John Updike • Büyücü Anneye Vursun mu, Vurmasın mı?
13 Mart 2017 Öykü

John Updike • Büyücü Anneye Vursun mu, Vurmasın mı?


Twitter'da Paylaş
0

Akşamları ve cumartesi öğleden sonraları Jack, kızı Jo'ya uyku saatlerinde kendi düş ürünü masallar anlatırdı. Jo iki yaşına bastığında başlayan bu alışkanlık, yaklaşık iki yıldır sürüyordu ve Jack'in kafasının içi boşalmıştı artık. Anlattığı tüm masallar belli bir konunun çeşitlemeleriydi: çoğunlukla Roger (Balık Roger, Sincap Roger) dediği minik bir yaratık, bir sorunla karşılaşır ve yaşlı bilge baykuşa akıl danışmaya giderdi. Baykuş da ona büyücüyü salık verirdi; büyücü birtakım büyülere başvurarak sorunu çözer, karşılık olarak da Roger’ın cebindeki paradan fazlasını ister, hemen ardından da parayı nereden bulabileceğini söylerdi. Böylece Roger öylesine mutlu olurdu ki diğer yaratıklarla bir sürü oyunlar oynar, babacığını Boston'dan getiren trenin düdüğü tam duyulacağı sırada da evde kendisini bekleyen annesine yetişmiş olurdu. Jack akşam yemeğini anlatır, masal da böylece sona ererdi. Bu düzeni sürdürmeye çalışmak, özellikle cumartesileri yorucu oluyordu, çünkü Jo artık öğle uykularına paydos demişti; bile bile bunda diretmenin boşuna olduğu apaçıktı. Küçük kız (artık kocaman olmuştu; ayaklarının yorgan altında oluşturduğu yumrular, öğle uykularında ve hastalandığında yatmasına izin verdikleri büyük, çift kişilik yataklarının ortasına kadar geliyordu) sonunda yerleşmişti; yastığa gömülü tombul yüzünün kapalı pancurlardan sızan güneş ışığında parıldayışını görünce insan büyü yapılmış da iki yaşında bir bebek gibi öyle uykusuna dalıverecek sanabilirdi. Erkek kardeşi Bobby iki yaşındaydı ve ağzında biberonu uykuya dalmıştı bile. "Sana ne masalı anlatayım bugün?" diye sordu Jack. "Roger..." Jo gözlerini sımsıkı kapadı, düşündüğünü düşünerek gülümsedi. Gözleri açıldı – annesininki gibi mavi olan gözleri. "Kokarca," dedi kesin bir tonla. Yeni bir hayvan daha; anaokulunda kokarcalardan söz etmiş olmalılar. Yeni bir kahraman Jack'in yaratıcılık hevesini bir an körükledi. "Peki," dedi. "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, büyük, karanlık ormanda Kokarca Roger adında küçük bir yaratık yaşarmış. Bu yaratık pek pis kokarmış-" "Sonra?" dedi Jo. "O kadar kötü kokarmış ki, orman ülkesindeki diğer küçük yaratıkların hiçbiri onunla oyun oynamazmış." Jo babasına ciddi ciddi baktı; böyle bir şey beklemiyordu. Kendi çocukluğunda küçük düşürüldüğü durumları anımsayan Jack çoşkuyla devam etti: "Ne zaman oynamak için dışarı çıksa, bütün hayvancıklar "A-ooooo, bakın Kokulu Kokarca Roger geliyor," diye bağrışıp kaçışırlarmış; Kokarca Roger da bir başına kalakalır, gözlerinden iri iki damla yaş süzülürmüş." Kokarca Roger'ın gözyaşlarının nasıl aktığını göstermek için işaret parmağını kızın burun kenarından aşağı doğru kaydırırken Jo’nun yüzü ekşidi, alt dudağı sarktı. "Baykuşu görmeye gitmeyecek mi?" diye sordu tiz, hafif boğuk bir sesle. Jack yatağa ilişmiş dururken,kızın yorgan altında kıpır kıpır oynadığını fark etti. Hoşuna gitmişti; ama bir gerçeği, bilmesi gereken bir şeyi anlatıyordu; devamını getirmek için acele etmeye de hiç niyeti yoktu. Ama alt katta bir sandalye gıcırdayınca, inip, oturma odasının doğramalarını boyamak için Clare'e yardım etmesi gerektiğini fark etti. "Böylece büyük bir üzüntüyle yürümüş, yürümüş, kocaman bir ağaca gelmiş; ağacın ta tepesinde koskoca yaşlı baykuş tünemiş duruyormuş." "Eee?" '"Sayın Baykuş!" demiş Kokarca Roger, "Bütün küçük hayvanlar benden kaçıyor, çünkü çok kötü kokuyorum." "Gerçekten de öyle," demiş baykuş. "Çok, hem de çok kötü kokuyorsun." "Ne yapabilirim?" diye sormuş Kokarca Roger, ardından da iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış." "Büyücü, büyücü!" diye bağırarak doğrulunca Jo, bir çocuk kitabı yorganın altından kayarak yere düştü. "Dur bakalım Jo. Masalı baba anlatıyor. Yoksa sen mi babaya anlatmak istiyorsun?" "Hayır. Sen bana anlat." "Öyleyse yat aşağı ve uyumaya çalış." Başını tekrar yastığa koyarak, "Ama kendin uydur," dedi Jo. "Tamam. Baykuş düşünmüş, düşünmüş. "En iyisi sen gidip büyücüye danış," demiş." "Baba?" "Ne var?" "Büyüler gerçek midir?" Jo'nun bu yeni dönemi geçen ay başlamıştı, gerçeklik dönemiydi bu. Örümceklerin böcekleri yediğini söylediğinde, annesine dönüp "Gerçekten yerler mi?" diye sormuş; Clare, Tanrı'nın gökyüzünde ve her yerde olduğunu söylediğinde de babasına dönüp, "Gerçekten mi?" diye sinsi ama merak dolu bir gülümsemeyle sorusunu yinelemişti. "Masallar da gerçektir," diye kısaca yanıtladı Jack. Onun yüzünden masalın temposu aksamıştı. "Baykuş demiş ki, 'Karanlık ormandan, elma ağaçlarının arasından, bataklıktan geç, sonra da arktan-'" "Ark nedir?" "Küçük bir akarsu. 'Arktan geç. Tam karşısında büyücünün evini göreceksin.’ Kokarca Roger da o yoldan gitmiş, çok geçmeden de büyük, beyaz bir eve varmış, hafifçe kapıyı vurmuş." jack hafifçe pencerenin pervazına vurdu; yorganın altında Jo'nun uzun vücudu çocuksu bir heyecanla büzüldü. "Sonra ufak tefek, beyaz sakallı, mavi, sivri şapkalı bir adam çıkıp demiş ki, 'Hı? Ne istiyosun bakayım? Ne berbat kokuyosun sen böyle.'" Büyücünün sesi Jack'in çıkarmaktan en çok hoşlandığı sesti; yüzünü buruşuturup ağlar gibi yapıp, nezle kapmış gibi adeta gözlerinden, iniltiler halinde çıkarıyordu o sesi. Yaşlı bir insan olmanın kendisine yakıştığını düşünüyordu. "Bilmiyorum," demiş Kokarca Roger, "bütün minik hayvanlar benden kaçıyor. Koca bilge baykuş, sizin bana yardım edebileceğinizi söyledi.' 'Ya? Eh, olur a! Gir içeri bakalım. Uzak dur hele.' Her taraf, Jo, baştan başa o büyücü aletleriyle dolu değil miymiş; hepsi de koskoca, tozlu bir yığın oluşturuyormuş. Neden mi? Büyücünün temizlikçisi yokmuş da ondan." "Neden?" "Neden mi? O bir büyücü, üstelik çok da yaşlı bir adam." "Ölecek mi yani?" "Yo. Büyücüler ölmez. Neyse, her tarafı altüst etmiş, sihirli değnek denen eski bir sopa bulmuş, Roger'a ne kokmak istediğini sormuş. Roger düşünmüş taşınmış, sonunda, "Gül gibi," demiş." "Güzel," dedi Jo bilgiç bilgiç. Jack kendinden geçmiş gibi kıza bakarak, büyücünün yaşlı, ürpertici sesiyle şarkı söylemeye başladı: "Abrakadabra, hokus pokussun Kokarca Roger, iyi misin, hoş musun, Güller, müller, çek bir kulak, Kokarca Roger, yakışmaz sana korkmak: Hoppala!" Burun deliklerinin genişlemesiyle kaşlarının kalkmasına, sessiz bir sırıtmayla alt dudağının sarkmasına neden olan kendinden geçmiş bir ifadenin, karısının kokteyllerde eğleniyor numarası yaparken takındığı ifadenin, kızın yüzüne yerleştiğini görünce, irkilerek duraksadı Jack. "Birdenbire," diye fısıldadı, "bir koku sarmış büyücünün evinin her bir yanını- koku, gül kokusuymuş! 'Güller,' diye bağırmış Balık Roger. Büyücü ters ters 'Yedi lira vereceksin,' demiş." "Baba." "Ne Var?" "Kokarca Roger. Sen Balık Roger dedin." "Doğru. Kokarca." "Sen Balık Roger dedin. Ne aptalca değil mi?" "Bunak babanın gerzekliği işte. Nerede kalmıştım? Evet, para kısmını biliyorsun." "Anlat." "Pekâlâ." Kokarca Roger demiş ki: Ama bende sadece dört lira var.’ Jo yine ağlamaklı bir surat takındı, ancak bu defa en küçük bir içtenlik izi yoktu. Jack'i öfkelendirdi bu. Alt katta birkaç eşya daha gümbürdedi. Clare'in ağır kaldırmaması gerekiyordu; altı aylık hamileydi. Bu, üçüncü çocukları olacaktı. "Bunun üzerine büyücü de şöyle demiş, 'Tamam. Yolun sonuna git, üç defa kendi etrafında dön, sonra da sihirli kuyunun içine bak; orada üç lira bulacaksın. Hadi, acele et.’ Böylece Kokarca Roger yolun sonuna gitmiş, üç defa kendi etrafında dönmüş, bir de bakmış ki ne görsün? Kuyunun içinde tam üç lira! Mutluluk içinde paraları alıp büyücüye götürmüş, ormana koşmuş; o kadar güzel kokuyormuş ki bütün küçük hayvanlar çevresini alıvermiş. Elim sende, beyzbol, futbol, basketbol, tenis, hokey, Amerikan futbolu ve mikado oynamışlar." "Mikado nedir?" "Çubuklarla oynana bir oyun." "Büyücünün sihirli değneği gibi mi yani?" "Bir bakıma. Bütün öğleden sonra oyun oynayıp eğlenmişler; hava kararmaya başlayınca da hepsi eve, annelerinin yanına dönmüşler." Jo sabırsızlıktan ellerini ne yapacağını bilemiyordu; pancurların arasından sızan gün ışığında, pencereden dışarı bakmaya başlamıştı. Masalın bittiğini sanmıştı. Jack, kadın mille- tinin bazı şeylerin varlığını doğal kabul etmesine ifrit oluyordu; daha sözünü bitirmemişti ki, ağzından çıkacak sözleri adeta hikmetmiş gibi dinlemelerini isterdi. "Hey jo, dinliyor musun?" diye sordu. "Evet." "Çünkü burası çok ilginç. Kokarca Roger'in annesi, 'Bu berbat koku da nesi?' demiş." "Neee?" "Kokarca Roger da 'Benim, anneciğim. Güller gibi kokuyorum,' demiş. Annesi de 'Kim bu hale soktu seni?' diye sormuş. 'Büyücü' demiş o da. 'Bu ne cüret! Gel benimle, hemen o büyücü keratasını görmeye gidiyoruz.'" Jo gerçek bir korkuyla ellerini havada çırparak, yatakta oturdu. "Ama baba, hani bütün öbür küçük hayvanlar ondan kaçıyordu demişti ya!" Elleri kaydı, yorganın altına girdi. "Pekâlâ. 'Ama anneciğim, bütün öbür küçük hayvanlar kaçıyor,' demiş Roger, 'Umurumda değil. Küçük bir kokarcanın nasıl kokması gerekiyorsa sen de öyle kokuyordun; seni hemen o büyücüye geri götüreceğim,"' diye cevap vermiş annesi; şemsiyesini almış, Kokarca Roger'la birlikte geri dönmüşler ve an ne, şemsiyeyi büyücünün kafasının tam ortasına indirmiş." "Yo!" dedi Jo, ellerini babasının dudaklarına götürdü; yine de o heyecan içindeyken bile gerçeğin kaynağını durdurmaya cesaret edemedi. Sonra birden ilham geldi. "Sonra, büyücü kadının kafasına vurmuş, kokarcayı da eski haline döndürmemiş." "Hayır,” dedi adam. "Büyücü 'Tamam,' demiş; ondan son ra da Kokarca Roger bir daha gül gibi kokmamış. Yine berbat bir kokusu olmuş." "Ama öbür küçük havy-uff-havy-" "Joanne. Bu, babanın masalı. Baban artık masal anlatmasın mı sana?" Kızın geniş yüzü, sızan ışıkta kendisine bakıyordu, şaşkına dönmüştü. "Bak, olan biten bu işte. Kokarca Roger'la annesi eve dönmüşler, dü-üt dü-üt'ü duymuşlar; bu, Baba Kokarca’yı eve getiren çuf çuf trenmiş. Fasulye, domuz pirzolası, kereviz, ciğer, püre, tatlı olarak da turta yemişler. Kokarca Roger yatınca Anne kokarca gelmiş, onu kucaklamış, yine küçük bebeği gibi koktuğunu ve onu çok sevdiğini söylemiş. Masal da böylece bitmiş." "Ama baba!" "Ne var?" "Öbür küçük hay-van-lar yine kaçmışlar mı ondan?" "Hayır, çünkü nihayetinde alışmışlar; önem vermez olmuşlar." "Naayetinde ne demek?" "Bir süre sonra demek." "Çok aptal bir anneymiş." "Hayır, değildi," dedi Jack alışılmadık bir sertlikle ve kızın yüzündeki ifadeden kendi annesini, ya da en az onun kadar saçma bir şeyi savunduğunu fark ettiğini anladı. "Artık o koca kafam yastığa koyup güzel, uzun bir uyku çekmeni istiyorum." Pancuru bir damlacık bile gün ışığı sızdırmayacak şekilde ayarladıktan sonra sanki kız uyumuşçasına, parmak uçlarına basarak kapıya doğru ilerledi. Ama dönüp baktığında, kızın yorganın üstünde çömelmiş, kendisine baktığını gördü. "Hey. Yorganın altına girip, derinin bir uyku çek. Bobby uyudu bile." Jo ayağa kalkarak, dikkatle yayların üzerinde zıpladı. "Baba." "Ne var?" "Yarın o büyücünün sihirli değneğini alıp, o anneye vurduğu masalı anlatsana," dedi tombul kollarını öfkeyle savunarak, "tam kafasının ortasına." "Hayır. Masal öyle değil. Önemli olan, küçük kokarcanın annesini bütüüüün diğer hayvanlardan daha çok sevmesi ve annesinin neyin doğru olduğunu bilmesi." "Hayır. Yarın anneye vurduğunu söyle. Söyle." Yayların gıcırtısı ve isyanıyla, daha önce de yüzlerce defa yaptığı gibi, bacaklarını yukarı doğru savurup, yatakta oturdu; tek fark bu kez gülmeyişiydi. "Söyle baba." "Şey, bakarız. Hiç olmazsa biraz dinlen artık. Yatakta kal. Aferin benim kızıma." Kapıyı kapatıp alt kata indi. Clare yere eski gazeteler sermiş, boya kutusunu açmıştı; hamilelere özel iş elbisesinin üzerine kocasının eski bir tişörtünü geçirmiş, bir sandalyenin arkalığını boyuyordu. Derken yukarıdan ayak sesleri duyuldu "Joanne. Gelip pataklayayım mı seni?" Ayak sesleri durakladı "Uzun bir masalmış," dedi Clare. "Zavallı çocuk," diye karşılık verdi ve büyük bir bezginlikle karısının boya yapışını seyretmeye başladı. Kabartma süsler, trabzanlar ve süpürgeliklerle kafeslenmiş olan doğramaların yarısı eski koyu rengindeydi, yarısı fildişine boyanmıştı; kendini iki arada bir derede kalmış gibi hissediyordu aynı kafesin içinde kendisiyle birlikte karısının da bulunduğunu hissetmesine rağmen, onunla konuşmak, çalışmak, ona dokunmak ya da başka bir şey yapmak gelmiyordu içinden.

Çeviren: Ayşen Özbaşaran

John Updike (1932), ABD • Yalnız sayısı 25'i aşan öykü ve romanlarıyla değil, dene me, eleştiri, anı, şiir ve oyun türlerinde verdiği ürünlerle de Amerikan Edebiyatının "en komple" modern ustalarından biri sayılan Updike, günümüzün çok satmakla edebiyatı en iyi birleştiren kalemlerinden biri olarak da kabul ediliyor. Ülkemizde ise, ancak, ilk ikisinin çevirisi ile üçüncüsü arasında 20 yıl bulunan üç romanı (Çiftler, Tavşan, Kaç ve S.) ve dergilerde kalmış kimi öyküleriyle tanınan bu ünlü yazar, bir ölçüde de aynı adla sinemaya uyarlanan ve Jack Nicholson, Cher ve Michel Pfeifer gibi oyuncuların rol aldığı Eastwick'in Cadıları'nın yazarı olarak hatırlanıyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR