mücadelesini, bu evde yaptığı son iş değil de paylaştıkları sorumluluklardan yalnızca bir başkasıymış gibi takdir ediyordu. Küçük oğulları, babası çekiç ve keskiyle beceriksizce uğraşırken birkaç dakikalığına onun için kapıyı tuttu; her çekiç darbesi Richard’a bir hıçkırık gibi geldi. Bir önceki gece arkadaşlarında kalan küçük kızları, gürültüye aldırmadan verandadaki hamakta uyuyordu –ağır uykusu ve uykunun pembeleştirdiği suratıyla her türlü dert ve tasadan uzak gibiydi. Zaman da güneş gibi dur durak bilmeden akıyordu; ışınlar yavaşça yatıklaşmaya başladı. Bugün en uzun günlerden biriydi. Anahtar yerinde döndü; kilit çalışıyordu. Richard’ın işi bitmişti. Verandada oturup bir içki içti; kızının anlattığı hikâyeleri dinledi. Judith, “O kadar güzel görünüyordu ki,” diye anlatıyordu, “kesinti boyunca, kasaplarla pastaneler mumlarla aydınlatıldı. İnsanlar son derece iyi idare etti. Gazetelerden okuduğum kadarıyla işler burada çok daha kötüymüş –benzin kuyruğunda birbirini vuranlar olmuş, soğuktan donmuşsunuz.” Richard ona, “Hâlâ hayatının sonuna kadar İngiltere’de yaşamak istiyor musun?” diye sordu. Hayatının sonuna kadar: şimdi kendisi için yeni bir gerçeklik haline gelen bu kavram, Richard’ın boğazında bir yumruya dönüştü. Judith ince uzun yüzünü babasına çevirerek, “Hayır,” dedi; bu yüzdeki gözler çocuklarınki gibi birbirinden biraz uzak da olsa dudaklar dolgun yetişkin dudaklarıydı. “Eve dönmek için sabırsızlanıyordum. Ben Amerikalı’yım.” Judith artık bir kadındı. Onu büyütmüşlerdi; o ve Joan onu büyütmek için nice güçlüğe göğüs germişti; dört kardeşten büyüdüğü söylenebilecek henüz bir o vardı. Öbürlerinin hâlâ biraz büyümesi gerekiyordu. Gene de Richard’ın kalbini en fazla titreten, haberi Judith’e verme –kendisiyle Joan’ı ilk bebekleriyle köprüye doğru kol kola yürürken görebiliyordu– düşüncesiydi. Richard’ın yüz ifadesiyle gözyaşları arasındaki ayrım çizgisi bulanıklaşıyordu. Richard kutlama yemeği masasına boğazında büyük bir yumruyla oturdu; şampanya, ıstakoz güneş ışınları gibiydi; Richard bunları gözyaşlarının ardından görüyordu, tatlarına gözyaşlarının tadı karışıyordu. Richard gözlerini kırpıştırdı, yutkundu ve çatlak sesiyle nasıl saman nezlesi olduğuna dair espriler yaptı. Gene de gözyaşlarının yanaklarından süzülmesine engel olamadı; yaşlar gözdeki kapatılabilir bir delikten değil de bir zardaki geçirgen bir noktadan süzülüyor gibiydi: durmadan, katışıksız, sonsuz ve bereketli. Gözyaşları Richard’ı öbür şeylere –masadakilerin yüzlerine, son kez tüm masumiyetleriyle toplanmış oldukları, bu masanın başındaki yerini son kez aldığı gerçeğine– karşı koruyan bir kalkan oldu. Istakozunu parçalarken gözyaşları burnundan damlıyordu; yudumladığı şampanya tuzluydu; boğazına takılıp kalan çiğ yumrunun tadını alıyordu. Richard kendine engel olamıyordu. Çocukları önce Richard’ın gözyaşlarını görmezden gelmeye çalıştı. Sağında oturan Judith bir sigara yakıp dumanını her zamanki gibi büyük bir heyecan ve enerjiyle dışarı verdi; öteki yanında oturan John tüm dikkatini ıstakozun kırmızı cesedinden geriye kalan –bacaklardaki, kuyruk bölümündeki– son parçaları ayıklamaya odakladı. Masanın öteki ucunda oturan Joan, Richard’a önce şaşkınlıkla baktı; sonra kocasının bu akıllıca taktiği karşısında yüzünü buruşturdu. İkisinin arasında oturan ve on üç yaşına geldiğinden ve yaşına göre irice olduğundan kendisine artık Bezelye adıyla seslenmeyi bıraktıkları Margaret, Richard’ın gözyaşlarının oluşturduğu şeffaf perdenin öbür yanından, bir vitrine bakar gibi, vitrinde görüp sahip olmadığı ve arzuladığı bir şeye bakar gibi baktı –Margaret babasına bakıyordu, kıymıklardan ve anılardan oluşan kristalimsi bir yığına. Ama mutfağa geçip de ıstakoz kabuklarını çöpe atıp tabakları temizlemeye başladıklarında Joan’a, “Babam neden ağlıyor?” sorusunu soran Margaret değil, John oldu. Richard soruyu duydu ama mırıltı halinde verilen yanıtı işitemedi. Sonra birden Bezelye’nin sesini duydu, “Ah, yapmayın!” –almayı uzun zamandır beklediği kötü haberi alanlara özgü biraz dramatikleştirilmiş ama fazla heyecanlı olmayan bir sesti duyduğu. John elinde salatayla dolu büyük bir kâseyle masaya döndü. Babasından yana şöyle bir baktı; dudaklarından komployu haber veren sözler döküldü: “Annem bize söyledi.” Richard gereğinden yüksek bir sesle, “Neyi söyledi?” diye bağırıverdi. John kendi sükûnetiyle babasını sergilediği çılgınca davranıştan utandırmak istermişçesine masaya oturdu. Alçak bir sesle, “Ayrılacağınızı,” dedi. Bu sırada Joan ile Margaret da odaya döndü; Richard’ın çarpılmış bakışıyla küçük kız şimdi olduğundan da küçük görünüyordu ve sanki tuhaf bir biçimde rahatlamış gibiydi, sanki çocukluğu boyunca korktuğu ama kendisine hep hayal ürünü olduğu söylenen bir canavarın gerçekten varolduğunu keşfetmiş de rahatlamış gibi. Richard kızına seslendi –masadaki mesafeler çılgınca büyümüştü–, “Sen bunu bekliyordun, bunu biliyordun” ama boğazındaki yumru Richard’ın bu sözleri anlaşılır biçimde söylemesini engelledi. Uzaklarda bir yerlerde Joan’ın alçak sesle, son derece mantıklı bir biçimde önceden kararlaştırdıkları şeyleri söylediğini duyar gibiydi: Sadece bu yazı ayrı geçirmeye karar vermişlerdi, deneyip göreceklerdi. Kendisi de babaları da bunun iyi olacağını düşünüyordu; her ikisinin de düşünmek için zamana ihtiyaçları vardı; birbirlerini hâlâ sevip sayıyorlardı ama gene de birbirlerini yeterince mutlu edemiyorlardı. Judith, annesinin mantıklı tonunu kendi genç sesiyle, akılcılığını biraz da abartarak taklit ederek, “Bence bu saçma bir karar,” dedi, “Ya birlikte yaşamalısınız ya da boşanmalısınız.” Richard şimdi hıçkıra kıçkıra, yükselen ve kırılan bir dalga gibi gürültüyle ağlıyordu, ama o ana dek oldukça sessiz duran, şimdiyse masada gittikçe daha büyük, daha büyük görünen John’un gürültüsü onu bastırdı. Belki de onu tetikleyen, bu haberin kızkardeşi için yeni olmadığının söylenmesiydi. Kendisininkine hiç benzemeyen yüksek ama derin sesiyle oğlu, “Durumu bize neden söylemediniz?” diye sordu. “Anlaşamadığınızı bize söylemeliydiniz.”
Richard irkildi; gözyaşlarını bastırmaya çalışarak dudaklarını gerekli sözcükleri çıkarmaya zorladı. “Biz anlaşamıyor değiliz; sorun da bu, bu nedenle fark edemedik bile–” Cümle, “birbirimizi artık sevmediğimizi,” diye tamamlanacaktı, Richard cümlesini tamamlayamadı. Joan, kocasının yarıda bıraktığı açıklamayı kendi tarzıyla tamamlamak zorunda kaldı. “Biz hep her şeyden önce çocuklarımızı sevdik.”
John yumuşamamıştı. “Umrunuzdayız sanki,” diye söylendi. “Bizler sadece sizin sahip olduğunuz küçük şeyleriz.” Kız kardeşlerinin kahkahaları onu da gülmeye zorladı ama gülüşü zorlama ve sarkastikti: “Ha ha ha.” Richard’la Joan oğullarının Judith’in eve gelişi onuruna açtıkları şampanyayla sarhoş olduğunu aynı anda fark etti. Sahnedeki odak noktası olmaya karar vermiş görünen John, Judith’in paketinden bir sigara aldı, dudaklarının arasına sıkıştırdı, ağzındaki sigarayla gözlerini kısarak bir gangster edasıyla baktı. Richard, “Sizler bizim sahip olduğumuz küçük şeyler değilsiniz,” dedi ona. “Siz bizim her şeyimizsiniz. Ve de büyüdünüz artık. Neredeyse yetişkin olacaksınız.” John kibrit yakıp duruyordu. Ama ağzındaki sigarayı yakmak yerine –ailesi daha önce John’un sigara içtiğini hiç görmemişti; John’un kendini öbürlerinden farklı göstermesinin yolu “iyi” olmak ve davranmak olmuştu– yaktığı kibritleri üşeyerek söndürmesi için annesinin yüzüne doğru tutuyordu. Sonunda kibrit kutusunu bütünüyle ateşe veriverdi –bir tıslama ve ardından annesinin yüzüne tuttuğu ışıldayan bir meşale. Gözyaşlarından önünü göremeyen Richard kutunun nasıl söndürüldüğünün ayırdına varamadı. Margaret’ın sesini duydu sadece, “Of, gösterişçiliği bırak” ve John’un bu söz üstüne sigarayı eline alıp ikiye ayırdığını, her iki yarıyı da ağzına atıp çiğnediğini, sonra da dil çıkarak çiğnediklerini kız kardeşine sergilediğini gördü. Joan oğluyla konuşuyordu, mantığına seslenmeye çalışıyordu –aklın yoluydu Joan, ama Richard karısının söylediklerini seçemiyordu. “Yıllardır konuşuyoruz bu konuyu... çocuklarımız bize yardımcı olmalı... Babanızın da benim de istediğim...” John bir yandan annesinin söylediklerini dinlerken bir yandan da önündeki peçeteyi almış, ondan küçük topaklar yapıyor, topakları salatasına atıyordu; sonunda topaklı salatasını ağzına atıp çevresine bakındı, masadakilerin kahkahalara boğulmasını bekliyordu. Ama gülen olmadı. Judith, “Biraz olgun davran,” dedi ve sigarasının dumanını dışarı üşedi. Richard boğucu masadan kalkarak John’u da yanına alıp dışarı çıktı. Ev çoktan alacakaranlığa gömülmüştü ama dışarısı hâlâ aydınlıktı, yaz ortasında ışık hiç tükenmiyor gibiydi. Baba oğul gülüyordu; John ağzındaki peçeteli ve tütünlü salatayı çimlere tükürürken Richard onu izledi. Oğlunu elinden tuttu –kemikli, güçlü bir eldi bu; yumuşaktı ama bir erkeğin eliydi. John elini çekmedi. El ele koşarak tenis kortunu geçtiler. Buldozerlerin kazıp yığdığı toprakların bir bölümünde papatyalar çıkmıştı. Kortun bittiği yerde, aile üyelerinin es kiden basketbol oynamak için kullandığı genişçe alanın kenarındaki tepecikte otlar bitmişti; güneşin altında bunların her biri, her ayrı tür, parşömen üstüne çizilmiş figürler gibi tek tek görülebiliyordu. Richard’ın gözyaşları dinmemişti, “Çok üzgünüm John,” dedi, “öyle üzgünüm ki. Evin o bitmek bilmez lanet olası işlerinde bana yardımcı olan bir sendin.” Kendi gözyaşları ve şampanya sayesinde artık kendini güvende hisseden John, “Benim canımı sıkan ayrılmanız değil sadece, korkunç bir yıl geçirdim, bu okuldan nefret ediyorum, arkadaş edinmek mümkün değil, üstelik tarih hocası da ahmağın teki,”dedi. Eski basket sahasının yanındaki tepeciğe oturmuşlardı; hâlâ ağlıyorlardı ama sözcükler artık boğazlarına takılıp kalmıyordu. Richard dikkatini oğlunun zorlu geçen yılına vermeye çalıştı –ödev yapmakla geçen akşamlar, anne babası alt katta ayrılıklarını planlarken odasına kapanıp maket uçaklar yaptığı hafta sonları. Richard, ne denli bencil davranmışız, ne denli kör kalmışız, diye düşündü; gözleri seğiriyordu. John’a dönüp, “Seni başka bir okula gönderebiliriz,” dedi, “hayat mutsuz geçirilmeyecek kadar kısa.” Birbirlerine söylemeleri gereken her şeyi söylemişlerdi ama yakaladıkları bu ânı kaybetmek istemiyorlardı. Konuşmaya devam ettiler, okul hakkında, tenis kortu hakkında, kortu o ilk yazki haline döndürüp döndüremeyecekleri hakkında. Sonra kalkıp korta yakından baktılar; şurasını burasını düzelttiler, bantladılar. Yaşadıkları ânı unutulmaz kılmak için belki de biraz yapmacıklıkla Richard oğlunu, kortun en güzel manzaralı yerine götürdü; buradan gümüşi ırmak, zümrüt rengi bataklık, batmakta olan gün ışığında kadifeymiş izlenimi veren ufak adacıklar, uzaklarda beyaz kumsallar görünüyordu. “Görüyor musun,” dedi Richard, “her şey ne kadar güzel ve her şey yerli yerinde. Bunların hepsi yarın da burada olacak.” John, biraz da sabırsızlanarak, “Biliyorum,” dedi. An gelip geçmişti. Eve döndüklerinde öbürlerini, ailedeki üç kadını, şampanya bitince bir beyaz şarap açtıklarını ve hâlâ masada oturmuş dedikodu yapar buldular. Joan’ın oturduğu yerdi artık masanın başı. Joan yaşsız yüzünü Richard’dan yana çevirdi ve, “Her şey yolunda mı?” diye sordu. “Evet, yolunda,” dedi Richard; partinin kendisi olmadan da sürüp gittiğini görmek onu hem rahatlatmış hem de içerlemesine neden olmuştu.   YATAK odasına geçtiklerinde Joan, “Bu akşam ağlayamadım,” dedi, “bütün bahar boyunca ağladığımdan olsa gerek. Yaptığın hiç adil değildi. Boşanmayı sen istedin, ama çocukların önünde öyle davrandın ki seni evden atan benmişim gibi göründü.”
Richard, “Özür dilerim,” dedi. “Kendime hâkim olamadım. Ağlamamaya çalıştım ama yapamadım.” “Hayır efendim,” dedi Joan, “ağlamamaya falan çalışmadın. Ağlamak istedin sen. Her dakikasından zevk aldın. Böylece istediğini de elde etmiş oldun, haberi çocukların hepsine bir kerede vermek istiyordun, verdin işte.” Richard, “Eh, bittiğine memnunum,” diyerek itirafta bulundu. “Tanrım, harika çocuklarımız var. Hem cesur hem de komikler.” John eve dönünce odasına kapanıp maket uçak yapmaya girişmişti; birkaç kez de odasında aşağıya, “İyiyim ben. Sorun yok,” diye bağırmıştı. “Metindi hepsi,” diye devam etti Richard, üstünden kalkan yükle rahatlamıştı, “Gösterdiğimiz gerekçeleri sorgulamaya kalkmadılar. Hiçbiri üçüncü bir kişi olabileceğini aklına getirmedi. Judith bile.” “Ah, evet, bak o pek dokunaklıydı gerçekten,” dedi Joan. Richard gidip Joan’a sarıldı. “Sen de harikaydın. Herkese güç verdin. Teşekkür ederim.” Biraz da suçluluk duygusuyla, Joan’la ayrılmışlar gibi hissetmediğini fark etti. Joan, “Daha Dickie’yle konuşacaksın,” dedi. Bu sözler Richard’ın yolunda yükselen, karanlıkla çevrili kara bir dağ gibiydi; dağın soğuk nefesi, ağırlığı Richard’ın göğsünü sıkıştırdı. Dört çocukları içinde en çok büyük oğlu Richard’ın vicdani işlevini görebilirdi. Joan’ın fazladan, “O işi temizlemek sana düşüyor,” demesine gerek yoktu. “Biliyorum. Halledeceğim. Merak etme, uyu sen.” Birkaç dakika içinde Joan’ın soluk alıp verişleri derinleşti. Gece yarısına on beş dakika vardı. Dickie’nin konserden dönmek için bindiği tren biri çeyrek geçe gelecekti. Richard saati bire kurdu. Haftalardır rahat bir uyku yüzü görmemişti. Ama şimdi ne zaman gözlerini kapasa yaşadıkları son saatlerden manzaralar görüyordu –sigarasının dumanını hoşnutsuzluk içinde tavana doğru üşeyen Judith, Bezelye’nin sessiz bakışları, John’la birlikte oturdukları yeşil tepecik. Yolunu kapayan dağ üstüne üstüne geliyordu sanki, içinde hareket ediyordu; kendisi de kocamandı, üstüne bir ağırlık çökmüştü. Boğazındaki yumru gene kendini hissettiriyordu. Karısı yanında hiç kımıldamadan, ölü gibi yatıyordu. Yanan gözkapakları, kalabalık yüreği kendisine rahat vermeyince Richard yataktan kalkıp giyindi; Joan’ın yattığı yerde döndüğünü görünce, “Joan,” dedi, “elimden gelse yaptığım her şeyi geri alırdım.” “Nereye kadar?” diye sordu Joan. Richard’ın buna verecek bir yanıtı yoktu. Joan hep ona cesaret veriyordu. Richard karanlıkta çorapsız olduğu halde ayakkabılarını giydi. Odalarının önünden geçerken çocukların soluk alıp verişleri duyulabiliyordu; alt katta kimse yoktu. Olaylı akşamın sonunda ışıkları açık unutmuşlardı. Richard, mutfak ışığı dışındaki tümünü kapadı. Arabasını çalıştırdı. Aslında bir sorun çıkar da araba çalışmaz diye ummuştu. Yolda karşısına çıkan sadece ay ışığı oldu; bu yarı saydam dost, yolun kenarını süsleyen yapraklar üstünde titreşiyor, dikiz aynasını taciz ediyor, ön farların altında eriyordu. Henüz herkesin sokaklarını boşaltmadığı kasaba merkezi bu saatte pek de tekin görünmüyordu. Kıyıda üniformalı genç bir polis tişörtlü gençlerle birlikte vakit geçiriyordu. Tren istasyonunun karşısındaki birkaç bar hâlâ açıktı. Çoğunluğu gençlerden oluşan müşteriler içeri girip çıkıyor, ılık yaz gecesinin tadını çıkarıyordu. Arabalardan birbirlerine sesleniyorlardı; derin bir konuşmaya dalacak gibiydiler. Richard arabasını park etti; bütün o gürültü patırtı içinde, araba farlarının ışıkları altında yorgunluktan başını sürücü koltuğuna yasladı. Sanki o filmlerdeki, bir karnaval cümbüşü içinde harekete geçen suikastçı gibiydi –ama elbette filmler, böyle bir durumda insanın kendi içinde tırmanmaya çalıştığı tedirginlik verici tepeyi göstermiyordu. Bu tepeden çıkıldığı gibi inilemezdi; inmenin tek yolu düşmekti. Araba koltuğunun sentetik dokusu, Richard’ın yanağıyla ısınmış, belli belirsiz eski bir vanilya kokusu veriyordu. Bir tren düdüğü duyulunca Richard başını kaldırdı. Tren tam zamanında gelmişti; oysa Richard belki geç kalır diye ümitlenmişti. Araba yolu kapandı. Trenin geldiğini belirten ziller çaldı. Büyük metal beden kayarak geldi ve gürültüyle durdu; trenden inen uykulu gençler arasında kendi oğlu da vardı. Dickie babasının gecenin bu saatine kendisini almaya geldiğini görünce büyük bir şaşkınlık göstermedi. Her ikisi de kendinden uzun boylu iki arkadaşıyla arabaya seğirtti. Babasına, “Merhaba,” dedi ve yorgunluk ve şükranla kendini ön koltuğa bırakıverdi. Arkadaşları da arka koltuğa geçince Richard rahat bir soluk aldı; Dickie’nin arkadaşlarını eve bırakmakla konuşmayı birkaç dakika daha ertelemiş olacaktı. Çocuklara dönerek, “Konser nasıldı?” diye sordu.
Arka koltukta oturan çocuklardan biri, “Sağlamdı,” diye yanıt verdi.
Öteki de, “Yerimizde duramadık,” diye ekledi.
Sakin yaradılışlı oğlu Dickie ise, “İyiydi,” demekle yetindi; Dickie çocukluğundan bu yana öylesine makul ve akılcı bir çocuktu ki, dünyanın akıldışılığı yüzünden, baş ağrıları, karın ağrıları, mide bulantıları çekerdi. İkinci arkadaşını da karanlık evine bıraktıklarında Dickie birden, “Baba, saman nezlesi yüzünden gözlerim akıp duruyor,” dedi, “işte bütün gün çim kestim!” “Göz damlamız olacaktı,” dedi Richard.
“Geçen yaz pek yararını görmedim.”
“Belki bu yaz yarar.” Richard boş sokakta bir U dönüşü yaptı. Eve varmaları birkaç da kikalarını alacaktı. O koca dağ gene yoluna dikilmişti; boğazındaki yumru gene kendini hissettiriyordu. “Dickie,” dedi; koltuğa gömülmüş gözlerini ovuşturan oğlunun, kendi ses tonunu duyunca gerildiğini hissetti. “Gelip seni almamın nedeni sadece hayatını kolaylaştırmak değildi. Seni almaya geldim, çünkü annenle benim sana söylememiz gereken bir şey vardı ve bugünlerde seni bulmak da pek kolay değil. Korkarım sana çok iyi bir haber vermeyeceğim.” “Sorun değil.” Oğlunun alçak sesle söylediği bu sözler, küçük bir yay tarafından fırlatılmışçasına çabuk gelmişti. Richard yeniden gözyaşlarına boğulmaktan korktu ama oğlunun metaneti ona da cesaret verince sesindeki titremeyi bastırmayı başardı. “Üzücü bir haber ama en azından senin için trajik bir haber değil. Duygusal açıdan seni etkileyebilir elbette ama hayatında hiçbir şey değişmeyecek. İşine gideceksin, eylülde okulun açılınca ona devam edeceksin. Annenle ben yaptıklarınla gurur duyuyoruz; hiçbir şeyi değiştirmeni istemeyiz.” Dickie, oturduğu yerde doğrularak belli belirsiz bir sesle, “Evet, elbette,” dedi. Köşeyi döndüler; gittikleri kilise yıkılmak üzere olan bir kaleye benziyordu. Richard’ın evlenmeyi planladığı kadının evi yolun karşısındaki yeşilliklerin ortasında yükseliyordu. Yatak odası ışığı yanıyordu. Richard, “Annenle ben,” dedi, “ayrılmaya karar verdik. En azından bu yaz boyunca. Henüz işi resmiyete dökmeyi, boşanmayı düşünmüyoruz. Bir deneyip görmek istiyoruz. Son birkaç yıldır birbirimizi yeterince mutlu edemiyoruz. Sen de fark etmiş miydin, bilmiyorum.” Dickie, “Hayır,” dedi; duygu yükü olmayan, sadece dürüst bir cevaptı bu: bir sınavda kendisine sunulan olguların doğru mu yanlış mı olduğunu söyler gibi. Richard oğlunun bu kayıtsız ama ciddi tavrından memnun, neredeyse gevezeliğe varacak biçimde, ayrıntılardan söz etmeye soyundu. Kasabanın öteki ucunda tutacağı eve ulaşım kolaydı; çocuklar iki ayrı tatil yapma fırsatı bulacaktı; yaz boyunca daha çok gezecekler, daha çok şey yapacaklardı. Dickie babasını dinliyor, söylediklerini sindirmeye çalışıyordu. “Ötekiler biliyor mu?” “Evet.”
“Haberi nasıl karşıladılar?”
“Kızlar oldukça sakin karşıladı. John kısa bir süre çılgına döndü; bağırıp çağırdı, bir sigara yedi, peçetesinden salata yaptı ve okulundan ne kadar nefret ettiğini anlattı.”
Dickie güldü. “Öyle mi?”
“Evet. Okul işi kardeşinin canını annenle benim durumumuzdan daha çok sıkmış. Bu bahaneyle patlayınca rahatladı bile.”
“Öyle mi?” Bu tekrar, Dickie’nin gerçekten çok şaşırdığının göstergesiydi.
“Evet. Dickie, sana söylemek istediğim bir şey var. Son bir saat, trenin gelmesini beklediğim bu son bir saat hayatımda geçirdiğim en kötü saatlerden biri oldu. Bundan nefret ediyorum. Nefret ediyorum. Babam benim sana yaptığımı yapmaktansa ölmeyi tercih ederdi.” Richard bunları söyler söylemez kendini hafişemiş hissetti. Ağırlığı altında ezildiği dağı oğlunun omuzlarına yüklemişti. Eve gelmişlerdi. Dickie arabadan inip ışıkları yanmakta olan mutfaktan bir gölge gibi hızla süzülerek odasına yöneldi. Richard oğlunun arkasından seslendi, “Bir bardak süt istemez misin? Ya da başka bir şey?” “Hayır, sağ ol.”
“Yarın sabah arayıp işe gidemeyeceğini, hasta olduğunu söyleyelim mi?”
“Hayır, gerek yok.” Oğlunun cevabı uzaktan gelmişti; odasına girmiş olmalıydı. Richard kapının çarpılarak kapanmasını bekledi ama öyle bir şey olmadı. Kapı normal bir biçimde, sessizce kapandı. Ses Richard’ı altüst etti. Joan uykunun o ilk derin kesimindeydi; uyanması zaman aldı. Richard’ın söylediğini tekrarlaması gerekti: “Dickie’yle konuştum.”
“Ne dedi?” “Çok bir şey demedi? Gidip ona iyi geceler diler misin? Lütfen.” Joan üstüne sabahlığını almadan oğlunun yanına gitti. Richard, ağırdan alarak pijamalarını giydi önce, sonra koridorda ilerledi. Dickie çoktan yatağına girmişti; Joan onun yanında oturuyordu; oğullarının çalar saatli radyosundan hafif bir müzik sesi geliyordu. Joan ayağa kalkınca nereden geldiği belli olmayan bir ışık –ayışığıydı belki de– geceliği üstünden bedenini çevreledi. Richard, oğullarının dar yatağında Joan’ın ısıtmış olduğu yere oturdu. “Radyon açık mı kalsın istiyorsun?” diye sordu. “Hep açık zaten.”
“Bu sesle uyuman zor olmuyor mu? Ben uyuyamazdım.”
“Olmuyor.”
“Uykun geldi mi?”
“Evet.”
“İyi. Yarın işe gitmek istediğinden emin misin? Yorucu bir gece geçirdin.”
“Gitmek istiyorum.”
Bu kış okuldayken Dickie hayatında ilk kez az uyunup da yaşanabileceğini öğrenmişti. Bebekken çok derin bir uykusu vardı; derin uykusunda bakıcıları telaşlandıracak kadar çok terlerdi. Büyürken de kardeşleri içinde en erken yatmaya giden o olurdu. fiimdi bile, televizyon izlerken programın tam ortasında, kıllı bacakları sere serpe bir halde öylece uyuyakalabiliyordu. “Peki. Aferin sana. Dickie, beni dinlemeni istiyorum. Seni çok seviyorum. Hatta şu ana kadar ne kadar çok sevdiğimi anlayamamışım bile. İşler ne yöne doğru giderse gitsin, bil ki hep senin yanında olacağım. Bana güven.” Richard oğlunun öbür tarafa dönük yüzünü öpmek için eğildi, ama artık kasları da gelişmiş olan oğlu birden dönüp ıslak yanaklarını babasınınkine yaslayarak onu kucakladı ve tıpkı bir kadın gibi tutkuyla dudaklarından öpüverdi. Sonra babasının kulağına tek bir söz, can alıcı önemde, son derece mantıklı tek bir söz fısıldadı: “Neden?” Neden. Bu söz bir çatlaktan giren rüzgâr gibiydi, saplanan bıçak, boşluğa açılan bir pencere gibiydi. Soluk beyaz yüz gitmişti; karanlığın hatları yoktu. Richard nedeni unutmuştu.

İngilizceden çeviren: Deniz Hakyemez


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR